Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Temmuz '08

 
Kategori
Mizah
 

Yoldaş Anna Petroseva'nın muhteşem poposu II.Bölüm

Yoldaş Anna Petroseva'nın muhteşem poposu  II.Bölüm
 

J.A


II. Bölüm.

İtiraf etmeliyim ki, ben fasulyeden bir muharririm. Erotik edebiyat konusunda , üstat Ahmet Altan kadar istidatlı değilim. Hem de hiç değilim. Ama zalim kader; bazen insana, istemediği şeyleri de yazmaya mecbur ediyor. Daha evvel, güzel bir kadının yuvarlak hatlarından yola çıkarak sayfalar dolusu yazı yazacağım, bin sene düşünsem aklıma gelmezdi. Herhalde Ahmet Hakan Coşkun’un da gelmez. Galiba, kötü kader diye bi’şi var. Ya da, zaman gerçekten de kötü.

Söz, tam da Ahmetlerden açılmışken; yazımın bu bölümüne Ahmet Mithat Efendi’den arakladığım, eski ama nahif bir üslupla devam etmek istiyorum.

9 Temmuz 2008 sabahı, Beyoğlu’nda mukim turistik Anatolia Pavyon’un müdüriyet faksına yanlışlıkla düşen ecnebi lisanla yazılmış bir mesaj, tercüme maksadıyla Kapalıçarşılı hanutçu Fehmi’ye elden gönderilmiş. Fehmi, Beyazıt’taki eski Küllük’ün arkasında bulunan Yeşilyayla büfesinde lahmacun yerken, kağıtları orada unutup gitmiş. Büfe çalışanı Rizeli Şamil Kelebek adlı zerzevat, kağıtlar ziyan olmasın diye düşünerek, onları salçalı suda haşlama sosis tezgahının önüne bırakmış. Daha sonra da sosis isteyen bir vatandaşın salçalı sosisini o kağıtlara sarıp vermiş. Vatandaş, salçalı sosisi afiyetle yedikten sonra kağıt israfından kaçınarak, çöp kutusu yerine Zeytinburnu-Kabataş tramvayının en ön koltuğunda bırakıp gitmiş. Yani, bütün serencam; Türk örf, adet ve geleneklerine uygun bir şekilde cereyan etmiş.

Aynı gün saat 18, 45 sularında, Topkapı’dan Eminönü istikametine seyreden devlet tramvayı fazla kalabalık değildi. Keten pantolon ve gömleğim şimdiden kırışmasın diye sahanlıkta ayakta durmuş, Ada’da ki yemekte rakı mı yoksa şarap mı içsem diye dalgın dalgın düşünüyordum. Bir ara, vagonun ön kısmında hareketlenme oldu. Sıra dışı bir uğultu duyuldu. Önde oturan yolcular, sahanlığa doğru yürüyen bir kadının arkasından gülüşerek homurdanıyordu. Gayri ihtiyari kafamı kaldırıp baktım. Bir an nefesim durdu. “ Bu ne lan” dediğimi anımsıyorum. Şaşkınlığım birkaç saniye sürdü. Bana doğru gelen, kızıla çalan kısa sarı saçlarının perçemi alnına düşmüş, laciverdi deniz mavisi gözlerinde belli belirsiz saklı bir hüzün, 1, 75 boylarında, Washington fahişelerini kıskandıracak kadar güzel ve alımlı, 30-35 yaşlarında bir kadındı. Pembe renkli kısacık eteğini daha sonra fark ettim.

İşte tam o sırada; zıpır bir oğlanın cep telefonu çaldı. “ Azıcık alttan azıcık üstten. Hoppidi hoppidi hoplatalım kız” polifonik melodisinin sözleri; vagonda sanki bir kıvılcım etkisi yaratarak ortalığı alevlendirdi. İlk kurşunu, Çorum şivesiyle konuşan bir delikanlı sıktı.

“Tehnolojiye bah lan. Karı, fahsı neresiyle çekiyür.”

Hemen arkasından, ufak tefek seyrek çember sakallı bir adam, Karadeniz şivesiyle söz girdi. “Uyyy! Çitap cibi kari, çevur çevur oki”

Cevap, yanındaki arkadaşından geldi. “Akşam karidan yersin boki”. Herkes gülmeye başladı. Ama Laz biraderler bir türlü susmuyordu. “Ula Cemal, tsunami midur bu?”

Öteki Laz; “ Yok uşşağum, görmeye misun? Rsunamidir bu”

Bıçkın bir delikanlı: “Numarayı alalım da bir iki faks da biz çekelim” Yüzünü göremediğim yeni yetme bir velet: “Heveslenme abi. Bu makine boş kalmaz. Hep meşgule düşersin”

Çat pat İngilizce bilen biri: “Yuh ulan! Resmen faks me yazıyor”

En sonunda, tüm bu olup biten sululuklara sinirlen yaşlı bir hanım teyze yüksek sesle bağırarak tepkisini koydu: “Tövbe tövbe. Ayıp ayol ! Bu kadar da utanmazlık olmaz ki!

Yaşlı kadının bağırması, yükselen sesleri bıçak gibi kesti.

Zavallı genç kadın, atılan laflardan ve TARAF’ına yapışmış salçalı fakstan habersiz şaşkın şaşkın yürüyerek sahanlığa indi. Tam benim önümde durdu. İşte o sırada, arkasına yapışmış mesajı ben de gördüm. Yüce Türk turizmi adına, en edepli ve en kibar ses tonumla: “ madam, şeyinize faks yapışmış, alabilir miyim? “ Dedim. Herkes susmuştu. Vagonda derin bir sessizlik oldu. Kadın şaşkın şaşkın yüzüme bakarak “My name is Anna Petroseva” dedi. Gerçekten de Rus’muş. Teşekkür ettim. Nezaket icabı, ben de ona adımı söyledim. Sakın şimdi; o Rus, bu mu? Diye sormayın. Hayır! Kesinlikle, O Rus, bu değildi. Bir kere daha, tane tane ve elimle işaret ederek; “your, backside, faks” falan dediğimi hatırlıyorum. Bu sefer de O, cilveli bir ses tonuyla; “Nyet müsyö. At the tramway no fax” dedi. Doğrusu, böylesine muzır bir cevabı hiç beklemiyordum. Belki de her kötü kalpli Türk erkeği gibi söylenileni yanlış anladım. Yine de utandım. Kıpkırmızı oldum. Gülüşmeler ve homurdanmalar tekrar başladı. Bu sefer güldükleri salak, bizzat bendim.

Sonra kadın terbiyeli, mahcup ve utangaç tavrıma üzülmüş olacak ki; hafifçe tebessüm ederek gözlerimin içine baktı. “Ne isterseniz yapın” edasıyla usulca arkasını döndü. Sonra , başını hafifçe bana çevirerek “hadi” dercesine tekrar gülümsedi. Vagon, tekrardan derin bir sessizliğe bürünmüştü. Madam Anna Petroseva’nın muhteşem ve salçalı tarafı işte tam karşımdaydı. Kalbim yerinden çıkacakmışçasına küt küt atıyordu. Heyecandan kan ter içinde kalmıştım. Sanki, ilk defa milli olacak ergen bir oğlan çocuğu gibi titrek ve yaşlı ellerimi Anna’ya uzattım. “Davay” dedim. Bana biraz daha yaklaştı. Tenine temas etmeden, çok dikkatli bir şekilde tarafına yapışmış faks kağıtlarını aldım. Güneş batmak üzereydi. Akşamdı. Tekrar yüzünü bana doğru döndü. Elimdeki salçalı kağıtları görünce O da utandı ve kızardı. Kısık bir sesle “sipasiba” dedi yalnızca. Ben de “Nema Problema” dedim. Lacivert gözlerini benden kaçırarak zoraki bir ifadeyle gülümsedi. İş tam o anda, lanet tramvay anonsu duyuldu “Sultanahmet!”

Açılan kapıdan sessizce perona indi. Gözlerimin önüne, kırık kalpli Anna Karannina’ının tren garındaki son sahnesi geldi bir an. Hayır dedim. Sıcak temmuz rüzgarının dağıttığı kızıl sarı saçları, İstanbul’un akşam güneşi altına altın gibi parlıyordu. Gözlerinden süzülen masum mavilik, kim bilir hangi hoyrat hatıraların derin izlerini taşıyor diye düşündüm. Daha sonra kalabalığa karışıp kayboldu. Kısacık pembe eteğinin arkasına bulaşmış kırmızı salça lekesi, kadınsı ve ritmik kalça hareketleriyle birleşince; adeta, eski Sovyetler Birliği’nin orak çekiçli kızıl bayrağı gibi dalgalanıyordu . Eski komünistliğim depreşti, Gençlik günlerim geldi aklıma. Hüzünlendim. İçimden; “ Hoşça kal, yoldaş Anna Petroseva “ diyebildim yalnızca.

Keşke zaman, o mavi bakışlarda donsaydı. Güneş, hep parıldasaydı sarı saçlarında. Rüzgar dinseydi. Pembe dudaklarını çatlatmasaydı hiç. Keşke hiçbir yere gitmeseydi.

(Devam edecek)

 
Toplam blog
: 47
: 3759
Kayıt tarihi
: 17.02.08
 
 

İstanbul'da doğdum. Şişli Lisesi'ni ve MÜ Siyasal Bilimler Fakültesi'ni bitirdim. Daha sonra, İ.Ü..