- Kategori
- Eğitim
Yasaklı
Yazarı: Mehmet Başaran
Mehmet Başaran, Köy Enstitüsü çıkışlıdır. Kartal’da bir ortaöğretim okulunda ve aynı zamanda Göztepe’de de öğretmenlik yapmaktadır. Eşi Elif Hanım da Göztepe Orta Okulu’nda öğretmendir. Mehmet Başaran Kartal’daki okulda öğretmenlik yaptığı bir gün, sınıfında ders işlerken, okul görevlisi tarafından telefondan istendiği haberi verilir. Sınıf Başkanını görevlendirerek hemen telefona koşar. Biraz da meraklanır. Arayan karısıdır.
-Müjdemi isterim Almanya’ya gönderiliyorsun, der.
Mehmet Başaran buna çok şaşırır. Hiç beklemediği bir cevap karşısında donup kalır. Kendi kendine, “Nasıl olur?” diye düşünmeye başlar.
-Köy Enstitüsü çıkışlıyım. Kıyılması, sürülmesi yolu bulunsa, işinden edilmesi gereken biriyim. Enstitü öğretmenliği, üç yıl askerlik, gezici başöğretmenlik, daha sonra köy ve kasaba ilkokullarına öğretmenlik, Milli Eğitim Müdürlüğünde yazıcılık derken, 27 Mayıs’tan sonra ortaöğretime geçip, sınıfa dönebilmiştim, diye düşünür.
Karısı Elif Hanım ısrar eder. “Biliyorsun ben de aynı yasadan yararlanarak 1966 yılında Londra’ya gönderilmiştim. Londra’da yaşadığım onbir ayı hayatımda hiçbir ayla kıyaslayamam, kesinlikle gitmeni öneririm, ” der.
Kendisine Almanya ile ilgili telefon geldiğini, görevli kendinden önce bazı öğretmenlere duyurmuş. Telefonu kapattıktan sonra herkes sonuç beklercesine yüzüne bakar. Kimisi, “Hayırlı olsun. Ben yıllarca başvurdum çıkmadı. İyi, şansın varmış, ” diye kutlar. Hatta bazıları, “Sen TÖS’den torpilli misin?” der.
Mehmet Başaran, hem TÖS Yönetim Kurulu üyesi, hem de aynı zamanda Marmara Bölge Temsilcisidir. O zamanlar Genel başkanları tutukludur ve Fırtına 1 harekâtı başlamış durumdadır. Bu kadar olumsuzluklar var iken, kendisi tutup da yurt dışına Almanya‘ya gidemezdi.
Akşam olup ve geldiğinde, kapıda küçük kızı karşılar. Sabırsızlıkla, babasının yolunu gözlediği her halinden belli olur. Babasına, “Ben de seninle Almanya’ya gelmek istiyorum. Ablam annemle gitmiş, ama ben hiç gitmedim. Ben de seninle gitmek istiyorum. Hem bak sana orda yemek yapar, çamaşırlarını yıkarım, ” diye, babasını ikna etmeye çalışır.
Evde Almanya hayalleri kurulurken, babası kısa bir hikâye anlatır:
“Yoksulun biri bir nal bulmuş. Çoluk çocuk başlamışlar ateşin başında nala bakarak düş kurmaya. Biri tamam, üç nal daha bulduk mu, derken, güzel Allah’ım bir de güzel eşek verir. Şöyle kocaman gözlü, sağlam boz bir eşek hem de. Dişi. Akşam sabah, yem, su, ot, bir güzel bakarız ona. İlk yaz dedi mi, yapar eşeğimiz kıvırcık tüylü bir sıpacık. Anasının ardından zıp zıp zıplayan bir yavrucuk. Çocuğun biri, ben ona ot veririm, baba, demiş. Diğeri, ben de avucumla su içiririm…
Kendilerinden geçmişler en küçük çocuk atılmış
-Bende o sıpaya binerim ana. Eşeğin sıcak soluğunu duyan baba birden fırlayıvermiş.
-İn aşağı kerata sıpanın belini kıracaksın, demiş.”
Gülmeye başlarlar ve kızı hemen sorar:
-Ne yani baba, bize üç nalla bir eşek mi lazım, diye. Babası da,
-Öyle sayılmaz mı? Tek bir nal bile yok elimizde, der.
Daha sonra okula gittiğinde, okulun yeni müdürü ile karşılaşır ve selamlaşırlar. Müdür bey de kendisini Almanya ya gitme konusunda destekler. Okuldaki bütün öğretmenler de, aynı şekilde
Müdür beyin alıp geldiği 17 Mayıs 1971 tarihli yazıya eğilir.
“1971-1972 öğretim yılında aylığınız dövize bağlanmak, aylığınız gideceğiniz memleketteki lisansüstü öğrencisine ödenen miktardan az olduğu takdirde aradaki fark bakanlığımızca ödenmek üzere ve yolluk ve diğer her türlü masrafınız tarafımızdan karşılanmak üzere 11 aylığına Almanya ya gönderilmeniz bakanlığımız müdürler komisyonunca uygun görülmüştür.”
Mehmet Başaran’ı gerek arkadaşları gerek okul müdürü ve gerek ev halkı en sonunda ikna ederler. Bu süre zarfında da içinde Almanya ile ilgili bir merak uyanmaya başlar. Goethe’yi ve Almanya’daki okulları merak etmeye başlar. Dilekçesini verir artık Almanya için.
Almanya’ya gitmeleri için önce Ankara’da bir dil kursu almaları gerekir. Okullar tatil olduğunda yazın kurs almak için Ankara’ya gider. İki çeşit kurs vardır. Bir tanesi bir yıllığına gidecekler, diğeri de uzun süre kalacaklar içindir.
Ankara’da kurstayken yanına, Aksu Köy Enstitüsü’nde öğretenliğe başlarken, o anda orada okulunu bitirmek üzereyken tanıştığı arkadaşı Dursun Kut gelir. Önceleri Dursun Kut Isparta Köy Öğretmenleri Deneğinin etkin bir üyesidir. Burada eğitimde yozlaşmalara karşı çıkan “Demet” dergisini de çıkarırlar. Sonra Başkent’e gelir. Mehmet Başaran’ın da içinde bulunduğu bazı dostlarıyla “İmece” dergisini çıkarırlar.
İki arkadaş geçmişten günümüze sohbet ederler. Vay Almanyalı, aramadan kaçaktın ha, diye şakalaşırlar.
Mehmet Başaran, daha önceleri Hasanoğlan’da öğrenciyken arkadaşı Tevfik Uygurlu ile Luvig Tick’ten Bakanlık Klasikleri dizisine bir kitap çevirmiştir. Yücel dergisine de “Alman şiiri” sayfasını hazırlamışlar.
Kursta Almancasını daha ilerletmeye çalışır. Başarılı da olur.
Kursun devam ettiği zamanlarda karısından bir mektup alır. Kendisini iki adamın sorduğunu belirtir ve onlara Ankara da olduğunu söyledim, der. Karısının bahsettiği kişiler öğle vakti çıkagelirler. Bir tanesi Türkoloji son sınıf öğrencisi, diğeri polis memurudur.
Böyle rastlantı olmaz diye düşünür. Kursu yarılamışlar ve herkes için emniyet müdürlüklerinden bilgi istenmiştir. O sırada komşu köylülerden birinin oğlu tez için Başaran ile buluşur ve üstelik bir polisle beraber gelir. Polis için arkadaşım, der ama Mehmet Başaran biraz tedirgindir.
Ankara’da kurstayken, birinci gezilerini Anadolu uygarlıkları müzesine, ikinci gezilerini ise Hasanoğlan’a yaparlar. Hasanoğlan Ankara ya 35 km uzaklıkta, bir zamanlar adı duyulmamış küçük bir köydür, 1941’de. Bu arada İkinci Dünya Savaşı da devam etmektedir.
Bir Nisan günü Hasanoğlan’a on üç, on dört yaşlarında boz giysili öğrenciler gelirler. Sırtlarında torbalarıyla. İşte ondan sonra Hasanoğlan’ın tarihi de değişir. Gelenler önce köye bir çeşme yaparlar. Daha sonra bir yunak (hamam), bir de çamaşırhane yaparlar. Havalar biraz daha ısınınca Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün temelleri atılmaya başlar.
En son 17 Nisan 1946 yılında gelir İnönü Hasanoğlan’a. Yapılan bir etkinlikte Mehmet Başaran “Temelden Çatıya” adlı uzun bir şiir okur ve İnönü de onunla özel olarak ilgilenir. Diğer gün Ulus gazetesinde İnönü ile birlikte fotoğrafı çıkar. Fotoğrafın altında da, Cumhurbaşkanımız iltifat buyururlarken, yazar.
Hasanoğlan tarihinde olduğu gibi 1946 seçimleri ülke tarihinde bir dönüm noktası olur. İktidar partisinin Kurtuluş Savaşından gelen kanadı bir kenara itilip, toprak ağaları, savaş zenginleri, cumhuriyete karşı olanlar öne çıkıp, iktidar olurlar. Enstitüleri ıslah çalışmaları başlatılır.
Mehmet Başaran yirmi beş yıl sonra Hasanoğlan’ı ilk kez görür. Ve gözlerine inanamaz. Bir zamanlar adı yurt içinde, yurt dışında yankılanan Hasanoğlan, bu sönük ve bu ıssızz yer midir, der kendi kendine.
Ankara’da aldıkları kurs sona erer. Almanya’nın Hannover kentine gitmeyi ister. Çünkü en güzel Almancanın konuşulduğu yer olarak, daha önceden biraz ön bilgi edinmiştir.
Bakanlıktan, başarılar, içerikli bir yazı gelir. Sirkeci’de evrakları tamamlayıp verir. Bir fiş uzatıyor memur ve Salı günü gelip alabilirsiniz pasaportunuzu, der. Kızı Deniz ile beraber, gidince neler yapacaklarına dair konuşuyorlar. Daha sonra Salı günü pasaportunu almak için gider. Memura elindeki fişi uzatır ve pasaportum için gelmiştim, der. Memur da kendisine “tutula” yazılı tek pasaporta uzanır ve Mehmet Başaran’a, “Maalesef bunu veremiyoruz, efendim, ” der. Bu duruma çok kızar ve “Ama Salı günü gelip alın, demiştiniz efendim, ” der. Bunun üzerine memur, müdür Nuran hanımla görüşün, benim yapacağım bir şey yok, ” der.
Müdür ile görüşmesi sırasında, müdür bey tutula mı, diye biraz bozulur. Mehmet Başaran 25 yıllık öğretmen olduğunu söyleyince şaşırır. Bir suçunuz olmalı ki, şu an buradasınız, der.
Pasaportunu alamayınca, bakanlarla, üst düzey yetkililerle görüşür. Her konuştuğu yetkili kendisinin bir suçunun olmadığını ve pasaportunu aslında almasının mümkün olduğunun açıklamasını, yapar.
Gittiği bir yerde, Aziz Nesin ve Orhan Kemal de pasaport konusunda uğraştırılır. Bakanlığın bir yıl gönderme konusu olmasa, sanırım takmazlar sana, cevabını alır. Orhan Kemal’in yazar olmasından çekinmiş olabilirler; çünkü öyle bine pasaport vermeyen 20 yıl sonra adından söz ettirmek istemez.
Okullar açılmak üzeredir. Artık her şeyi unutup, yeni ders yılına başlamaktan başka yapacağı bir şey yoktur. Kartaldaki ortaokulundan kopmak zor gelmiştir. Yerine, oraya başka biri atanmıştır. Oradaki öğrencileriyle, Göztepe’deki öğrencilerinin isimlerini karıştırır bazen. Çünkü bir Anadolu havası yaşardı Kartaldaki okulunda.
Bir yandan da İtiraz dilekçeleri yazar bakanlıklara. Aldığı cevaplar hep olumsuzdur.
Mesleğine başlayalı 30 yılı doldurmuştur. Artık emeklilik başvurusu yapar. O zamanlar yeşil pasaport peşinde koşmaktan, okulunun son yılarının nasıl geçtiğini anlayamaz.
Yıllar sonra arkadaşı Dursun ile karşılaşır. Almanya’ya gidemediğinden konuşurlar. Arkadaşı Dursun, “Sen birinci derece emekli değil misin? O zaman hemen benimle gel, ” der. Hemen Dış İşleri Bakanlığına giderler. Dursun her işinde usta bir insandır. Hemen oracıkta pasaport işlemlerini yaptırır. Memur yeşil pasaportu uzattığında çok şaşırır. Bir zamanlar almak uğruna uğraştığı ve Danıştay’dan bile olumsuz cevap aldığı yeşil pasaport elindedir. O kadar heyecanlıdır ki, nasıl tutacağını bile bilmez. Arkadaşının şaka yapmış olabileceğini düşünerek, memura tekrar bu benim mi, diye sorar. Memur da kendisine, “Efendim şüphelendirecek bir davranışta mı bulunduk, affeder siniz, ” yanıtını verir. Arkadaşı Dursun da, “Arkadaş pasaportu daha yeni alıyor efendim, onun için de çok şaşkın, ” der.
Pasaportu aldıktan yaklaşık bir buçuk yıl sonra, Enstitülü arkadaşlarından sazcı Hasan gelir. Geçmişte yaşadıklarından, okul yıllarından, arkadaşlarından bahsederler. Hasan bir derneğe üye olmaktan gizli bir şekilde yargılandığını, üç buçuk yıl hapiste yattığını ve daha sonra karısının İsveç’e gittiğinden bahseder. Hapishaneden sonra, kendisini de istediğini, orada şimdi çok huzurlu olduğunu anlatırken, masanın üzerinde duran yeşil pasaport gözüne çarpar.
Vay, der. Yeşil pasaport, bak nasıl aldın bunu, diye sorar. Mehmet Başaran da yaşadıklarını anlatır ama hala onlara güvenemediğinden, yurt dışına çıkmaya korktuğundan bahseder. Pasaportun başına iş açabileceğini düşünür. Çünkü almak için çok uğraşmıştır. Arkadaşı Hasan İsveç’e davet eder. Hatta Deniz’in orada bir üniversitede eğitim alabileceğini, kendisinin de yurtdışını görmek için gelmesini ister. Deniz de zaten gitmeyi çok ister. Çünkü Almanya merakı kursağında kalmıştır. Onun verdiği bir üzüntüyü gidereceğini de düşünür. Babası Deniz’i İsveç’e yollar.
Bir gün gece yarısı bir telefonla uyanırlar. Deniz’in trafik kazası yaptığını ve anne babasının gelmesi gerektiğini söyler gelen telefon. Hemen apar topar hazırlanırlar. Döviz işlemlerini halledip, hava alanına vardıklarında, Mehmet Başaran’da bir tedirginlik hakimdir. Eşyalarını uçağa yerleştirip yerlerini alırlar. Uçak hareket etmeden, görevli bir anons yapar.
-Ahmet Başaran, Ahmet Başaran lütfen giriş kapısına geliniz, der.
Hemen içi bir tuhaf olur ve titremeye başlar. Karısı, “Sen o değilsin, sen Mehmet’sin, ” der.
O sırada görevli, “Mehmet Başaran lütfen giriş kapısına, ” der. Bu kez kendi olduğu kesinleşir. Uçakta bütün eşyalar yerleşik olduğu için karısını yollar ve kendisi de birkaç güne gelirim, ” der.
Uçaktan indikten sonra bunu bir gün boyunca nezarete atarlar. Orada, pireler dizlerine kadar tırmanır. Pisliklere basmamak için dikkatli yürür ve o geceyi zor geçirir. Oradan ayrıldıktan sonra bazı suç görülen şeylerin silinmesi için evrak yapması gerektiğini söylerler. Gerek Ankara gerek İstanbul’da bakanlıklardan, yine dilekçe vereceği yerlere gider ve en son bunu karakoldan çağırırlar. Yine bir tedirgin gider. Görevli çekmeceden bir kâğıt çıkarıp, “Acele pasaport şubesinde olmanız isteniyor efendim, ” der.
Pasaport şubesine gider. Görevliye eğilip adını söyler. Adam birdenbire, şaşırıp karşısında bir sabıkalı varmış gibi sert bir şekilde sorar: “İç İşleri Bakanlığına başvurmuşsun, ”der. Mehmet Başaran da, “Evet Selahattin Paşa’ya başvurdum, ” der. Görevli, sesi şikâyet edilmiş bir hınçla, “Peki şimdi nereye başvuracaksın” der.
-Gerekirse daha yukarıya, Danıştay’a. Yanıt olumsuz mu diyor. Gelen yazıyı ben de okuyabilir miyim? Bana bir örneğini verebilecek misiniz?” diye sorar.
Bunun üzerine, “Fazla oluyorsun” derler.
Makinenin başındaki arkadaşına, “Yaz!” der görevli.
Bir şeyleri imzalatırlar. Mehmet Başaran sorar:
-Peki, şimdi ne olacak?
-Daha yukarı diyordunuz ya, derler. Uçaktan indirildiğinde, elinden alınan yeşil pasaportunu “İç İşleri Bakanlığına göndereceğiz, ” derler.
Mehmet Başaran da ora donup kalır.
Sonuç:
İnsanlar hukuk kurallarına göre cezalandırılmalıdır.