- Kategori
- Tarih
Yeni dünya düzeninin,dayanılmaz çelişkisi (II) / ''3000'e Doğru...''

''Red Star Over the U.S.A.'' / Zionist President Barack Obama and the Sovietization of America!...
Berlin Duvarı'nın yıkılışı aynı zamanda Sovyetlerin yıkılışını, soğuk savaşın sona erişini ve yeni dünya düzeninin de başlangıcını belirliyordu!... Dünya artık o eski dünya değildi; Sovyetlerin çökertilmesiyle birlikte, yeni değişim ve gelişimlere daha fazla açıktı!...
ABD, Nato marifetiyle soğuk savaş döneminde, Türkiye'nin misyonunu belirlemişti!... Peki bu yeni(!), Yeni Dünya Düzeni döneminde , Türkiye'ye ne gibi görevler düşüyordu?... Kütlesel tehdit bitmiş ve yerini artık olası bölgesel tehditlere bırakmıştı!... Muhasımlarından birkaçıyla , Barış İçin Ortaklık (Partnership for peace) ilişkisine bile geçmişti!... Bir zamanlar, bir büyük savaş halinde, Anadolu'nun ve Mezopotamyadaki enerji yataklarının istilasına birkaç gün Türkiye'nin bir tampon olarak dayanması isteniyordu!...
Değişen yeni dünya dengelerinde, Amerika, antlaşmanın imzalandığı günlerde, bizim için tüm olumsuzluğuna rağmen kabul etmek zorunda kaldığımız, ama onların kabul etmeyi reddettiği Lozan Antlaşması'ndan önceki koşullara mı Türkiye'nin dönmesini istiyordu da, finans-oligarşinin ideologları, reel yaşamda aşağıdaki örnekleri sergiliyorlardı?...
2008 ekiminde, (CIA) eski üst düzey yöneticilerinden ve İslam dünyası uzmanlarından Graham Fuller, Washington'da, Amerikaya dış politika stratejisi üreten ve bir zamanlar, ''Sovyet gücünün sınırlandırılması ''konusu, temel stratejisi olan Jamestown Vakfı'nın Washington'da düzenlediği önemli bir toplantıya katıldı...
"Gürcistan'dan sonra Türkiye ve Kafkasya" konulu bir konferansta ana konuşmacı olan Fuller; Jamestown temsilcisinin takdiminde; "bağımsız yazar, analist, konuşmacı ve Vancouver'daki Simon Fraser Üniversitesinde İslam dünyası ilişkileri tarih profesörü" olarak tanıtılıyordu!.... Graham Fuller, 1982'de, CIA'in Yakın Doğu ve Güney Asya ulusal istihbaratında görevlendirilmiş yüksek bir görevliydi... 1986 yılında da teşkilatta Ulusal İstihbarat Konseyinin başkan yardımcılığı görevine yükselmişti. Bu örgütün Ulusal istihbarat bölümünde ikinci adamlığa kadar yükselmiş ardından da, ''Ilımlı İslam Projesi''nin mimarı olan, Rand Corporation adlı düşünce kuruluşunda siyaset bilimcisi(!) olarak görev yapmıştı... Konferansda, dünyada tek baskın kutup döneminin geçtiğini söyleyen Fuller, "çok kutuplu dünya düzeninin, bugün belki Batı Avrupa'da bile en baskın tek itici güç olduğunu" ifade etmiş ve çok kutuplu dünya düzeninin faydasının ise, "bir gücün diğerine karşı kullanılabilmesi" olduğunu belirtmişti...
Konuşmasının bizi doğrudan ilgilendiren bölümünde de; Türk-Amerikan dış politika çıkarlarının birbirine uymadığını belirtmiş(!), Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk elli yılında Türkiye'nin, doğusunda veya güneyinde kimse yokmuş gibi davrandığını(!) söyleyerek; samimiyetle, Türkiye artık bir Amerikan müttefiki değil ; ancak bunun, iki ülke arasında iyi bir işbirliği ilişkisinin olmadığı anlamına gelmediğini de vurguluyarak, ancak artık"müttefik" sözcüğünün ilgisiz olduğunu savunmuştu!... (ABD daha önce de; 1965'li yıllarda Türkiye'ye, Ankaraya bağlı, İran, Irak ve Türkiye Kürtlerini kapsayan bir federe devlet kurulmasını teklif etmişti!...)
Graham Fuller, "Kimle müttefiklik, kime karşı müttefik ve ne için" sorularının sorulmasının önemli olduğuna da, işaret etmişti!... Bu değerli düşünce kuruluşları insanı(!), zamanında Nato'ya uyumlu yeni bir Atatürkçülüğün formlarının da oluşmasına düşünsel katkı yapabilecek meziyet ve marifette olabilebildiği için, bu sözleri de, çok doğal olarak söyliyebiliyordu!...
Bu Graham Fuller yaklaşık yirmi yıl önce de aynı olgunlukla(!); 1999 şubatında, o günlerde vereceği mesaja uygun olan(!) Cumhuriyet gazetesinde şunları söylüyordu:
''Atatürk'ün düşünceleri çağı için son derece güçlü düşüncelerdi. Ama Türkiye artık ulusal kimliğini, yörüngesini, dünyadaki rolünü, hatta İslam'ın günlük yaşamdaki yerini yeniden düşünmelidir. Türkiye, demokrasi ile İslam'ın bir arada yaşatılabileceği modern bir formül bulsa, İran ve Arap dünyasına olağanüstü büyük bir entelektüel öncülük yapmış olur. İslam dünyası için geleceğin modeli olur bu."
Zamanın değerli askerlerinden Orgeneral Tuncer Kılınç'ta, TSK'ya psikolojik bir taarruzun başladığının anlaşıldığı bir dönemde şunları söylüyordu:
"Türkiye öncelikle, stratejik anlamda kimlerle bağı varsa, o bağları çözmesi lazım. Bugünün konjonktüründe, kendi bekası açısından, ileriye dönük hangi tehditlerle karşı karşıya kalabilir, bunları yeniden iyi değerlendirebilmek için, ayaklarındaki bağı çözmesi lazım. Bu bağlardan bir tanesi NATO'dur. Eğer NATO'dan sıyrılırsanız, ABD'nin size bakışının ne kadar doğru olup olmadığının, hayrınıza veya şerrinize olup olmadığının kararını daha kolay verirsiniz. Bugün Amerika, Türkiye'ye zaman zaman stratejik dost diye bakıyor, ama hiçbir zaman dostça davranmıyor. Türkiye'nin yeni arayışlar içinde olması bir ihtiyaç. Rusya ile birlikte, ABD'yi göz ardı etmeksizin, mümkünse İran'ı da içerecek şekilde arayış içinde olunmasıdır."
Bu görüş bildirimi bir tür manifestoydu ve TSK'nın bir yıl sonra başına çuval geçirilmesi de, psikolojik savaşın içerden ve dışardan başlatılarak, TSK'nın kıskaça alınma sürecinin yapılandırılmaya başlanmasının da bir başka göstergesiydi!...
İlluminati eksenli, bu gizli yapılanmanın, siyasi organizmasından ''ortada''canlı bazı sahneleri, birazcık (!) gösterdikten sonra tekrar örgütsel, gizlendirilmiş yapılanmaya dönelim. Ve Bilderberg'in de CFR gibi bu tür yapılanmanın, başlangıçta Avrupa kanadı olarak sahnede yerini aldığını belirtelim...
Bir de, Türkiye'nin siyasi kültür ortamına tarifsiz katkılar sunan, CFR'nin artık manevi başkanı, trilyoner David Rockefeller'e danışmanlık ve ABD başkanı Jimy Carter'a da ulusal güvenlik danışmanlığı yapmış, yeni başkan Obamaya'da Türkiye'ye gelmeden 10 maddelik bir tür öneriler içeren CSIS raporunu düzenleyen, Zbignev Brezezinskinin de bu sistemin çok önemli ve değerli insanlarından biri olduğunu da hatırlatmadan geçmeyelim!...
1973 yılında Japonya'nın da bu yapı içine alınmasıyla, Trilateral adıyla bir üçlü komisyon kurulur... Ve Z.Brezezinski her zaman; ABD'nin öncülüğünde, Avrupa ve Japonyanın üçlü birlikteliğiyle, günün temel sorunlarıyla baş edilebilineceğini vurgular!... Küresel emperyalizmin dünya egemenliğini sağlamak için, işlerin tekelden yürütülebilmesi, uluslararası politik ilişkilerle ilgili merkezde alınan kararlarında gene bu merkezden yerel olarak politika uygulayıcı hükümet ya da iktidarlara dayatılması için bu tür bir yapılanma uygun görüldüğü belirtilir!... Bazı siyaset bilimi insanlarının, CFR için; ''Dünya Gladyosu'' tanımını kullanması biraz da bu siyasi sürece dayanır...
Nilüfer Göle, ''İç içe geçişler: İslam ve Avrupa''adlı çalışmasında , Avrupa'yı Mostar köprüsüyle benzeştirip şu sözlerini söylüyordu: "Bir yakadan karşı tarafa medeniyet sınırlarının her iki kıyısına ışık taşıyan Avrupa, en parlak noktasına eriştikten sonra, bir ucundan Amerika'nın diğer ucundan İslam'ın yakalayıp çekiştirdiği yeni dünya ile boy ölçüşemeyecek kadar yaşlanmış mıydı yoksa! "
Evet Avrupa yaşlanmıştı ve dünyayı yönetenler, bu coğrafyada Türkiye ve onun eskiden olduğu gibi ama bu kez tümüyle onlar adına denetleyebileceği; gene Afrikanın bir kısmı, Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar ve yanısıra Hazar'ın doğusunu da içine alan bir oluşumu ciddi ciddi planlayıp, uygulamaya koymaya çalışmaktaydılar!... Ve bu sürecin adı da daha önce okyanusun öteki kıyısında belirlenmişti: İstanbul merkezli, bir ''Yakın Doğu Federasyonu!...''
''Uygarlıklar Çatışması'' kuramının yaratıcısı(!) Samuel P.Huntington'un; '' Demokrasinin laikliğe dayanması olmasa da olur, ama Türkiye İslam dünyasının lideri olmalıdır'' sözleri, boşuna söylenmiş değildi!... Ve (CIA)nin, Ortadoğu masasındaki eski beyin yöneticilerinden Graham Fullerin de; ''Kemalizm öldü. Kemalizm'in sonuna gelmesinin iyi olduğunu düşünüyorum. Halkın büyük bir parçası İslam için daha hürmet görmeyi, Osmanlı tarihiyle kucaklaşmayı istiyor." demesi!...
İşte dayanılmaz çelişki bu noktada başlıyor!... Dünyanın yeniden paylaşıldığı, I. Büyük Savaş sonrası, Hicaz valisi ve Mekke Şerifi, Şerif Hüseyin ve oğullarının; Hicaz kralı(!) yapılan babalarının yanısıra, Ürdün emiri yapılan Abdullah ile Irak kralı yapılan Faysal'ın Osmanlı İmparatorluğuna büyük ihanetlerinin sonunda, cetvelle çizilen sözümona, Suudi Arabistan, Ürdün, Irak gibi devletlerle, bizleri XXI.yüzyılda aynı kefeye koymak isteyen keferenin ve onun, okyanus ötesinden el sallayan, NSA, CIA, SDDS, FBIve NSC gibi yüzeyde ve İlluminati gibi de, derinde konuşlanmış yapılarının ve onların bölgesel stratejileriyle beraber, gaflet uykusunda uyuşmuşların ve işbirlikçi uyanıkların; bu ülkenin asker, sivil; yurtsever ve demokratik güçlerini her geçen gün daha da bir kıskaça alma çabalarına karşı, yeterli çareyi gösteremenin, çaresizliği(!), namuslu, hassiyetli, basireti bağlanmamış, bulunduğu yol ayrımının da, ayrımında olan ülke insanının, iyileşmiyen yarasını her geçen gün daha da derinleştiriyor!...
Günümüzde, AKP hükümetine dünya finans oligarşisinin yüklediği bu misyon gereği, bankacılık sistemimizin yarısı ve hatta belki de Oyak Bank'ın İNG'ye satışıyla, bir fazlası, yabancı sermayenin eline geçmiş oluyor!... Yeni versiyon, Maden ve Tohum yasalarımız, bu milletin geleceğini geçen yüzyıldaki gibi ipotek altına almaya çok önemli bir etken oluyor!... Yanısıra, ülkemize sözümona özelleştirmeler yoluyla girdirilen(!) yabancı sermaye, Atatürk cumhuriyetinin stratejik ağır sanayi yatırımları başta olmak üzere, iletişim, para piyasaları ( ve de iç borç sistemi!...) ve yer altı ve de yer üstü zenginliklerinin dışarıya taşınacağı limanları da (!) yasal ve kısmen de demokratik yollardan(!) ele geçirmeye devam ediyor...
Bu milletin yüz milyarlarca dolarlık aktifinin denetimi artık tamamen elimizden çıkıyor!... Örneğin; tekstil sektörü de siyasi erk tarafından acze düşürülmekte; yerli pamuk üretimi baltalanmakta, yüksek enerji fiyatlarıyla rekabet edilebilirliği belki de kasten zayıflatılmaktadır!... Tekstil Girişimcilerimiz yaşamak için, Mısır'da yatırım yapıyor; neyse ki orası da, bizim eski toprağımız!...
Sanayinin yanısıra, tarım ve hizmet sektörü de dahil olmak üzere; sanki Türk reel sektörü de yabancılaştırılıp, uluslararası güçlerin boyunduruğuna sokulmak istenmektedir!...
Yani görünen o ki; finans sektörünü içerden ve doğrudan ele geçiren yabancı sermaye, içerdeki üretim süreçlerinde dilediği gibi oynama şans ve hakkını da ele geçirmiş oluyor!... Ve para piyasaları ve iç borç sistemi bu yabancı bankalar marifetiyle ve tümüyle zaman içinde dünyayı yöneten finans-oligarşinin doğrudan denetimine geçecektir!... Örneğin; Oyak Bank'ı satmak, orta vadede, asıl sahiplerine dolaylı da olsa önemli bir bedel ödettirecektir!...
İşte asıl kırım, tasfiye ve kıyım budur ve kafasını henüz tümüyle kumdan çıkaramamış muhtelif ticaret erbabımız, idraklerine giydirilmiş, sözümona ''özelleştirme gömleğinin''(!) niteliğinin henüz tümüyle ayrımına varamamıştır... Ve bu yüzden Ankara'daki ''yalancı pehlivan tefrikalarını'' alkışlamak dışında, pek de bir şey anlamasalar da , günlük olarak (!), basiretleri bağlanmış bir şekilde telaş ve heyecanla izlemeye devam etmektedirler!... Ve bu konuda çok değerli medyamızında, ''derin katkılarını'' göz ardı etmemekte sayısız yararlar vardır!...
Kanımızca bu son on yıl içindeki gelişmeler, Türkiye'nin , Osmanlı imparatorluğundaki, Düyun-u Umumiye' nin XXI.yüzyıldaki yeni versiyonuyla karşılaşmış olduğunu göstermektedir!... Ve zaten cumhuriyetin ilk onbeş yıllık kuruluş süreci dışında, o ekonomik ve siyasi cendereden hiçbir zaman hayal edidiği gibi çıkartılmamış olan Türkiye'nin ve erklerinin tüm saffetleriyle (!) batıdan aymazca hayal ederek kurgulamaya çalıştıkları ekonomik beklentilerin de çıkmaz bir yol olduğu zamanla anlaşılacaktır...
Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı; UNCTAD'ın yakın yıllardaki verilerine göre, her şeye rağmen Türkiye'ye yapılan yatırım bir, ise; Brezilya'ya iki, Bulgaristan'a üç, Romanya'ya dört, Hindistana oniki ve sosyalist Çin'e onyedi dir!...
Bu durum Türkiye'de yatırımdan öte, sadece önem verilen sektörlerdeki mülkiyetin, batının istediği gibi el değiştirip sahip olması ötesinde, acaba başka bir anlam kazanmakta mıdır?...
Ha, bir de, bu özelleştirmeden gelen paralar nereye gitmektedir sorusuna verilecek cevap da; ''yüz ellibeş yıllık bir gelenekle borçlanıp, hem yağma hem de çarçur edilen, tarihsel geleneğe uygun ve 1950'li yıllarda başlayan ve günümüze kümülatif olarak sarkan borçların ödenmesinde kullanıldı, olacaktır!...
Ve gene, geleneğe uygun bir şekilde; müteahhitlik faaliyetleriyle kısmen çarçur edildi ve bu arada yeni zamanlara, olası ''Yakın Doğu Federasyonu''na ''uygun kıyafette(!) ''yeni bir burjuvazi'' yaratılmasında , dolaylı olarak değerlendirildi'', olacaktır!...
25.haziran.2009 / Tarabya,