- Kategori
- Öykü
Yalnızlık gittiğin yoldan gelir...

"Balıklar ağlar mı?" dedi çocuk. Cevapladı adam.
"Ağlar oğlum, ağlar. Hem canı yanan her şey ağlar."
Çocuk sandalın dip tahtaları üzerinde sıçrayan, dönüp kıvrılarak kuyruk vuran, her kuyruk vuruşunda pul pul renklerini döken, galsamaları açılıp kapanan balığa dikmişti gözlerini. Balığın ışığı giderek sönüklenen gözlerine. Ağlamaklı oldu.
"Öyleyse, canı yanıyorsa, ağlıyorsa niye tuttun onu."
"Sen sevinesin diye."
"Onun canı yanarken ben nasıl sevineyim?" dedi çocuk. Sustu adam. Bulamadı söyleyecek bir şey. Sustu çocuk. Gözlerini denize çevirdi...
Deniz sessiz, durgun bir mavilik olmuş uzanıyordu. Susuyor ve saklıyordu. İleride öksüz uçuşlu martılar kendilerini rüzgara bırakmış süzülüyorlardı zamana...
Nereden aklına düşmüştü şimdi. Kimdi bu sözleri söyleyen. Dedesi mi? Yok; dedesiyle hiç balığa çıkmamıştı ki. Hem onun denizle ilgisinin sabah kimsecikler yokken, erken saatte denize girip boy hizasında ayakta, kıpırtısız dakikalarca öylece durmak olduğunu hatırlıyordu. Romatizmalarına iyi geliyormuş! Babası mı, yok, olamaz. Onunla ilgili hiç bir anısı yoktu ki. Olamazdı...Unutmuştu kim olduğunu. Yoksa anılarının deniz kokulu bir yerinde yer eden bu sahne bir yanılsamamıydı. Sonra yıllar geçmiş hepsi çekip gitmişlerdi birer birer. Sonra sözleri kalmıştı geriye. Unutulmaz, deniz kokulu, tuzlu sözleri...
"Denizler niye tuzludur."
"Denizde hayat tuzludur, zordur da ondan."
Birer birer çekip gitmişlerdi. Arkalarında büyük bir yalnızlığı büyüterek; hepsi...
Balkonda oturmuş, sıkıntılı, giderek üst dallarından başlayarak kurumakta olan çama takılmıştı gözleri. Evin önüne elleriyle diktiği bu üçüncü ve son çam da ölüyordu. Sıkıldı...
"Canı yanan her şey ağlar."
Oysa ne güzel büyümüşlerdi. Her birinin boyu evin yüksekliğini aşmış, koyu bir yeşil örtü gibi zeytinlerin küllü yeşilini gölgelemişlerdi. İlki sert bir kışta kara ve fırtınaya direnememiş, boylu boyunca uzanmıştı öndeki yola. Sonra diğeri sebepsiz kurumaya ve sararmaya başlamış ve kesilmişti. Bu sonuncusuydu tek başına kalan. Önceleri diğerlerinin boşalttığı alana da yayarak dallarını, haris bir doymaz hırsla büyümüştü oysa. Şimdi iğne yapraklarını tutam tutam dökerek sarıya, ölüyordu. Ağlıyordu sanki...
"Denizler niye tuzludur. Gözyaşı niye tuzludur. Balıklar ağlar mı?"
"Balıkların gözyaşları tuzlu olduğu için mi tuzludur denizler yoksa." Çocuk durmadan soruyordu.
"Nereden çıkarıyorsun bu kadar soruyu. Kafam karıştı. Sus artık." dedi adam.
"Çek oltanı, misinayı sar. Dönüyoruz."
Deniz kokuyordu. Ve çok bildikti bu...
Balkonda; sonraki yıl olmalı. Çamların gölgesinde bir zamanlar bodur ve solgun kalan güller onların yokluğunda coşmuştu Mayıs güneşinin altında. Hele çiçekliktekiler. Bahçe duvarının üzerindeki demir korkuluğa kaldırıma taşacak gibi abanmış, sarılmış, bir tutuşmuş al örtü gibi kapatmışlardı neredeyse. Yok olanın yerine bir başkası hayat buluyor, renkleniyordu...
Bakışları dalgın bir deniz gibi uzak kokuyordu. "Birisi gider, birisi gelir" demişti. Yaklaşan bir doğum haberi için. Canım çok yandı...
"Ağlar oğlum, ağlar. Canı yanan her şey ağlar."
Çıplak bir tümsekti. Yığın taze kazılmış toprak kokuyordu. Deniz ne kadar çok uzaktaydı. Toprak deniz kokar mıydı? Kokuyordu işte. Hem resmen kokuyordu. Denizi ne kadar çok severdi.
Kalabalık döndü. Gittikleri yolda kalan kimsesizliğe ve ilahi sessizliğe dönüp sırtlarını. Toprak deniz gibi uzanıyordu. Hiç toprak deniz gibi uzanır mı? Uzanıyordu işte kentin uzak görüntüsüne doğru. Bana öyle geliyordu ve öyle de olmalıydı. Hem deniz kokuyordu. Hem de gerçekten...
3 Nisan 2017/İzmit
Akın Yazıcı