- Kategori
- Dünya
Yabancı dostlar

Herkesin bir yabancı dostu vardır. İstisnasız, ama herkesin. Hatta bununla övünenlerimiz bile az değildir.
Size hep Türkiye’yi anlatırlar.
Çünkü siz Türksünüz.
Oysa bir Alman veya Fransız, biradan, şaraptan, yeni çıkan en son filmlerden, yeni tanışmışlarsa, dünyanın geleceğinden, kadim dostlarsa, kız ya da erkeklerden bahsederler. Alman ile İsveçli de öyledir, İngilizle Hollandalı da. Aklınıza Batı (M)illetinden kim geliyorsa durum böyle. Sizle konuşurken, hiç olmazsa 2 kere şiş kebap, 5 kere Turkish lokum, birkaç kere de Bodrum kelimelerini cümlede kullanırlar.
Zaman zaman demokrasi, darbe, askeri idare, Anayasa Mahkemesi, siyasi partilerin kapatılması dedikleri olursa da, çoğunlukla Ermeni, Kürt özgürlük gerillaları, ılımlı ya da siyasi İslam, Kıbrıs, Büyük Orta Doğu Projesi, Afganistan’a asker gönderilmesi, Kontantinapolis, Alevi azınlık, 301 ve Pontus gibi konulara değinirler. Belki de bunlar tarafınızdan gereğince tartışılmadığı için dostlarımız tarafından konjöktüre uygun olarak seçilerek çiğ ya da pişmiş olarak önünüze iteklenir.
Bir grup tarafından karanlık, diğer bir grup tarafından altın çağ olarak nitelenen Kraliçe Elizabeth döneminden ya da Irak’ta Kürtlerin bombalanmasından, IRA’dan bahseden bir İngilize, BASK’tan, İnkalardan, Azteklerden bahseden bir İspanyola, bir Portekizliye ya da Cezayir’den bahseden bir Fransıza, Kızılderililerden, Hiroşima’dan, Nagazaki’den bahseden bir Amerikalıya, Yahudilerden bahseden bir Almana hiç rastlanmaz.
Listeyi uzatabiliriz.
Sanki bu olaylar hiç yaşanmamıştır. Size kendilerini pek tartıştırmazlar. En fazla “M.Ö. bizde de böyleydi” deyip işin içinden suçlayarak sıyrılırlar.
Nedense Türk’e kendi ülkesini anlatan bu kadim “dostlar” cümlelerini hep “ertesi gün sendromu” ile bitirirler.
Nedir “ertesi gün sendromu”? İki nükleer gücün birbirlerine saldırısından sonra yaşanacak ilk gün. Karşılıklı garantili imha harekatından sonra eğer sağ kalan olursa, belki bu sendromun ne mene bir dert olduğunu bize daha iyi açıklayabilir.
Yabancı dostlarımız bizdeki sendromu açıklarken ülke içindeki demokratik yapının bozulacağından dem vurarak, hükümetin yaptıklarını muhalefetin ettikleriyle örtüştürürler. Kısaca o anda halkın tavırları, istekleri, talepleri onları hiç ilgilendirmemektedir. Daha çok yapının ayrışabilecek noktaları üzerine saptamalarda bulunurlar. Örneğin, yüzde bilmem kaç oy alarak iktidara gelen Avusturya’daki muhafazakar-ırkçı partinin başkanının Başbakanlığını haklı nedenlerle, çeşitli tehditler öne sürerek önlerlerken, kendi ülkelerinde (hoşgörü ilkesiyle) yasakladıkları görüş ve giyim tarzlarının ikinci ülkelerde yapılanmasına destek verirler. Çünkü bunun buralarda yaşayanları ayrıştıran noktalardan biri olduğunu, halk arasında görüş ayrılıkları yaratacaklarını bilirler.
Onlar için, Türkiye’de ölen bebeklerin, eğitim düzeyinin, çalışanların durumlarının pek de önemi yoktur. Örneğin, günümüzde sadece 301’e odaklanmaları bunu göstermiyor mu?
Basın-yayın organlarında sözde özgürlük savaşçıları olarak niteledikleri PKK’yı terörist örgütler listesine alırlar ama onu destekleyen unsurlara izin verirler.
Bir anlamda uyguladıkları korku stratejisiyle etki alanlarını genişletirler.
Kimdir bu dostlarımız?
Dostlarımız eski korsanların, zenginlikler vaat ederek hapishane kaçkınlarını bu coğrafyaya gönderen haçlı seferleri papazlarının, 1. ve 2. Dünya savaşlarını çıkaran, 3.’sünü çıkarmaları halinde dünyayı şaşırtmayacak olan sabıkalı siyasetçilerin, Japonya’ya atom bombası atanların, Vietnam’ı doğrayanların, Irak’ı işgal ederek, yanı başımızda tehdit unsuru sözde devlet yaratanların, Afrika, Asya ve Güney Amerika ile Orta ve Uzakdoğu sömürgecilerinin, ülkemizi işgal ederek Serv anlaşmasını dayatanların torunlarıdır.
Dostlarımız için “Türkiye, kuruyunca sulanan, yeşerince budanan ulu bir çınardır”. İstersek, dikte edecekleri şartlara uymamız halinde, “Osmanlıyı bile canlandırabiliriz”. Daha da ileri gidelim: Onların sorunu İslamlıkla da değildir. Onların sorunu kendilerinin var olma sebebi saydıkları “öteki” ile ilgilidir: Türklerle.
Kısaca, “bütün Kur’anları yaksak, bütün camileri yıksak”, yapılandırdıkları özel oluşumlara, bütün bunları yapan eski sömürgeler girebilir ama Türkler asla.
“Bu ülkede Kürt kökenli başbakanlar, içişleri bakanları” olmuştur, “vardır”, olacaktır. Bu bağlamda, vatandaşlık bağlarımızı her söylediğimizde bize yeniden hatırlatan, “Ne Mutlu Türküm cümlesi Kopenhag kriterlerinde geçen” bütün diğer cümlelerden daha az önemli bir cümle değildir.
Benim de arkadaşı olmaktan, bunları konuşmaktan onurlandığım, Türkiye’yi onlardan dinlediğim pek çok yabancı dostum vardır.