​ Yıldızlara merdiven dayamak / Ben Bildiriyorum / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Aralık '07

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
 

Yıldızlara merdiven dayamak

Yıldızlara merdiven dayamak
 

MB yazarlığına başladığım günden beri yıldızlara bir adım daha yaklaşmış hissediyorum kendimi. O çok uzak gözüken yıldızlara merdivenimi dayadığım günden beri hiç bitmedi soracaklarım da yazacaklarım da.

Küçük bir kızken penceremden bana uyku perilerini yollayan yıldızlarım, babaannemin önüme uçsuz bucaksız bir hayaller alemi açan masallarıyla daha da bir anlam kazanmıştı. Tek masal yetmez olmuştu zamanla, iki masal, üç masal derken babaannem uyur, dördüncü masalı ben ona anlatırdım.

Ve yıldızlarım… Bir gece Rapunzel’in sevgili prensine saçlarını merdiven yaparak ulaşması gibi, saman yolundan bir merdivenle ulaştım onlara. Yıldızlarımın tek bir şartı vardı hayaller alemine girebilmem için. Hayal gücümü ve masumiyetimi asla kaybetmemeliydim. Yetişkinler dünyasının hayatın gerçekleri diye adlandırdığı zihinsel bariyerleri taşımaya başladığım anda bu sihir sona erecekti.

Sophie’nin dünyasındaki tavşanın tüylerinin en ucunda yaşadım yıllarca. Ve maalesef beklenen son geldi. Türkiye’de çocuk olmaya sadece birkaç yıl izin vardı.

Sonrasında yıldızlarınız ucu ataçlı defter yapraklarında kalıyor, pek de şık olmayan şıklarla boğuşarak tavşanın tüylerinin dibine itiliveriyordunuz. Çocuksu masumiyetin en önemli iki temasını unutuyordunuz. Şaşırmayı ve merak etmeyi…

Aradan yıllar geçti. Yıldızların arasındayken ayrı düştüm onlardan. Şimdiyse tüm mücadelem onlarla yeniden buluşabilmek ve samanyolundan merdivenime her an bir basamak daha ekleyebilmek adına. Bu yüzden de kuş tüyü bir rahatlıkta boş beynimle yaşamaya dikenlerin üstündeki tahtı tercih ediyorum.

Sevmiyorum zor olmayan bir hayatı da, cevapsız kalmayan soruları da. Hayat zorlamalı beni, ''açık deniz bu belli olmaz'' tınısında bir şarkı söyler gibi boğuşmalıyım fırtınalarla. İçimdeki o çılgın canavar hep fısıldamalı içimi yakan gerçekleri. Bir yandan da o ukala canavar çok sevdiğim alçakgönüllülüğüyle korumalı iç dengemi.

Çılgın canavarım hep itekler beni, her şeyin en iyisini ister. Nazlı hep en iyi olmalıdır, yaptığı her işte! Liderliği kimseye kaptırmamalıdır. Bugüne dek olduğu ve bundan sonra da olacağı gibi hep bulutlarla yarenlik etmelidir. En iyi gazeteci o olmalı, en iyi mütercim tercüman, en iyi yazar, en çok okuyan, en çok yazan, en çok gezen, en çok bilen… Bir de gerçek Nazlı vardır ki o yorulur. Bu içindeki bitmek tükenmek bilmez çekişme yıpratır onu ve kabuğuna çekilir böyle zamanlarda. Her şeye birden yetişmeye çalışırken bir de bakmıştır ki dünya tutmuş, onu hep unutmuş. O kırılgan kabuktan ukala canavar çıkarır onu. Bugüne dek başardıklarını hatırlatır, eşsiz azmini, bir farkındalık yatamadan bu dünyadan göçüp gitmeyi hayal bile edemeyen zihniyetini ve çiçek dürbününü. Öyle bir dürbündür ki bu, gözünüzü koyduğunuz anda size yalnızca arka bahçemdeki çeşit çeşit çiçekleri göstermekle kalmaz, renklerin dünyasına da çeker sizi. Orada mutluluk hiç tükenmez. Bir çiçek solup giderken yenisi açar. Ukala canavarımla hayata dönerken tupturuncu bir çiçek daha açar arka bahçemde.

İşte Nazlı böyledir arka bahçesinde. Zaman zaman melankolik, çok zamansa hiperaktif... Alçakgönüllü(!) tavırlarıyla hayata daha çok bağlanan, kendini çok seven, boşuna geçirdiği her dakika için üzülebilen, her zaman bir meşguliyeti olan, hayatın tam ortasında tüm kartları açık oynayan, yaralanmaktan korkmayan, günahlarını sevaplarından da çok sevebilen, ''Mutluluk sadece mutlu eder, acılar ise öğretir'' diyen biri…

Fark ediyorum ki tavşanın tüyleri üzerine düşünürken çok derin sularda yüzüyorum ve kendimi afili bir yalnızlığa hapsediyorum. Seviyorum tek sayıları, hep yek hep tek oldukları için. Oysa ki ben bir çift sayıyım, ikiye bölünemeyen, kare kökü alınamayan. Gözlerimin içi gülüyor, içimdeki müzik hiç susmuyor. ''müzik bensiz kalacak/ama devam edecek/susmasın zaten asla/vasiyetim bu değil…''

Kendi kendime hayat felsefeleri yaratıyorum, ana fikri mantık, baba fikri ise saçmalık olan. Hayat 10’a kadar sayabilmek değildir diyorum. Herkes bekler, 10’a kadar sayar ve gözlerini açar. Oysa ki 11 dediğimiz anda ne kare kökler kalır ne de herhangi bir sınır. 11 aşkın da başladığı yerdir. 10’a kadar sayacağım, gideceksin deriz. Gidemeyen kişi 10 ile 11 arasında bir yerlerde yüzer, 11’de ise aşk başlar.

Tam şu sıralarda parlak bal rengi gözleri sevinçten ve hayretten kocaman açılmış küçük bir kız var gözümün önünde. Bir odunluğun ücra köşesindeki yeni doğmuş kedi yavrularına bakıyor. Ne çiçek dürbünüm, ne sığ ve derin sularım ne de postmodern hayat felsefelerim aklımda şimdi…

Ben hayatı en çok o kocaman bal rengi gözlerle yaşamayı özlüyorum…

 
Toplam blog
: 11
: 1148
Kayıt tarihi
: 05.03.07
 
 

Kırklarelili'yim. Uludağ Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği 2.sınıf öğrencisiyim. ''Sence yazar..