- Kategori
- Gündelik Yaşam
Yazmak yakalamaktır...

İnsan aklını hep bir sürü gözü, sayısız çekmecesi olan dolaplarla, duvarda dizi dizi raflarla, boy boy kutularla dolu bir oda gibi düşünürüm ben. Penceresizdir. Kapısı da yoktur üstelik. Yolunu bitek kendisi bilir üstelik arada kaybeder o yolu bulamaz insan. Sayısız dehlizler süsler yolunu.
Aklın, bilincin, bildiklerin, öğrendiklerin, unuttukların, yaşadıkların, hayal ettiklerin, gerçekleşen ve gerçekleşmeyen umutların, yaşamak isteyipte yaşayamadıkların, keşkelerin, iyikilerin, hatırladıkların kısacası kaç yaşında isen ve ne varsa seninle birlikte o yaşa kadar gelen hepsini taşıdığın mekandır orası.
Herkes kendine göre düzenler bu odayı. Bazıları konularına göre, önemlilik derecelerine göre, tarih sırasına göre, nitelik yada niceliğine göre düzenler akıl odasını. Tek tek özenle paketler, kutular raflara kaldırır yada katlar çekmecelere yerleştirir üzerine de içinde ne olduğunu yazar ki tekrar aradığında kolayca bulabilsin...
Benim akıl odam tıpkı evim gibi kendine has bir düzene sahiptir. Düzensizliktir düzeni. Hiyerarşi, sıralama, indeksleme yoktur. Herşey heryerde olabilir. Ama ben bilirim aradığımda nerde olduğunu. Üstelik her yeni düzenlemede yeride değişebilir ama unutmam nereye koyduğumu.
Bazen öyle zamanlar olur ki bi bakarım tüm çekmecelerdeki, kutulardaki, raflardaki herşey ortaya dökülmüş koskoca bir yığın olmuş ortada hepsi birbirine girmiş. Nerden başlayacağımı bilmeden günlerce gider gelir bakarım o yığına. Gözümde büyür şimdi bunları tekrar nasıl yerleştiricem kutulara, çekmecelere, raflara diye düşünür düşünür döner giderim. En üsttekilerden mi başlamalı, yoksa en büyüklerimi önce kutulamalı, renklerine göre mi ayırmalı, karıştırıp elime ne gelirse öyle mi kaldırmalı diye karar veremem uzun süre. Hani sürekli aklınızda olan ve yapmanız gereken bir iş vardır ama onu yapmaya ne o ara ne enerjinizin, ne zamanınız, nede isteğiniz vardır. Beklerim...
Yazmak tamda burda devreye girer. Yazmaya başladığımda bilirim ki düzenleme başlamıştır. Yazdıklarımda çoğu zaman düzenlediğim şeyleri hiçte içermez. Ama ben kendimi bilirim. Yazmaya başladıysam eğer ortada kocaman bir dağ gibi karman çorman duran yığın tekrar kutulara, çekmecelere, dolaplara yerleşmeye başlamıştır.
Bazende o kapısız, penceresiz odada düşünceler dolaşır durur. Kelimelendirilmemiş, sınıflandırılmamış, adı konmamış, kendimin bile bilmediği. Dört duvar arasında dolaşır dururlar. Duvardan duvara çarparak. Öyle çoğalırlar ki çılgın bir seyirlik başlar oda içinde. Duvardan duvara çarpıp duran bir sürü isimsiz, cisimsiz, rengarenk, biçim biçim düşünceler.
Yazmak o odanın duvarına bir pencere açmaktır. Açtığınız pencereden o düşünceleri dışarı çıkarmak, kelimelendirmek, ifade etmektir. Eğer onları açtığınız bu pencereden göndermezseniz, yazmazsanız yada konuşmazsanız birileriyle yani kelimelendirmezseniz; yeni düşüncelere yer açılmaz diye düşünürüm. Yazarsınız. Yazdıkça bazen sizi de hayrete düşünür bu muymuş aklımdaki diye. Konuşursunuz. Duydukça hımmmmm demek böyleymiş, demek ben böyle hissetmişim dersiniz. İşte bundan sonra o kelimelendirilmiş, ifade edilmiş, çözülmüş düşünceler artık akıl odanızdaki rafına, çekmecesine, kutusuna yada dolabına yerleşebilir.
Dil üzerine bir kitap okuyorum son günlerde çok ilginç; dil üzerine bu kadar çok cümle içeren bir kitap okumamıştım daha önce. Kitabın kahramanı sayfalar ve sayfalar boyunca dilin insanları birbirinden ayırmak için kullanıldığını, dilden önceki insanın iletişim olarak daha doğal ve saf olduğunu, herkesin aynı ifade biçimleri ile birbirini anladığını, dilden sonra ise insanların birbirlerini anlamalarının güçleştiğini, farklı farklı dil oluşumlarının; hatta dilin kendi içinde aynı dili konuşan insanlar tarafından kullanılışına göre insanları birbirinden uzaklaştırdığını anlatıyor.
Kendimi tanıma sürecimin daha çok başlarında iken ve daha "delikanlı" iken (delikanlılıkta insanın aklı daha karışık olur; bilirsiniz) çözmüştüm yazmanın bendeki etkisini. O zamanlar uçuşan düşünceler daha çok ve karmaşıktı göz gözü görmez olurdu bazen. Yatağımda döner durur bir türlü uyuyamazdım; rengarenk seyirlikten ve gürültüden. İşte o zaman kendimi uyutmaya çalışmaktan vazgeçip kalkar gecenin bir yarısı yada sabaha karşı bir kağıt kalem alıp yakaladığım her şeyi kelimelendirirdim. Tek kelimelik, bi kaç kelimelik, bağlantısız, bölüp pörçük ne gelirse aklıma, ne gelirse dilimin ucuna yazardım. Konu bütünlüğü, cümle olması gerekliliği, bişey anlatması zorunluğu yoktu. Kural tek. Yakaladığını yaz. Ancak ondan sonra yatar ve huzurla uyurdum.
Tıpkı yeniden düzenleme, uçuşan düşüncelerimi yakalayabilme gibi dil öncelikle kendimi kendime anlatabilmek, kendimi anlayabilmek için çok gerekli. Ömür dediğin zaten tek asıl eşlikçisinin kendinin olduğu bir macera değil mi?... Benim kendimle anlaşabilmem içinse dil şart. Yazarak yada konuşarak.
Yazmak yakalamaktır... Öncelikle kendini... Sonra yazdıkların, yada anlattıkların belki okuyanların yada dinleyenlerin uçuşan ve kelimelendirilmemiş düşüncelerine denk gelir ve onlarıda yakalar. Tıpkı bazı okuduğun ve dinlediğin şeylerin seni yakaladığı gibi.
Yazmak kendini yakalamaktır ama aynı zamanda yakalanmaktır hayat tarafından ve yakalandığını cümle aleme duyurmaktır.
Yazmak kendini kendi gözlerinin yada başkalarının gözleri önüne çırılçıplak sermektir.
Yazmak bir anlamda kayıt altına almaktır. Of the record diyemezsiniz.
Yazmak aynı zamanda tekrar tekrar sorgulamaktır kendini yazdıklarınla. Acaba daha iyi nasıl ifade edebilirdim neresi eksik kaldı. Tüh keşke şunuda yazsaydım demektir.
Yazmak yeni düşüncelere yer açmaktır. Yenilenmek.
Yazmak yakalamaktır o anı. Yazdığın anı sabitlemek. Aynı konuyu bir saat sonra çok başka cümlelerle yazabilirsin çünkü. Ama yazılmış olan yazıldığı anı yakalamıştır ve o ana aittir.
Yazmak insanın en büyük buluşlarından birisidir. İnsana dair.
Sevgiyle...
24/04/2008