​ Yaşadığmız şehirler nasıl obezleşti? / Kent Yaşamı / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Aralık '12

 
Kategori
Kent Yaşamı
 

Yaşadığmız şehirler nasıl obezleşti?

Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında şehir yerleşimleri ve konut geliyor. Bir anayasa maddesi olmasına rağmen yurttaşların konut edinmeleri, önemli ölçüde vahşi kapitalist sistemini insafına terk edilmişken; şehirleşme de, kendiliğindenciliğe kurban edilmiş bulunuyor. Baştan Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere büyük şehirlerimizin obez görüntüleri; şehirlerin ana arterlerinin pik saatlerde yaşadığı tıkanıklıkların damar tıkanıklığı yaşayan insanların sağlıksız görünümünü andırıyor.

Belgeler, tarihi yerleşimlerin bir iç tutarlılığı olduğunu gösteriyor. Tarihi İstanbul’a, İzmir’e, Mersin’e ve hatta Ankara’ya bakıldığında bu iç tutarlılığın izlerini görebilirsiniz. Şehirlerin üstlendikleri fonksiyonlara paralel olarak büyümesi, bölgesel olarak şehirler arası işbölümünün öne çıkması gerekirken ‘obez şehirler’, her işin yapılabileceği ve dolayısıyla hemen hiçbir işin tam anlamıyla yapılamadığı bir zemine yol açıyor. Şehirlerin her işi üstlenmesi, o şehri, planlanandan daha kalabalık hale getirirken, kendiliğindenci bir nüfus yığılmasına yol açıyor. Bu yığılma, ister istemez, konuttan eğitime, hizmet üretiminden ulaşıma kadar pek çok alandaki yatırımların bir plan dahilinde yürümesini engelleyerek, mevcuda teslimiyete neden oluyor. Her beş yılda bir yenilenen yerel yönetim yasalarının ihtiyaçlara cevap vermemesinin altında yatan temel faktörün de bu ‘obez şehirler’e teslimiyet hali olduğu ortaya çıkıyor.

Hayvanın içgüdüsü, insanın bilinci

Şehirlerin obezleşmesi, esas olarak, o şehirlerde yaşayan insan unsurunu da doğrudan etkiliyor. Şehirlerin aşırı şişmanlaşmasının yarattığı konut sorunu ve bu sorunlara bağlı olarak doğan diğer problemlerin o şehirlerde yaşayan insan unsuru üzerinde yarattığı diğer problemler, bütün yönleriyle şehir insanının hayatını doğrudan etkiliyor. Yapılan araştırmalara göre iç güdüleriyle hareket eden hayvanların dahi kendilerini daha rahat hissettikleri ortamları tercih ettikleri görülüyor.

Hayvanların bu doğal iç güdüsü, insanlarda da bilinçli müdahaleyle ortaya çıkıyor. İnsanlar da şehir tercihi yaparlarken o şehirlerin kendi hayatlarını ne kadar kolaylaştırdıklarına bakarak karar veriyorlar. Hali vakti yerinde olan insanların mevcut yerleşim merkezinden bir başka merkeze hareket etmeleri daha kolay ve mümkünken, yaşadığı şehirden memnun olmadıkları halde o şehre bağımlı yaşamak zorunda kalan yoksulların yığılması, şehirde önemli ölçüde mutsuz bir kitlenin varlığını ortaya çıkarıyor.

Hepimizin içinde yaşadığı toplumun hayatı, konuttan ana yollara, parklardan çarşılarına kadar çok yönlü olarak etkileniyor. Bu etki o kadar güçlüdür ki, bir zamanların cazibe merkezi konumundaki alanlar, Ankara Kızılay örneğinde olduğu gibi, bir zaman sonra çöküntü alanları haline dönüşebiliyor. İşte bu hal, şehir yönetimlerinin yönettikleri şehirlere iradi müdahale yapamadıklarını; mevcuda teslim olduklarını gösteriyor.

Özellikle 70’li yıllarda hızlanan göç olgusunun etkisi altına aldığı şehirlerin içine düştüğü çıkmazdan kurtulmanın yolu olarak yeni yasal düzenlemelerin görülmesi, sorunları çözmekten çok daha da çetrefilleştiriyor. Şehre göç olgusunu tetikleyen ekonominin dengesizliği öyle orta yerde dururken şehirleri korumak mümkün görünmüyor. Öte yandan kırdan kente göçle birlikte şehirlerde biriken kitlenin ortak paydası da kayboluyor. Şehirleşme normu diye adlandırılan kavram yitikleşiyor ve insanların yaşadıkları şehre yabancılaşma süreci başlamış oluyor. Eski Ankaralıların, eski İstanbulluların ve eski İzmirlilerin şehirlerinin geçmişine yönelik özlem duymaları ya da Ankara Valisi Alaeddin Yüksel’in Ankara’daki hemşeri derneklerinin yoğunluğuna dikkat çekmesi, problemin yabancılaşmayla ilişkisini göz önüne seriyor.

Şehirleşme ve konut sorunlarının, eşeledikçe daha çok sorunu barındırıyor; başka sorunlarla iç içe geçtiğini gösteriyor. Şehirlerimizin eskiye özlem duyulmaktan çıkartılıp cazibe merkezi haline getirilebilmesi, muhatapları tarafından ‘rantsal dönüşüm’ olarak adlandırılan mevcut Kentsel Dönüşüm Projeleri ile mümkün görünmüyor. Modern teknoloji kullanılarak yapılan konutların yarattığı ruhsuz binalar üzerinden şehirlere bakmak, şehrin ruhunu anlamamak anlamına geliyor.

Şehrin cazibesi, konutun mahremiyeti

Bütün bu girizgahın nedeni, Dr. Turhan Yörükan’ın “Şehir, Konut ve Mahremiyet” adlı kitabıdır. Yıllarını şehirleşme ve insan odaklı konutlaşmanın formlarına veren Dr. Yörükan, insanların yaşadıkları şehirlere yabancılaşmamaları için psikolojilerinin bozulmaması gerektiğine dikkat çekiyor. Dr. Yörükan’a göre, “içinde yaşadığımız evlerde, iş yerlerinde, yerleşme alanlarında mahremiyet sürecini işleterek, mahrem alanlar, rahat edebileceğimiz çevreler yaratmaya çalışmaktayız”. Ancak, ne yazık ki, mevcut şehirlerimiz bize bu imkanı sağlayamıyor.

Dr. Yörükan, “Şehir, Konut ve Mahremiyet” kitabında şehirlere ilişkin evrensel ölçekli teorik tartışmalara atıfta bulunurken, kendi kişisel hayatının çarpıcı örneklerini de veriyor. Bu örneklerin başında İstanbul Gümüşsuyu ve Ankara Bestekar Sokak üzerine yazdığı çarpıcı yazılar, başından beri dikkat çekmeye çalıştığım ‘obez şehirler’ ve bu ‘obez şehirler’de yaşamını sürdüren mutsuz insanların yaşadıkları şehirlere olan yabancılaşmalarının çarpıcı örneklerine işaret ediyor. Ziya Osman Saba’nın ‘Beyaz Ev’ adlı şiirine de yer verdiği kitabında, barınma sorunundan hareketle insan ihtiyaçlarına cevap verebilecek şehirleşmenin önemine dikkat çekiyor.

Yörükan’ın, “Kuşlar ve diğer hayvanlar sadece yuvalarını değil, bu yuvanın çevresini de, belli bir yaşama alanı olarak benimserler, oralarını yurt edinirler, yuvalarını korurken, yurt belledikleri o alanın korumasını da üstlenirler. Orası ile aynileşirler, oraya bağlanırlar” saptamasıyla insanın konutunun ve bu konutun yer aldığı çevrenin ihtiyaçlarının birlikte değerlendirmesi gerektiğini belirtiyor.

Biri, “Şehir, Şehirleşme ve Yarattığı Olumsuzluklar”; diğeri “Bir Sosyal Değer olarak Konut Ev, Yuva ve Mahremiyet” olmak üzere iki bölümden oluşan kitap, şehirleşmenin problemlerini ve bir insan hakkı olarak konutun mahremiyetini inceliyor. Çarpıcı örneklerle şehirleşme kadar, şehir kültürünün önemine de dikkat çekilen kitap boyunca evrensel teorik incelemelerin ışığında şehirlerimizin içine düştüğü açmazlardan kurtulabilmenin yol ve yöntemi sıralanıyor.

Kitabı okuduğunuzda, yakın zamanda çıkartılan ‘Bütün Şehir Yasası’ örneğinde olduğu gibi, şehirlerin içine düştüğü açmazdan kurtulmanın yasa değişikliğiyle değil zihniyet değişimiyle ilintili olduğunu anlıyorsunuz.

Turhan Yörükan, Sosyolojik ve Sosyal Psikolojik Görüş Açısıyla Şehir, Konut ve Mahremiyet, Atatürk Kültür, Dil ve Tarihi Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara, 2012, 335 sayfa.

 
Toplam blog
: 102
: 682
Kayıt tarihi
: 06.07.10
 
 

8 Ocak 1961'de doğdu. Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler..