- Kategori
- İlişkiler
Yalnızlık dolu boş odalar

Yalnızlık Dolu Boş Odalar
“Sakın beni bırakma” diye ağlamaklı bir sesle söyleniyordu genç kız. “Size güveniyorum, yalvarırım biraz daha kalayım.”
Henüz tanışalı bir iki gün olmasına rağmen, iyi bir dost olmuştuk. Tıka basa dolu bir otobüste tanışmıştık. İsmi Bahardı. Bu koca kente geleli üç ay olduğunu, uzaklarda bir gecekondu da oturduğunu, buralarda bir köylüsü olduğunu söylemişti. O gün yine tesadüf karşılaşmış, bir çay bahçesinde birlikte oturmuştuk.
“Hemen gitme” diyordu sık sık konuşurken. “Yalnız kalınca canım çok sıkılıyor, evde oturamıyorum, babam eve geç geliyor, annemle aramız pek iyi değil. Evde tek başına kaldığımda divana sırt üstü yatıyor, tavandaki lamba ışığında toplanan sinekleri gözlüyorum. Buralara gezmeye gelirken söylemiyorum”
Hayır, olmaz bu hata, dedim.
Yüzüme baktı…
“Annenle konuşmalısın”, dedim. “İnsanlar annelerine daha bir yakın olurlar. Mesala ben, sevdiğim kızı ilk önce anneme söyleyebilmiştim.”
“Sen öyle san” dedi. “Oysa ben, babama annemden çok daha yakınım biliyor musun? Bizler köyden göçüp geldik buraya. Oturduğum yer bir gece kondu bölgesi. Bu yüzden arkadaşım yok, kimseye güvenemiyorum, yabancıyım, insanlar bana yabancı. Evimde bile yalnız hissediyorum kendimi, yalnızlık dolu boş odalarda kalmak istemiyorum.”
“Odanın duvarlarını resimlerle, fotoğraflarla süslesene,” dedim. “Belki biraz yalnızlığın ufalanır.”
Alaylı bir şekilde güldü. Kendinden emin bir şekilde;
“Yok”, dedi. “Yanılıyorsun sen. Bilmiyorsun sanırım, insanın yüreği acı doluyken, duvardaki resimler ne yapar? Acı varsa gözlerinde, hasret varsa yüreğinde, sen bir yerlere gitmiş, sevdiğin bir yerlerde kalmışsa güneşin aydınlığı ne yapsın. Silip atamazsın acılarını. Silip atamazsın, yok edemezsin yalnızlığını.”
O akşam kendisine zaman ayırıp uzun uzun konuşmuş, yollarda yürümüştük. Akşamın alacakaranlığı inmeye başladığında otobüsle arkadaşımı evine gönderip, büyük binaların gölgelerine sığınarak sokaklarda yürümeye başlamıştım. Aklımdan köy- kent yaşamından kesitler geçiyordu. Büyük kentin apartman odalarının kaç tanesinin yalnızlık dolu olduğunu tahmin etmeye çalışıyor ama bulamıyordum. Çünkü bütün sonuçlar, neredeyse bütün odaların boş olduğunu gösteriyordu. Yalnızlık dolu, hüzün dolu, hasret dolu, özlem dolu yürekler vardı. Her yan ışıklarla dolu olmuş olsa da karanlık hâkimdi geceye.
Kırsal bölgelerin kentsel bölgelere taşınması, ekmek kavgasının köylerden kente doğru akması, hızlı bir göçün yaşanması, kimi yaşamları tamamen değiştirmiş, kimi yaşamları yok etmişti. Büyük şehirlerde bozuk ve çarpık gelişmelere yol açan göç her zaman sürekli olmuştu. Bunun sonucunda apartman ve gecekondu diye yaşamlar ikiye ayrılmıştı. Köylerden büyük kente göçlerde eski yaşamlarla birlikte göç edilmiş, bu yüzden yaşam tarzları değişmemişti. Köylerde yaşayan insanlarımız hangi bölgede olursa olsunlar, büyük kentin dışında ucuz bir arsa yada boş bir arazi bulup, orada basitçe tek gözlü, derme çatma bir ev yapmış, daha sonra diğer tanıdıklarını etrafında toplamıştı. Bulundukları toprak parçası devletin malı olmuş olsa da, bir kere oraya ev yaptılar mı artık orayı kendi malları gibi görmeye başlamışlardır. Boş alanların çok geçmeden dört bir yanı evlerle dolup taşmakta bir de cami diktikleri görülmüştür. Çok geçmeden her yer çevre dolmuş, küçük bir kasabaya benzemiştir.
Gecekondu bölgelerinde yaşayan insanların yaşamları kent yaşamına benzemez. Yaklaşık hemen hepsi köyde doğup, köyde yetişmiş, eğitim almamış, iş yaşamına tarla, bahçe ve hayvan yetiştirme dışında katılmamış insanlardır. Bu yüzden gecekondu yaşamları yine köylerindeki yaşamlarına benzer. İnsan ilişkileri sıcaktır bu insanların. Kadınlar, komşularıyla sabahtan akşama kadar kapı önlerinde, bahçelerde, ağaçların altında oturup sohbet ederler. Giyim tarzlarını da değiştirmeyi düşünmezler çünkü hepsi öyledir. Erkekler genelde bıyıklı adamlardır. Günden güne göbekleri yağ bağlamaktadır. Ellerine para geçer geçmez altlarına ya araba çekerler yada evlerinin üstüne bir kat daha çıkarlar. Birçoğunun ortak gelecek düşü, evlerinin üstüne bir kata daha çıkabilmektir. Bunun dışında sinema ve tiyatro ile ilgilenmez, gazetelerin spor sayfalarından başka kitap okumazlar. İşlerinden geri kalan zamanlarında kahvelerde oyun oynar, sanki bir faydası olacakmış gibi memleket meseleleri üzerine kafa yorarlar.
Kentlerin en içlerinde yaşayanların evleri gecekondulara göre oldukça farklıdır. Apartman daireleri birden fazla odalı, mutfağı, banyosu fayans döşemeli, modern görünümlü olmuş olsa da, insan ilişkileri o kadar da mükemmel değil hatta daha da zayıftır. Konuşmadan bekleşirler otobüs duraklarında, sigara izmaritlerini yerlere atıp, yerlere tükürürler. Temiz içme suyu, trafik, hava kirliliği, çöpler ortak sorunlardır.
Bu koca kentin her yanında buram buram yalnızlık büyüyor geceleri.
İnsanlarla dolu olsa da sokakları, insanlar yalnız bu şehirde.
Burada yaşayanların yürekleri yalnızlık dolu..
Kendine yabancı, acı çeken, uzaklarda kalan, özlemleri hep geleceğe ödünç gönderilmiş sevdalarla dolu buradaki yaşamlar.
Her yanımızda yalnızlık var.
Ne kadar paylaşılsa da yaşam, dile gelmeyen, anlatılamayan bir öykü kalıyor dillerde.
Işıkları yanan evlerin odaları yalnızlık doluydu...
Paylaşımdan uzak boş odalar...
Yalnızlık dolu yürekler...
Ve insanın içinde sevinç yokken, ne yapılırsa yapılsın mutlu olamıyordu.
Bunu Bahar benden çok daha iyi biliyordu.
Bense bilmiyordum.
Ve bütün kentin elektriği kesilmiş gibi karanlıktı bütün sokaklar.
Ve bende yalnızdım.
Bende mutsuzdum
Yazar: Mustafa Çifci- Aşk Yazarı www.mustafacifci.com
facebook.com/askyazarimustafacifci
t@mustafacifci
İnstagram:mustafa_cifci
Not: Bu eser Mustafa Çifci’nin kitabından alınmıştır. Telif hakkı yazarına ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası kapsamında her hakkı saklıdır. Yazarın yazılı izni alınmadan kopya edilmesi, çoğaltılması, dağıtılması, özet olarak belli bir bölümün başka yerlerde yayınlanması yasaktır.