- Kategori
- Gündelik Yaşam
Yaptıklarım ve aslında yapıyor olabileceklerim

Bağırıyor kedi yavrusu "mivvv" diye. Henüz miyav bile değil yani. O kadar küçük işte. Yağmur yağıyor diye pencereleri açtık, püfür püfür... Ama kedinin sesi yardım çığlığına döndü. İnip baktık nerede diye. Bir çukura düşmüş, çukurun etrafında demir bir kafes. Uzanamıyoruz. Ustalardan birisi geldi, o düşmedi dedi. Kendisi girip çıkıyor, oyun yapıyor. Kendisi çukura girip çıkıyorsa da bana oyun gibi gelmedi. Kedi familyasını çok iyi bilmem ama annesini çağırıyor gibiydi.
"Mivv"
Annesi yoktu meydanda. Fabrika kediler için uygun bir yer değil. Sürekli ağır vasıtalar çalışıyor içeride. Sık sık ölüyorlar. Fakat çalışanlarda yemek verdiği için burayı terk edemiyorlar. Yani fazla bir seçenekleri yok. Ya dışarıda açlıktan ölecekler ya da burada da ezilerek. Her gün kim bilir kaç kedi ölüyor. İK mail gönderdi. Kedilerle hiç bir şekilde ilişkiye girmeyin diyorlar. Yani "yemek vermezseniz giderler" yaklaşımı uygun görülmüş.
Kedilere yemek vermek insancıl gözükse de geçici bir çözüm. Vermemek ise insancıl gözükmeyen fakat pratik bir yaklaşım. İki şekilde de ölümlerine sebep oluyoruz. Afferin bize.
***
"Fabrika kedilere uygun bir yer değil," dedim. Sonra düşündüm ki, kime uygun?
***
Sezon sonu indirimden aldığım siyah spor ayakkabılarımı giydim bugün. Yağmur yağıyor, hava kapalı falan. Üç aydır da giyemiyordum sıcaktan. Heves işte. Ne büyük hata. Elektrikler kesildi, klimalar durdu. Yağmur kesildi, güneş açtı. Yerden nemli bir hava kalktı ve camdan içeri doldu. Ter içinde kaldık. Bilgisayarlar sıcak hava üflüyor. Su içmeye gittim, su bile sınımış bir saat içinde.
Yerime döndüm, ayakkabalarımı çıkardım. Yere çoraplarımla bastım.
Ya ne yapsaydım?
Bütün gün patron koltuğumda oturmaktan yani hareketsizlikten sırtımın, ensemin ve kaba etimin yoğunluklu olarak tüm vücudumunu yağlandığını hissediyorum. Açık mavi çoraplarımla yere basmışım.
"Fabrikalar bana uygun değil," dedim. Sonra düşündüm ki, kime uygun?
***
Dün işten çıkarken tem yolunda kaza var dediler. Eyvah dedik. Bir saatlik yolu üç buçuk saatte gittik. Kazada canı yanan ve maddi kaybı uğrayan hemşerilerime geçmiş olsun. Ama bizim de imanımız gevredi. Levent'e vardığımda eve gidecek gücüm kalmamıştı artık çünkü oradan sonrası da feci tıkalıydı. O ana kadar sabah gidiş ile beraber toplam 5 saat yol gitmiştim ve trafiğe bakarak önümde bir buçuk saat daha yol olduğunu söyleyebilirdim rahatlıkla.
"İstanbul'da yaşamak bana uygun değil," dedim kendime. Sonra düşündüm ki, kime uygun?
***
"İnsanlığın tüm geçmişi boyunca yapamadığı ve tüm geleceğinde de asla inşa edemeyeceği bir teleskopun başına oturmuş cinsiyetsiz ve hatta bedensiz bir uzaylı beni izliyor olsa," dedim kendime ve bu uzaylı her gün Kilyos'un genç çam ormanından çıkıp ve Bahçeköy'ün olgun Belgrad ormanınından geçerek ve yaklaşık iki saatlik bir macera sonucu gelip koltuğuma oturduğumu not etse ve ardından aynı yolculukla genç çam ormanına komşu evime varıp yorgunluktan bir koltukta kalakaldığımı da eklese o notlara...
ve notlar zamanla bir doktora tezine dönüşse
acaba nasıl bir tez verir benim -GİBİLER- için.
tez sonucu; "dünyalı yaratık sorumluluk sahibi" mi olur?
İşte bu çok dünyalıca bir yaklaşım olurdu. Ben insanlığın şimdiye kadar yapamadığı ve inşasına asla muvaffak olamayacağı bir mikroskopla bir canlının rutinini takip etsem bu şekilde bir tanı koyabilirdim herhalde. Ama cinsiyetsiz bedensiz dünya ahiret kardeşimin böyle bir sonuca varacağını sanmıyorum hiç.
***
Bu yaşa kadar tüm öğrendiklerimi birbirine bağlı iki cümleyle anlatabileceğimi fark ettim. Şöyle ki;
Zorunluluk gibi gözüken tüm işler basit birer seçenekten
ve tasavvur ettiğimiz tüm seçenekler ciddi birer zorunluluktan ibaret.
***
Beni gazlayan ve adeta benden alan bu cümlenin ışığında, rüyamda gördüğüm uzaylı kardeşimden de aldığım feyz ile diyebiliyorum ki artık;
Benim misal bir Bozcada'ya veya Kazdağları'na veya Fethiye'de Kayaköy'e ne bileyim bir Datça'ya ya da elbetteki Çeşme yarımadasında bir yere yerleşmem bir seçenek değil, bir zorunluluk.
Belki o zaman doktora tezini yapan uzak dostum insanların "kendilerine dayatılan maddiyatçı ve tüketim odaklı" hayatların dışına çıkabilme özgürlükleri olduğunu idrak edecek kadar zeki olabilecekerini de not düşer çalışmalarına. Olamaz mı?
Olabilir...
***
ve ben şu anda topuğunun delik olduğunu utanarak fak ettiğim açık mavi çoraplarımla yere basarken ve "annem görse ne der!" diye korkudan bir an için titrerken, elektrikler gelsin de klima çalışsın diye dua edeceğime bambaşka bir yerde bambaşka bir hayat yaşıyor olabileceğime dair inancım arttı.
yanı başımdaki iş arkadaşım benden 4 yaş büyük ve 3 yıldır evli ve bir hafta sonra bir çocuğu olacak. seviyorum ve takdir ediyorum kendisini ve fakat bu hayatın kaçınılmaz olduğu ve zorunluluk olduğuna dair inancım zayıfladı ve hatta yandı bitti kül oldu.
***
ve ben şu anda -ilk örnekten yola çıkarak- Bozcaada'da bir yerde, poyrazın çamları eğdiği ve onları jöleli ergen genç erkek saçına çevirdiği bir korunun yakınında 80 metrekarelik küçük bağevimde olabilirdim. Bahçemde zeytin ağaçları da olabilirdi. Salkım saklım üzümler dalları yoruyor, yerçekimine direniyor olabilirlerdi. Ben o üzümleri koparıp koparıp "Sezar bok yemiş benim yanımda" diye böbürlenebilirdim.
Salkımların altındaki oturmuş da "dilenci vapuru" yazıyor olabilirdim. Şöyle bir başlık atardım; "DV / Sezar da kimmiş?"
Romeo'nun da bir sevgilisi olurdu belki ve hatta yavruları da olmuş olurdu şimdiye dek ve 6-7 tane iki aylık labrador yavrusuyla onların iğne gibi sivri süt dişlerinin her yerimi çizmesine aldırmayarak güreşebilirdim.
Aniden saati fark ederdim belki. Bisikletime atlayıp pedala basardım ve inip çıkardım adanın tozlu yollarındaki küçük yokuşları. Romeo da koşardı peşimden taa ki adanın miniklerinin sörf ve yelken dersinin yapılacağı koya kadar. Çocuklar başlarında antrenörleri ile suya girer, ben de elimden geldiğimce yardım ederdim onlara. Arada suya bir atlar çıkardım. Sonra ben de yelkenimi açardım. Üzerimdeki su kurur ve artık katır derisi gibi olmuş tenimde tuz iz bırakırdı.
Devamında rengarenk yelkenler kelebekler gibi süzülüp dururlardı ve çocukların şakalaşmaları ve sevinç çığlıkları koyda yankılanır, yankılanır, yankılanırlardı....
resim: www.ipekkocaaydin.com/