- Kategori
- İlişkiler
Yağmur masalı

Ağlıyordu genç kız. Yağmura karışan tuzlu su acıtmıyordu artık içini. Şemsiyeler artık yağan kederden de korumuyordu insanı. Puslu akşamlarda yağmur içlerine sızıyor, hafif bir buğu oluyordu gözlerinde. Şemsiye yapımcıları ıslanmaktan tek kişiyi koruyacak genişlikte kesince kumaşları, yağmur değil ‘’yalnızlıktı’’ artık yağan.
Hayat mı çok karmaşıktı, yoksa insan mıydı her şeyi dolambaçlı bir bulmacaya çeviren? Çok basit yaşamıyor muyduk hayatlarımızı? Neydi bizi imkansızı yaratmaya zorlayan? İmkansız neydi? Şu üç günlük hayatta sadece anı yaşa diyerek her şeyi ezip sınırları yıkmak mıydı, yoksa sorumluluklarımıza zincirli kalıp her şeyi arap saçına çevirmek miydi?
Ya zamanından çok erken geliyorduk, dünyaya geldiğimiz gibi, ya zamanından çok geç, sevdiğimiz gibi. Ya her şey bitmiştir çoktan, ya hiçbir şey başlamamıştır diyor, bahaneler üretiyorduk. Öyle anlar oluyordu ki insanın hayatında, özlediği kişiyi rüyalarından çıkararak özlemle kucaklamak tek hedef, tek amaç haline geliyordu. Bütün o çıldırtıcı hasreti bir kenara itip sadece kucaklamaktı sanki yaşamın anlamı. Acaba gece miydi onu aklımıza düşüren, yoksa biz miydik onu düşünmek için geceyi bekleyen?
Yapamıyorduk işte. Zincirlere vurulmuştuk bir kez. Bencilce arzularımız her şeyden önce gelmemeliydi. Günümüz insanının modern dünyada duygularını kaybetmesinden öte bir de bu hastalık vardı işte. Alem ne der hastalığı...Kendinden çok herkesi önemseme hastalığı...
Oysa ne sevgiler harcanıyordu bu uğurda. En yakın arkadaşımızı, kırk yıllık dostumuzu, sevdiğimizi kaybediyorduk. Bir de şöyle düşünelim;mesela koca dünyada bir sen bir de o kalsanız, tüm dış etkilerden, arada laf taşıyıp kafa karıştıran insanlardan, bire bin katan gereksiz insanlardan, sırf el alem ne der diye gururunuzu paravan edip, mutluluk taklidi yaptığınız anlardan sıyrılsanız...Makyajsız, hilesiz, dünyevi dertlerden uzak, baş başa kalabilseniz...Birbirinizden başka kimseyi ilgilendirmese meseleniz ve her şeyi tane tane konuşabilseniz...Söyleyin bana, boynuna sarılıp affetmez miydiniz?
O kadar da çok okumuştuk edebiyat derslerinde, öğretmenimizin bize ‘’Şair burada ne anlatmak istemiş?’’ dediği şiirlerde çok büyük aşklar bile mutlu sonla bitmemişti. Bizse hala beşeri aşklar peşinde koşuyor, adını bile bilmediğimiz duygulara şiirler yazıyorduk. Oysa savaşlar oluyordu dünyada, iki taraftan da insanlar ölüyor, insanların başlarına binalar yıkılıyordu. Dünya başlarına yıkılıyordu. Evlatlar anasız, analar evlatsız kalıyordu. Ve mangal yürekli askerler ölüyordu. Bizse sevgi olduğuna bile emin olmadığımız duygular besliyor, defterler dolusu şiirler yazıyorduk. Dünya nüfusu bir bir azalıyordu. İnsanın görebileceği ve bulunabileceği her santimetrekarede bir savaş oluyordu. Kimi sağlıkla, kimi insanla, kimi dünyayla, kimi hayatla savaşıyordu. Ve herkes bir yerinden mutlaka bir yara alıyordu.
Diğer yandan kaderimiz olan yüz vardı. Bir idam mahkumunun ölmeden önce görüp aşık olduğu o yüz, kaderi oluyordu. Ve biz ömrümüzü kaderimiz olan yüzü aramak için tüketiyorduk.
Hayata dair ne varsa yaşamak istiyorduk çoğu zaman. Özgür olmak, sınırsız olmak vardı hayallerimizde. Ve ne kadar hızlı yaşarsak o kadar çabuk kavuşacağımızı zannediyorduk. İçimizdeki istediği seni bulana dek çabalamaya, yol almaya, savaşmaya devam ediyordu yürek.Geleceğe doğru tıpkı bir zaman makinesinde programlanmış gibi bir hedefeydi yolculuk ve programladığımız yaşamımızla, hayata dair yaşamak istediğimiz ne varsa ulaşacağımız günü bekleyip duruyorduk.
Yağmurda yürüyen genç kızın aklından geçenler böyleydi işte. Yağmur duruyor, güneş açıyor, günler geçiyor, hayat değişiyordu da bir tek onlar değişmiyordu. Her şey değişiyordu ama eskimiyordu acılar.Ismarlama aşklardı artık yaşadıkları. Yağmur altında birbirlerinin gözlerine bakarken aniden çalmaya başlayan ‘’onların şarkısının’’ yüreklerde bıraktığı nemli buğuydu yaşadıkları. ‘’Sana gitme demeyeceğim ama gitme...’’ diyordu şarkı. Gitme diyemiyorlardı, çünkü yaşanacak masalsı bir sevgi de kalmamıştı artık. Bir varmış bir yokmuş gibiydi masalları. ‘’İstemiyorum’’ diyordu, ‘’Bir varsın, bir yoksun...Benim kırgınlığım sana değil. Sen üstüne alındın. Sen ‘’BİTTİ’’ dediğinde yağmur yağıyordu, aşkın canı sıkıldı. Seni aldı...’’
Bir rüya görüyordu genç kız. Kan ter içinde uyandığındaysa hala masalsı rüyasının etkisindeydi. İçinden yineliyordu genç kız: ’’Bir daha asla masallara inanmayacağım...Bir daha...asla...masallara...asla...’’
Bir varmış bir yokmuş, geride kalan bir tek ‘’o’’ymuş.