- Kategori
- Eğitim
Yamalı bohçam
Zekiye Gülşen’in babası Varna'da doğup büyür. Rumeli'den, Balkanlardaki siyasi çalkantılardan ötürü göçüp Lapseki'ye yerleşir. Annesi de aynı sebeple Kırcaeli'nden göçer. Kader onları Lapseki de birleştirir. İki göçmen evlenirler ve üç çocukları olur.
Zekiye’nin annesi yirmi beş yaşında vefat edip üç öksüz bırakır arkasında. Babası bir kolunu Arıburnu'nda 27. alayda Mustafa Kemalin yanında kaybetmiş bir gazidir. Babası her ne kadar tek koluyla, hem anne, hem baba olmaya çalışıyorsa da yine de annenin yerini tutamaz. Anne sevgisini veremez. Zekiye, Ablası ve ağabeyi okula giderken, babasının tekel maddelerini sattığı yerde hem zaman geçirmek amacıyla hem de, babasına yardım etmek amacıyla kibrit satışı yapar. İşte küçük yaşta sorumluluk yüklenip, küçük yaşta hayata atılan Zekiye "Ben hiç çocuk olmadım ki" der.
Zekiye, 1924-1925 yılları arasında Lapseki'de iki yıl anaokuluna gider. Ondan sonra da anaokulları kapatılır. Okulöncesinde aldığı bu iki yıllık eğitimi kişiliğinin oluşmasında ve sonraki yıllarda ilgi alanı ve meslek seçiminde çok etkili olur. Zekiye, yaşamında verdiği o müthiş mücadeleyi, başarıya ulaşma sırlarını, anaokuluna giderken kazandığı değerler ile eğitimin kalitesinden kaynaklandığını söyler.
Zekiye 1925'de ilkokula başlar. Bir gün okul çıkışı ablasıyla eve geldiklerinde, babasının yeni evlendiği yeni annesini görür. Bu kadın, onun artık üvey annesidir. Zekiye için hayat daha da zorlaşır. Annesi olmayan birine anne diyecektir. Her ne kadar üvey annesi ihtiyaçlarını gidererek, normal bir anne gibi davranmaya çalışsa da sonuçta üvey annesidir ve hep bir şeyler eksik kalır. İşte Zekiye'nin hayatını etkileyen o en büyük eksiklik sevgidir. Anne sevgisinden yoksun büyümüştür. Belki de bu yüzden hayat mücadelesinde en büyük rolü onun sevgisi oynar.
Yıl 1928. Zekiye 4. sınıf öğrencisidir. Bu yıl, Türkiye tarihi açısından çok büyük bir devrimdir. Arap harflerinden Latin harflerin geçiş dönemi. Bütün yurtta okuma yazma seferberliği vardır. Evler, kahveler, yurdun her köşesi okul gibidir. Her yer halk dershanelerine dönmüş durumdadır.
Zekiye, 1929-1930 Öğretim yıllarında ilköğretimi, yani 5. sınıfı bitirir. Ortaokula başlaması gerekir fakat Lapseki’de ortaokul yoktur. Zekiye çok üzülür. Babası teselli etmeye çalışır. Babası en son çareyi, Çanakkale’deki okulda bulur fakat orada kız pansiyonu yoktur. Sadece erkek pansiyonu vardır. Babası Zekiye'yi Çanakkale'deki arkadaşının yanında ayda 10 lira vermek şartıyla bırakır. Zekiye zorluklarla da olsa sonunda ortaokulu bitirir.
Şimdi sıra okumanın son evresine gelmiştir. Zekiye, yarı kendi, çoğu da babasının isteğiyle doktor olma düşüncesinden vazgeçip öğretmen olmayı kabul eder. Uzun bekleyişin ardından "Edirne Öğretmen okuluna kabul edildiniz," yazısını alır. Artık öğretmenliğe hazırlanacaktır ve çok sevinçlidir.
Yıl 1938. Edirne Öğretmen Okulu, son sınıf öğrencilerine köy görevlerinde deneyim kazanmaları için köy gezileri düzenlenir. Köy gezilerinin öğretmenlikte, öğretmenlere verdiği deneyimi göz ardı etmemek gerek.
Nihayet sene sonuna gelirler. Okulda mezuniyet heyecanı vardır. Tören hazırlıkları, oyunlar, müzik, rontlar, her şey tamamdır. Fakat sıra piyese gelince bir sorunla karşılaşılır. Piyeste erkek rolleri var ve kimse erkek kılığına girmek istemez. O arada Zekiye'nin aklına çok parlak bir fikir gelir. Erkek Öğretmen Okulu ile Kız Öğretmen Okulu bu mezuniyet törenini beraber yapmayı düşünür. Sonuçta mezun olunca, bu yıl mezun olacak öğretmen adaylarıyla omuz omuza görev yapacağız der.
Bu fikri hakkında arkadaşlarından onay aldıktan sonra müdür hanıma fikrini beyan eder. Olumlu sonuç alınca hemen hazırlıklara koyulurlar. Kızlar bir hazırlanıyor, bir süsleniyor. Törene gitmeden önce müzik öğretmeni Nurşevan Hanım kızlara bir takım nasihatlerde bulunur. "Sakın ha! Çayınızın şekerini eritmek için kaşığınızı hızlı hızlı karıştırarak ses çıkarmayın. Etrafınıza şaşkın şaşkın bakmayın. Koridorlarda yürürken gürültülü, hızlı adımlarla yürümeyin. Sandalyelerinize dik oturun. Kahve içerken fincana fazla eğilmeyin. Fincanı kendinize doğru kaldırın. Ağzınızda yiyecek ve içecek varken sakın konuşmayın," gibi nasihatlerde bulunur.
Kızlar öğretmenlerinden aldığı ders sayesinde, gayet sakin kalabilirler. Fakat erkek öğretmen okulu öğrencilerinin heyecanları, çay doldururken ellerindeki titremeden belli olur. (Burada öğretmenlerin, öğrencileri aynı zamanda hayata dair eğittikleri de görülür.) Zekiye'nin o gün öne sürdüğü fikir, okullar arası çeşitli faaliyet ve ilişkilerin başlangıcı olur. O gün öğretmen okulunu bitirmiş sayılır.
Zekiye tercih için Çanakkale, Balıkesir ve Tekirdağ olmak üzere üç il yazar. Heyecanlı bekleyişin ardından Çanakkale'nin Lapseki ilçesi Yukarı Okçular köyüne tayin edilir. Ayrıca kasabanın ilk öğretmen kızı olduğu için belediye reisi Zekiye'nin oturduğu sokağın adını Bilge Sokak diye değiştirir.
Sene 1938, Eylül ayının 10. Günü. Zekiye babasıyla birlikte köye gider. Bu köye gelen öğretmenler köye alışamaz, köyü sevmez ne yapar eder bir yolunu bulup o köyden giderler. Bu yüzden köylü öğretmenleri sevmez, öğretmenlerden umudu kesmiştir. Gelen öğretmenler gittiği için köylü öğretmene, öğrenmeye aç olduğu halde öğretmenleri sevmez, sevemez. Hal böyle olunca ister istemez Zekiye Hanıma karşı böyle bir tavır sergilerler. Öyle böyle derken günler geçip gider. Zekiye her geçen gün büyük bir hırsla, azimle çalışır. Okulu tamir eder, badana yapar, okula levha yazar ve daha birçok şey... Köylüye kendini kabul ettirmesi lazımdır. Zekiye'nin böylesi gayreti, hırsı, çabası köylünün dikkatini çeker ve Zekiye'yi sevmeye başlarlar. Derken okul açılır ve dersler başlar. Zekiye'nin canı ders bittikten sonra çok sıkılır. Çünkü köylülerin de okuma yazmaya ihtiyacı vardır. Bu yüzden Zekiye, gündüz öğrencilerin dersi bittikten sonra akşam köy odasında köylülere ders verir.
Bir gün okula müfettiş gelir. Zekiye'nin başarısını, azmini görünce, “Bu küçük yere böyle bir öğretmenin verilmesi çok yazık, merkezde daha çok öğrenciye ders verir,” düşüncesi ile Zekiye'nin tayinini çıkartırlar. Tayini Lapseki Merkez Plevne Okuluna yapılır. Bu üzücü habere, Atatürk'ün ölüm haberi de eklenince bütün köyü yasa boğulur. Zekiye köyde topu topu iki ay kalmıştır. Buna rağmen Zekiye adeta köye ve insanlarına bağlanmış gibidir ve ayrılmak istemez.
Zekiye mezun olduğu okulda görev yapmanın heyecanını yaşar, o okulda ilk defa öğrenci mezun etme duygusunu tatar. Daha sonra Çanakkale Merkez İstiklal Okuluna tayin edilir. Orada eşi hava subayı Ahmet Gülşen ile tanışır. Zekiye artık asker eşi bir öğretmendir. Eşi tüm hızı ile devam etmekte olan İkinci Dünya Savaşı nedeni ile stratejik önemi olan Merzifon hava üssünde görevlendirilir. O da eş durumundan Merzifon İstiklal Okuluna tayin edilir. Daha sonra burada 2 Ocak 1942'de ilk kızını kucağına alır.
Merzifon'dan keşif birliği olarak Adana'ya tayin edilirler. Kızları burada şiddetli bir hastalığa yakalanır ve ölür. Tabi üzüntü, keder... Zekiye dayanamayacak boyuta ulaştığında Allah ona başka bir kız nasip eder. Adını da yaşasın diye İlter Yaşar koyarlar.
Zekiye hayatın verdiği bütün acılara göğüs gerer, sabreder ve dayanmaya çalışır. Aynı şekilde eşinin tayininin sürekli çıkmasından doğan güçlüklere güzel gözle bakar. Çünkü o etrafındaki insanları, işini, yurdunu, öğretmenlerini her şeye rağmen sevmektedir. Çünkü Zekiye, ayakta kalma gücünü sevgide bulmaktadır. Zekiye, daha sonra Yeşilköy'e, Ankara'ya ve oradan da Balıkesir'e tayin edilir.
Balıkesir’in Çandar köyünde merkeze tayininin çıkması için sıra bekler. Günün birinde Milli Eğitim Müdürü görüşmek üzere Zekiye’yi çağırır. "Öğretmen hanım sanatoryumdan yeni çıkmış bir öğretmen arkadaş var. Onu, sıra sizde olduğu için merkez okullara yerleştiremiyorum. Eğer izin verirseniz onu merkeze alalım, köye göndermeyelim. Bundan sonra çıkacak ilk, okula da sizi verelim," der. Zekiye de kabul eder ve köydeki görevini sürdürür. Bir yıl sonra ilginç bir mektup alır. Sıranın onda olduğu halde Milli Eğitim Müdürü eşini merkeze tayin etmiş. Zekiye küçüklükten beri haksızlığı sevmez, haksızlığa karşı mücadele eden biridir. Milli Eğitim Müdürünün yanına gider. Ondan sonuç alamayınca dönemin bakanı Tevfik İleri Bey'e durumu anlatır. Hemen gereği yapılır. Zekiye merkeze Milli Eğitim Müdürünün eşi de köye alınır. Fakat merkezde de çok kalmaz, tayini Ankara'ya çıkar.
Yıl 1953-1954. Zekiye Ankara’da, İlkokul öğretmenlik mesleğinde onuncu yılı doldurur. Zekiye Öğretmen okula gitmek isteyip de gidemeyen, konuşamayan ve sağır olmadığı için sağırlar okuluna kaydı yapılamayan bir çocuğa deneme-yanılma yoluyla okuma yazmayı öğretir. Yıllık teftiş sırasında bu durum kayıtlara geçer ve Gazi Eğitim Enstitüsünde görevli Prof. Frontallie'nin programına alınır. Profesör ülkesine geri döndüğünde, Zekiye'ye okul öncesi eğitimin önemini anlatır ve Zekiye'nin bu konu üzerinde çalışması için onu tembihler. Profesöre göre temel eğitimin esası ve özünü teşkil eden okulöncesi eğitimdir. Okul öncesi eğitim özellikle özürlü çocukların erken ele alınması ve eğitilebilmesi ile bağlantılıdır. O yıllarda Türkiye’de bir tane dahi okul öncesi eğitim veren kurum yoktur. Türkiye’de sadece iki çocuk yuvası, bir de Çocuk Esirgeme Kurumu’nun çocuk yuvaları var.
Zekiye, "Eğitimin esası, temeli olan okul öncesi eğitimdir," düşüncesi çerçevesinde Ankara Milli Eğitim Müdürü Hasan Özbay ile görüşür. Fakat dönemin devleti anaokulu açacak seviyede değildir. Hasan Özbay özel okul açmasını teklif eder. Zekiye zorluklarla da olsa, borca girerek "Gülşen Anaokulu'nu" açar. Okul, 1956 yılının ilk haftası faaliyete girer.
Okulu teftişe gelen Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, Zekiye'nin bu okulda aynı zamanda zihinsel ve bedensel özürlü çocukları da eğittiğini görünce ona, Almanya'da eğitim almasını teklif eder. O da bu teklifi kabul eder ve memleketi bırakıp gider. Orada Goethe Enstitüsü'nde Almanca dersi görür. Buradan, “üniversiteye devam edebilir” belgesini alınca Münih Üniversitesi'ne lisans çalışmaları yapmak üzere müracaat eder. Üç yıl için geldiği Münih'ten akademik ders yılı sonunda memlekete döndüğünde, Gülşen Anaokulu’nun artık “Gül Işık Anaokulu” olduğunu ve kendisine ait olmadığını görür. Bütün bu olanlar kontrattaki "devredilemez, adı değiştirilemez" maddesinin eksikliğinden kaynaklanır. Zekiye tabi bu duruma çok üzülür ama elinden bir şey gelmez. Üzülmenin faydasız olduğunu düşünür. Bu yolda daha büyük adımlar atmak için uğraşır.
Yarım kalmış Almanya macerası beklenmedik bir olayla tekrar gündeme gelir. Büyük kızının kalbinde bir sorun olduğunu öğrenir. Bunun üzerine hem kızının tedavisi, hem de eğitimini devam ettirmek için Münih'e döner. Orada yaptığı titiz çalışalar sonucu "İslam’da Eğitim" adlı tezinden çok yüksek not alır. Daha sonra Türkiye'de çıkan 27 Mayıs İhtilali ile Türkiye'ye geri dönmek zorunda kalır. Türkiye'de anaokulu açma çalışmalarını başlatır. Bunu bir devlet meselesi haline getirip, “anaokulları programı çalışma tüzüğü”nü kurdurur. İlk uygulamalar doğu illerimizden başlayacaktır. Bir grup öğretmen Mardin, Urfa, Diyarbakır ve Bitlis olmak üzere güneydoğu illerine; Zekiye ve bir başka arkadaşı da Tunceli, Ağrı, Kars, Van, Hakkari, Muş, Bingöl, Erzincan illerine gidip anaokullarını yerinde açma hazırlıkları yapacaklardır.
Zekiye bir tek Gülşen anaokulunu kaybetmiştir ama şimdi birçok anaokulu oluyordur. Güneydoğu ve Doğu Anadolu'daki var olan dil sorununu çözen anaokullarının ilk çalışmaları işte böyle başlar.
10 Kasım 1961. İlk durakları Erzurum. Zekiye'nin Erzurum yolculuğunda kara trende ilerlerken, " Yolumuz Anadolu'nun bağrında ilerledikçe geri kalmış, gecikmiş olan pek çok hizmetlerin acısı yüreğime kurşun gibi çöküyordu. İnanılmaz acılar çekiyordum. Buraları anlatmak yetmez gelip görmek gerektiğini düşünüyorum," sözleri bize 1960 yıllarındaki Anadolu'dan haber verir.
Erzurum'a vardıklarında Ağrı Milletvekili onları karşılar. Erzurum'da fazla kalmazlar. Oradan direk Ağrı'ya geçerler. Sonunda Ağrı'ya varırlar ve o gün otelde kalırlar. Sabah uyandığında saat 09:30 olmuştur. Odadan dışarı çıkmak için kapıyı açtığında, bir de ne görsün. Yağız, tipik bir Ağrı delikanlısı durmuş, hayretle yüzüne bakıyor. Zekiye çok ciddi, sert bir şekilde " Ne istiyorsun?" diye sorar. Genç, mahcup bir şekilde kafasını eğdi ve şu sözleri tekrarlar:
"Otelde bir haftadır Ağrı'ya gelen bir eğlence topluluğu var. Gece otele giriş çıkışları belli olmuyor. Biz üç arkadaşı sabaha kadar sırayla kapınızda bir yanlışlık olmasın, rahatsız edilmeyin, diye otel sahibi görevlendirdi. Kusura bakmayın, emanetimizsiniz diye düşündük," der. Bunun üzerine Zekiye “İşte doğu, doğunun insanı bu. Yıllar yılı nice sıkıntılara göğüs gerip her şartta her zaman ayakta dimdik durabilen doğu ve onun yüreğinde saklı olan sırrı,” sözlerini söyledikten sonra gözleri dolar. Teşekkür eder ve işine başlar. Ağrı Valisi ile konuşup işi hallettikten sonra Van yolculuğuna koyulur.
Van'a doğru ilerlerken küçük bir beldenin önünden geçerken sağlık ocağından çıkan mütevazi, tatlı, güzel bir hemşire karşılar onları. Hemşire yalnız başına, köyden uzakta yaşamaktadır. Jepden inince sanki yıllardır birbirlerini tanıyormuş gibi sarılıverirler. Bu yakınlık nedir, nedendir? Çünkü ikisi de aynı kaderi paylaşırlar. Her ikisi de bu ülkenin insanları için uğraşıyor, fedakarlıklar yapıyor ve yürekleri sevgi ile doludur. Çay içtikten sonra Van'a varırlar. Van'da Vali'nin evinde çok güzel ağırlanırlar. Van Valisi ve Maarif Müdürü, çalışmalar için en güzel yerin Muradiye olduğunu söylerler. Çünkü dil sorunu burada daha çoktur.
Sıradaki il Hakkari’dir. Oraya vardıklarında ilk iş olarak Valiliğe giderler. Akşamüzeridir. Binada ışık olmadığı için binanın içi kapkaranlıktır. Valinin odasına varırlar. Vali masada bir gaz lambası ile çalışmaktadır. İşte Türkiye o yıllarda bu şartlar altındadır. O geceyi Valinin evinde geçirdikten sonra Muş yolculuğuna koyulurlar. Burada Vali'nin teklifi ile okullar gezilir ve hangi okul uygunsa anasınıfı orada açılacaktır. Bir sınıfta 110 öğrenci vardır. Bu okullarda dil sorunu olduğu için 1. sınıftaki çocuklar okumayı geçemeyince sınıfta kalırlar. 2. sınıfta da aynı durum yaşanınca sınıflarda yığılma olur. Buradaki çalışmada bittikten sonra Bingöl yolculuğuna başlarlar. Daha sonra Tunceli, Elazığ ve oradan da Ankara'ya dönerler. Doğuda gezdiği zaman zarfında çok önemli çalışmalar yapar. Her yerde çok güzel ağırlanır. Doğu ona çok şey katmıştır.
Eve döndükten sonra da pes etmeden çalışmalarına devam eder. Doğudaki çalışmaların, projenin ilerleyebilmesi için Ankara'da bir örnek anaokulu açılması gerektiğini düşünür. Bu konu hakkında Vali ile konuşup Tandoğan Meydanı'nda, tek katlı küçük bir anaokulu yapılmasına karar verilir. Sıra anaokulunun ismine gelince, Zekiye ilk günden beri Zübeyde Hanım Anaokulu adının verilmesini istemektedir. Fakat Vali, “Tandoğan Meydanı'ndadır, Tandoğan Anaokulu olacak,” der. Akşam iki veli Zekiye'ye yardım edeceklerini söylerler. Veliler "Siz hiç merak etmeyin, biz icabına bakarız," diyerek gece karanlığında küçük bir levha getirirler. Levhanın üzerinde "Zübeyde Hanım Anaokulu" yazmaktadır. Zekiye levhayı görünce sevinçten havalara uçacak gibi olur.
Ertesi sabah okulun açılış töreni yapılır. Vali Bey'in gözüne tören alanında ilk ilişen şey okulun tabelası olur. Tabelayı şöyle bir sezdikten sonra, ses çıkamaz ama bakışları ile Zekiye'yi dövmekten beter eder. Ben sana sonra gösteririm, der gibi bir hali vardır. Öyle de olur. Vali zaman içinde olmadık sebepler çıkararak ona çok çektirir.
Zekiye bunlarla uğraşırken, diğer taraftan herkes çocuğunu okula yazdırır. Sınıfta yer yoktur. Her gelen, koca okula bir çocuk daha sığdıramıyor musunuz, bu çocuğu da alırsanız ne olur, deyip, çıkışır. En sonunda, bir telefonla her şey daha da kötü olur. Milli Eğitim Bakanı, bir arkadaşının çocuğunu okula kaydetmesini ister. Zekiye cevabı belli bir şekilde "Üzgünüz efendim, mümkün değil," deyip telefonu kapatır. Biraz sonra Özel Kalem Müdürü arar ve siz bir bakanla nasıl böyle konuşursunuz, gibi laflar eder. Çok fazla ve aralıksız konuştuğu için Zekiye, Özel Kalem Müdürü sussa da ona uygun cevabı verebilsem, diye düşünür. Fakat bakar ki susacağı yok, çat diye telefonu Müdürün yüzüne kapatır. Zekiye haksızlığı seven biri değildir. Vatandaşa nasıl davranılıyorsa, Bakan'a da öyle davranılmalı, diye düşünür. Çünkü bu ilk anaokuludur ve örnek vasfını kaybetmemelidir.
Milli Eğitim Bakanı İlköğretim Genel Müdürü, Zekiye'ye, Doğudaki anasınıfı için hazırlanan öğretmenlerle birlikte İtalya'ya iki aylık seminere katılması gerektiğini söyler. Bu haber çok iyidir. Çünkü okul öncesi eğitim çalışmaları çok ciddi bir şekilde benimsenmiştir. Bu seminerde Zekiye, kendine kurak edindiği çok güzel bir bilgi edinir. "Dağınık, pis ve tozlu bir sınıfta, gürültülü bir ortamda, dünyanın en iyi öğretmeni, en iyi ders araç gereçleri ile bile istenen eğitimi veremez."
Bu seminer sonucunda Doğu illerinden başlayarak açılan anasınıfları şimdi Türkiye'nin bütün illerindedir. Zekiye, İtalya dönüşünden sonra Elmadağ'a tayin edilir. Oradan da "Milli Eğitim Bakanlığı Hizmet İçi Eğitim Dairesi Şube Müdür Yardımcılığı'na atandınız," diye bir not alır. Görevinden alınmıştır. Zekiye üzüntü, burukluk, kırgınlık duygularının hepsini içinde hisseder.
Böylece, "Her kurum kendi kurucusunu yer," sözü gerçekleşmiş olur. Karşılaşılan bu acı durumdan sonra Zekiye Öğretmen, "Eğer bir şeyleri oluşturacak ve devam ettirecekseniz, karar verme ve yaptırım gücüne sahip olmanız gerekir" diyerek politikaya atılma ve Milletvekili olmak isteme gerekçesini anlatır. İşte Zekiye Gülşen öğretmenin, yaşamı bir azmin öyküsüdür.