​ Yarım hayatlar / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ekim '08

 
Kategori
Öykü
 

Yarım hayatlar

Yarım hayatlar
 

En önce, 'beyaz cam' ismi ve mağrur ihtişamıyla girmişti hayatımıza. Tek kanalı, acemiliği ve ilk zamanlardaki teknik yetersizliğiyle. Aralıklı yayınlarıyla kendini, özleterek bekletirdi. Küçücük bir odayı; dışarıdaki geniş alanlara, buluşmalara, gezintilere tercih ettirecek bir çekiciliğe sahipti... Zaman, insanları eskitirken, geçmekte olan yıllar da onu hep yenileyip değerine değer kattı. Siyah beyaz görüntü veren tüp camlar; LCD ekranlara, plazmalara ve sinema sistemlerine dönüştü. Görüntüler renklendi, kanallar mantar gibi çoğaldı. Reyting kavramını büyük ya da küçük olsun, bilmeyen tek ferdimiz kalmadı. Ne yazık ki program çeşitliliği, kaliteli yapım hedefini gerçekleştirmeye yetmedi. Aksine, insanlığın en özel değeri olan mahremiyetlerin ortaya döküldüğü programlar nedeniyle cinayetler işlendi. Şimdi de eğlencenin ve amaçsızlığın aşılandığı birçok yayın, tepkisizlik ve yönlendirilmeyi, alışılmış bir insanlık haline getirme derdindedirler.

Yaz aylarından Temmuz ortalarıydı. Günün akşama yakın bir zamanında, televizyon kanallarının birinde verilmişti o haber. Muhabirin sıra dışı anlatımı, biz seyredenlerin merak ve ilgisini uyandıracak etkinlikteydi. Bu arada gösterime giren videodan, olay yerinin işlek bir cadde olduğu görülmekteydi. Tam ortasında büyük bir su havuzu bulunan döner bir kavşaktı burası. Havuzu çembere almış asfalt yollar, üzerindeki araçlarla, hareketli ve geniş çaplı bir daire şeklinde görünüyordu.

Kamera, olay yerinin merkez konumunda bekleyen muhabire döndüğünde, bilgilendirilmemiz, kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı. Oradaki havuzun görkemine, fıskiyelerinden akıverdikçe berrak bir perde oluşturan tertemiz sularının etkisine kapılıvermiştik. İzlediğimiz görünüm güzel, yükseklerden dökülen su sesleri dinlendiriciydi. Bu keyifli izlencenin akışını bozup izleyicilerin keyfini kaçıracağına inanılan haber konusu, çok geçmeden gözlere ve dikkatlere sunuldu.

Olayın asıl kahramanları, havuzun su havzasının içinde duran, delikanlılığa yeni girmiş iki kişiden ibaretti. Üzerlerinde iç çamaşırlarıyla fıskiyelerin altında, ayaktaydılar. Omuzlarına dökülen suların altında başlarını sabunluyor, köpük köpük ferahlığın tadını çıkarıyorlardı. Öylesine bir özlemişlikle yıkanıyorlardı ki bu manzaraya özenmemek elde değildi. Her türlü olumsuz ve güç şartların ağırlığını yüklenmiş bu talihsizlerin, hayattan ve hak ettikleri insani ve tabii nimetlerden hala kopmamış olmaları, doğrusu beklemediğim bir haldi. Fakat bu duygu ve düşüncelerin aydınlatamadığı zihinler bu durumu farklı algılamaktaydılar. Muhabirimiz, olayı görüntüler eşliğinde anlatması yetmiyormuş gibi, bir yandan da trafik yoğunluğundan ötürü ağır giden arabaların sürücü ve yolcularından görüş alıyordu. Kimse bu durumu onaylamıyordu tabii ki. Ciddi yüzlerin öfkeli bakışları yöneliyordu çocukların üzerine.

Bu genel hoşnutsuzluğun olumsuzluğu yanında, yanlarına gelen muhabirin ısrarlı soruları da başlayınca, gençler, huzursuz bir acelecilikle elbiselerinin yanına gitmek zorunda kaldılar. Umulmayan bir mahcubiyetle başlarını eğmişlerdi. Görünüşe göre; bu eski ve kirli elbiselerini yarım yamalak temizlenebilmiş vücutlarına giyecek fırsatı bile bulamayacaklardı. Tek çareleri, oradan hızla uzaklaşmaktı. Ellerinde elbiseleri, koşarak gözden kayboluverdiler. Muhabir, avını kaçıran bir avcı çaresizliğiyle kısa bir süre arkalarından baktı. Söz ve yargı artık onundu. Seyirciye dönüp, olayın perde arkasını açıklamaya başladı,

- Sayın seyirciler, sokaklarda yaşayan bu iki kişinin, sabunu bir esnaftan alıp, havuzun bedava suyuyla yıkanması, gördüğünüz gibi buradan geçen vatandaşların tepkisine neden oldu!

Başka izleyiciler ne düşünmüşlerdir bilemiyorum. Ama ben, ayıplamak şöyle dursun, onların, kötü bir şeyin failleri olarak oradan kaçmaya mecbur edilişlerine çok üzülmüştüm. En doğal ihtiyaçlarının giderilmesini, gördükleri güzel bir rüyadan uyandırma gaddarlığıyla aniden kesiverenlere, ciddi bir kırgınlık duymuştum.

Onlar, nadir bulabildikleri bu yarım bırakılmış mutluluğu bir daha yaşayabilirler mi sorusu ne zaman gelse aklıma; şans dilemenin dışında çıkar bir yol bulamayacağımı itiraf ederim kendime.

 
Toplam blog
: 34
: 589
Kayıt tarihi
: 28.07.08
 
 

1952 yılı Şanlıurfa doğumluyum. Edebiyat ve Türk Sanat Müziği yapabildiğimce- uğraştığım sanat dalla..