​ Yunan (Dodekan) adaları gezi notları / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ekim '07

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Yunan (Dodekan) adaları gezi notları

Yunan (Dodekan) adaları gezi notları
 

29.05.2005 (DATÇA – SİMİ )

İstanbul’dan Afyon’a, sonra , Datça’ya süren gece yolculuklarının verdiği uykusuzluk içerisinde, Datça sahilinde Akın-A’yı bekliyoruz. Akın-A ; benim ilk gençlik yıllarımdan beri, yanıp tutuştuğum Ege Adalarına yapacağımız 15 günlük deniz yolculuğunu gerçekleştireceğimiz 20.5 m. b oyunda, 4 kabinli, ketch tipi teknenin adı. Adını, sahibi olan Arya Yat Acentasının, ortaklarından yaratıcı, girişimci Akın Alpar’dan alıyor. 1987 yılında bir trafik kazasında , denizlerden ayrılan arkadaşlarının anısına Akın-A ismini veriyorlar. Saat 17.00. Akın-A limana girip yanaşıyor. Her ne kadar fotoğraflarından tanıyor olsam da, kuğu gibi hatlarını görünce heyecanlanıyorum. Kaptan, aşçı ve denizciden oluşan üç personele karşı, bizler iki aile, dört kişiyiz.

Hava puslu. Datça en güzel döneminde. Tekne ve insan trafiğinde henüz yoğunluk başlamamış. Limanda sessizlik hüküm sürüyor. Bir yandan, gençliğimden beri arzuladığım adalara gidecek olmanın dayanılmaz telaşı, diğer yandan Datça limanını saran sükünet gel-gitleri içerisindeyim.

Kaptanımız Mehmet Kaptan, ”geceyi nerede geçirelim ?” diye sorunca, “Simi” diye patlıyorum. Aslında Simi adası gezi programımızda yoktu.Arya’nın sahiplerinden, düşüncesi ve insanlara pozitif duruşuyla hiç de patrona benzemeyen Nihat Gençosman, çıkış Datça’dan olacağı için Simi adasını da ilave ettiklerini telefonla müjdelemişti bana. Sanırım on yıl kadar önce, Hisarönü’nde kaldığımız kamptan, sabahın erken saatinde Zodiac botumuzla Bozburun’a giderken motorumuzun arızalanması neticesi deniz ortasında kalınca, eşime “inşallah, bu sefer Simi’ye gidiyoruz” diye takılmıştım. Zira, o yıllarda Yunanistan vizesi için yaptığım müracaatların tümü reddedilmişti. Anlaşılan Yunan adaları beni kabul etmek için, gençlik yıllarımdan sıyrılıp, yaşlanmamı beklemişlerdi!

Sakin bir denizle üç saat sonra Simi ve Nimos adası boğazından geçerek, gün batımında Gialos limanına girdik. Küçük sempatik koya girerken , tekneyi yemek kokuları sarıyor. Seyir esnasında aşçımız Nihat, yemekleri hazırlamış. Mehmet Kaptan translog işlemleri için iniyor. Havuzlukta kurulan masada, Gialos’un ışıklarını seyrederek ilk yemeğimizi alıyoruz. Yemek sonrası, Gialos’un ışıl ışıl kordonunda kısa bir tur atıyoruz. Ada genelde sakin, sanırım, 40-50 civarında turist var. Simi zaten 2500 nüfuslu küçük bir ada. Bir şarküteriden Giokarinis isimli Samos yapımı uzo alıyorum. Gece, otobüs yolculuğundan yorgun vücutlarımızı, Akın-A’ya vuran soluganların temposuna teslim edip , yatıyoruz.

30.05.2005 ( SİMİ- RODOS )

Bir gün öncesinin uykusuzluk ve hırpalanmışlığını, az bir uykuyla atmış olacağım ki, sabah 05.00’de uyanıyorum. Herkes uykuda. Vazgeçilmez teçhizatlarım olan bel çantası ve fotoğraf makinesini alıp, pasarellanın üzerinden bir uzun atlama yaparak , adaya ayak basıyorum. Sahilden, yukarı kasabaya çıkan yokuşa giriyorum. Khorio’ya çıkan 375 basamaklı bir yokuş bu.Pastel renkleriyle Simi’nin evleri sabahın yumuşak ışığında çok güzeldi.Simi müzesi, derken Deniz müzesine kadar çıkıyorum. Daracık sokaklarında, cezb edici renklerinde ilerleyip Novlio tepesindeki Paleokastro’ya yöneliyorum. Dar yol, asma kilitli bir demir kapının önünde bitiyor. Güneş henüz ısıtmaya başlamadığı halde, ter içindeyim.Aşağı Gialos koyuna bakınca, belki de, adanın en panoramik noktasında olduğumu hissediyorum. Deniz ve üzerindekiler, Akın-A ve bizimkiler, neredeyse tüm ada uykuda. Simi’nin en güzel fotoğraflarını çekiyorum buradan. Khorio’nun dar merdivenlerinden aşağı inerken, ortalık kısmen hareketleniyor. Ellerinde bastonları ile, merdivenleri tırmanırken bellerini tutarak dinlenen yaşlı kadınlar, sessizce “kalimera”diyorlar. Güleryüzle karşılık veriyorum. İniş her zamanki gibi daha rahat oluyor. Sahil boyunca yürüyüp teknenin önünden geçiyorum.Anlaşılan uyku faslı devam ediyor. Bu kez de, adanın Nos plajına yöneliyorum. 1884 yılında yapılmış saat kulesinin önünden , çakıllı Nos plajında sezlongların yanında yoga yapan 8-10 kişilik bir kadın grubunun yanından geçip, sola dönen yolda, ada mezarlığının arkasındaki tepeye tırmanıyorum.Bir kilisenin bahçesinden geçerek, Gialos koyuna hakim, zakkumlarla dolu bir noktadan , güzel fotoğraflar alıyorum. Güneş yükseliyor, giderek, sabah ışıklarının büyüsü bozuluyor. Tekneye dönüyorum.

Kahvaltıdan sonra, Kaptanımız bizi kırmayıp programda olmadığı halde, Rodos’a götürmeyi kabul ediyor. Pedi Koyu ve Nanos Koyu önünden geçerek, Simi’nin güney batısındaki Panormitis Koyuna giriyoruz. “ Moni Taksiarkhi Mikhail Panormiti” adındaki, Yunan denizcilerinin hac ve adak yeri olan kilisenin önlerinde demirliyor, tekneyi rüzgarın emrine bırakıyoruz. Saat 10.30’da ayrıldığımız Simi’den , hayli sertleyen bir deniz ile saat 14.30’da Rodos adası önlerine geliyoruz.Yol boyunca, güneybatıdan gelen rüzgar, Rodos önlerinde de devam ediyor, ta ki, ”Elli” kumsallarını dönüp, Mandraki limanının önüne geldiğimizde deniz kalıyor. Tekneden çok, teknolojik şhow-room edasıyla salınan, devasa metal yığınlarının arasına , kıçtan kara bağlanıyoruz.

Öğle yemeğinden sonra, ”Eski Rodos” şehrine giriyoruz. İlk bakışta, turistik kaygıların, eski dokuyu ezip hırpaladığı anlaşılıyor. 2400 yıldır yerleşimin olduğu bu topraklarda kurulan ilk kent, MÖ. 408 yılına tarihleniyor.Böylesine eski yerleşimlerin olduğu Rodos hakkında kronolojik ve arkeolojik bilgileri rehber kitaplardan öğrenebileceğimiz inancıyla; gezi boyunca karşıma çıkanları ve yaşadıklarımı kaydediyorum.Yolların çevresi öylesine mağaza ve cafe ile dolu ki;eski dokuyu fark edebilmek için başlarımızı yukarı kaldırmamız gerekiyor.(Aklıma İstiklal caddesindeki, güzellikler geliyor.)Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos’u fethi anısına yapılan Kanuni Camii, aynı Ayasofya gibi, dökülmüş pembe boyaları ile ilgisizliği(belki de, kısas’a kısas’ı) sergiliyor.Yolun hemen karşısındaki, ”Osmanlı Eserleri Müzesi”nin kapısı, bir daha hiç açılmayacakmışçasına sağlam kilitlenmiş. Kanuni Camii’nin karşısında 1852 yılında yapılan Burg saat kulesinin önünden , eski şehri çevreleyen deniz kapısının hemen solunda, Ortaçağ’dan kalma Plateia İppokratous çeşmesinin kurnalarında, sıcaktan bunalmış kumrular yapışmış su içiyorlardı. “Beyond friend” isimli filmin çekimi yapılıyor bu günlerde buralarda.Yer yer savaş sahneleri, araçları içinden geçiyoruz.Bu çalışma nedeni ile, Rodos’un en görülmeye değer yerlerinden olan , ”büyük üstatlar sarayı”na giriş kapatılmış. Rodos Şövalyeleri’nin , Hospitalier Tarikatının kuruluş amacı Kudüs’te kutsal mezarı korumak ve Hristiyan hacıları ağırlamakmış. İlk Haçlı seferlerinde, askeri teşkilatlanma içerisine giriyorlar, 1291 yılında Kudüs Müslümanların eline geçince Kıbrıs’a sığınıyorlar.Sonraki yıllarda, Rodos Adasını satın alıp, buraya yerleşiyorlar. Şövalyeler sokağını, özellikle kemerli sokakları çok hoş.Yaşlı bir Türk ailenin işlettiği zemini ”khoklakia” mozaik kaplı, hıncahınç eski eşya ve malzemelerle dolu kahvehanede bir adaçayı içiyor, kaleden çıkarak yeni Rodos kentine Mandraki limanına doğru yürüyorum. Antik çağlarda Mandraki limanının girişinde bulunan, dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Rodos Feneri’nin yerinde erkek ve dişi iki geyik heykeli duruyor.Rodos Feneri, güneş tanrısı Helios’un yaklaşık 40 m. boyundaki heykeli üzerinde bulunuyor, ayakları da, şimdi geyik heykellerinin bulunduğu noktalara basıyormuş.Makedonyalı işgalci Demetrius’un saldırılarının püskürtülmesi anısına, 12 yıllık bir çalışma sonucu 9 ton gümüş harcanarak inşa edilmiş. Evangelismos Kilisesi, Mandraki limanının yalınlığına tecavüz edercesine , dalan karmaşık yapısıyla çirkinlik yaratıyor.Yolun karşısında Nea Agora(yeni çarşı)’ya giriyoruz. Balıkçı tezgahlarından yayılan, ağır koku ve meydanında yükselen Mağribi kuleden başka çekici bir yönü olmayan Nea Agora’dan ayrılıp, Rodos Kalesinin Deniz kapısı adı verilen kapısından tekrar, eski şehre giriyoruz, eşimle.Bütün gün süregelen yoğunluk azalmış, kemerli dar sokaklar günün şokunu atlatıp nefes alarak kendilerine gelmeye çalışıyorlar.Dış mahallelerde eski evler arasında oynayan çocukların zaman zaman yükselen tiz seslerinin bozduğu huzurlu saatlerde, Şövalyelerin armalarının işlendiği yüksek kale duvarları boyunco yürüyerek, Yunanistan’ın eski kültür bakanlarından, sinema oyuncusu Melina Mercury’nin adının verildiği küçük bir parka giriyoruz. Küçük bir amfitiyatronun basamaklarında bir kadın köpeği ve küçük çocukları ile oynuyor.Deniz kapısının karşısındaki marinaya demirlemiş olan teknemize dönüyoruz.Aşçımız, çipura hazırlamış, Datça’dan aldığımız Yeni Rakı, Rodos’un 2500 yıllık tarihinden sızan fısıltılar eşliğinde , tefekkür alemine dalıyorum.

31.05.2005 (RODOS)

Sabah o5.15’de uyanıyorum.Rüzgar ve yağmurlu bir hava ile karşılaşıyorum.Mandraki limanına yöneliyorum.Marinanın hemen yanındaki set üzerinden yürüyerek, 15. YY’a tarihlenen Agios Nikolaos kalesi harabeleri ile yan yana dizilmiş üç yel değirmeninin önüne geliyorum.Aşağı marinada boş yer yok.Tekne sahipleri uyanmış, marina boyunca sabah yürüyüşü yapıyorlar.Karşıya geçiyor, Nea Agoranın arkasına, Büyük Üstatlar Sarayının yanına düşen büyük ve bakımlı parka giriyorum.Burada her gece ses ve ışık gösterileriyle Rodos Şövalyelerinin Kanuni Sultan Süleyman tarafından mağlup edilişlerinin hikayesinin anlatıldığını, park girişindeki tiyatro gişesinin afişlerinden okuyorum.Küçük bir sürprizle karşılaşıyorum az ilerde. Üzerinde mükemmel Osmanlı motifleri ile , bembeyaz bir mermer çeşme ile karşılaşıyorum.Beyaz”koklakia” mozaiklerle çevrili, tertemiz .Usulca okşuyor, fotoğraflıyorum. 16. Y.Y mirası D’Amboise kapısından kalenin içindeki eski kente giriyorum.Yağmur nedeniyle henüz kalabalıklaşmamış sokaklarında bir müddet dolaşıyor, ıslandığımı hissettiğim zaman tekneye dönüyorum. Kahvaltı sonrası, Rodos’un en çok ilgi gören yerlerinden Lindos’a gitmek üzere , bilet alarak otobüse biniyoruz.(3.7 Euro).Lindos köyüne araç sokulmuyor. İsteyen katırlara binerek dar sokaklarından yukarı çıkıyor.Zengin denizciler tarafından yaptırılmış “arkhontika” denilen geleneksel evler çok güzel.Gözalıcı taş işçiliğinin bulunduğu duvarlarda, yine taş bezemeli çapa, zincir gibi motifler bulunuyor.Hemen hepsinin sokak girişleri ve avluları, yere dizilerek değişik motifler gösteren renkli taşlardan oluşmuş “koklakia” denilen mozaik türü ile süslenmiş.125 m. yükseklikteki Lindos Akropolisi’ne tırmanışa geçiyoruz. M.Ö4.Y.Y’da yapılan Athena Tapınağı ve Dorik Stoa’nın AB fonları ile gelen 3900 000 Euro ile restore ediliyor.Lindos, Rodos Adasında en yüksek sıcaklıkların kaydedildiği yerleşim.Sıcak bastırdıkça, ter içinde kalıyoruz. İnişte kendimizi “arkontika”lı, ”koklaka”lı sokakların gölgelerinde, geleneksel Grek motiflerinin arasında kaybolmayı seçiyoruz eşimle.Dönüşte, yine Lindos’un hayli dışında yer alan otobüs durağına gelerek, uzamış kuyruğa giriyor ve 45 km.lik Lİndos-Rodos yolunda ilerlerken, özellikle gençlerin eğlence beldesi olan Faliraki’den geçiyoruz.

Otobüsten indikten sonra, Mandraki limanını geçerek, Yunanistan’ın tek hidrobiyoloji enstitüsü olan binanın alt katındaki balık ve muhtelif sualtı canlılarının dev akvaryumlarda sergilendiği binaya giriyorum.Kayda değer bir şeyler olmamasına rağmen, Yunanlıların, ellerindeki her değeri pazarlayabilme kabiliyetlerinin takdir edilmesi gerektiğini, tabii bu arada, Anadolu hazinelerinin sahipsizliğini düşünüyorum.

Bağımsızlıktan önce, İtalyan Vilayet Sarayı olarak kullanılan, şimdiki Hükümet binası önünden, ”Elli” kumsallarını süsleyen rengarenk sezlongların arasından, dev otek ve casino’ların bulunduğu bölgeye geliyorum.Yoğun betonlaşma, heryerde olduğu gibi burada da rahatsız ediyor beni ve geri dönüyorum.

Hükümet binasının hemen yan tarafında Osmanlı mezar taşları dikkatimi çekiyor.Etrafına biraz daha dikkatle bakınca Murat Reis Cami Külliyesi olduğunu anlıyorum.Demir parmaklıkları takip ederek, yazar Lawrence Durrel’in 1945-1947 yılları arasında oturduğu Villa Kleoboulos’un köşesindeki büyük demir kapının önüne geliyorum.İtince gıcırdıyarak açılıyor ve kendimi hayli büyük, o oranda da bakımsız bir arazinin içinde buluyorum. Ortalardaki iki türbe de perişan halde.İçindeki lahitler parçalanmış, dağılmış, beyaz mermer sütunlar üzerindeki kubbesi ile zamanında güzel bir yapı olduğu anlaşılan çeşmenin kubbesi, alt platformu dağılmış, 8-10 demir borularla askıya alınıp, iyice dağılmaması önlenmiş güya. İlerde mezar taşlarının bulunduğu alana yürüyorum.Rodos’un fethindeki savaşçılara ait olmalı diye düşünüyorum.Mermer den küre şeklinde çok zarif minaresi ile hemen seçilebilen, Murat Reis Cami’nin önündeyim.Kapısı kapalı. Yandaki bahçeden sesler geliyor. O tarafa doğru ilerliyorum.Yaşlı bir adam, rengarenk çiçekler, sardunyalarla dolu bir bahçede, yere oturmuş, önündeki balık ağlarını onarırken, sandalyede oturan kişilerle sohbet ediyor.”kalispera” diyerek sokuluyorum. Nereli olduğumu soruyorlar, Türk’üm deyince yaşlı adam oturduğu ağların üzerinden fırlayıp bana sarılıyor. Şaban Karkınoğlu, Rodos elektrik işletmesinden emekli olmuş, balıkçıların ağlarını onararak ek gelir elde ediyormuş.Murat Reis Camii ve külliyesinin gönüllü bakımını yapıyormuş.800 yıllık olduğunu söylediği yaşlı çınar ağacının dibindeki tek göz odasını gösteriyor ve 45 senedir burada oturduğunu söylüyor. Gerçekten de Şaban Karkınoğlu, buralara çiçek gibi bakıyor.Murat Reis türbesinin anahtarını veriyor.Kapıyı açıp giriyorum.Her yer tertemiz , pırıl pırıl. Rodos’ta 3500 Türk yaşadığını söylüyor. Çaylarımızı içerken, Türkiye hakkında canlı bilgiler alabilmek için, soru üstüne soru soruyor.Hava kararmak üzere, müsaade istiyorum, bırakmıyor.Neden sonra, eski iki dost gibi sarılıp ayrılıyoruz.Külliyenin Plateia Elefterias caddesine açılan, mozaikli dar koridorundan geçerek, tablo gibi bir kapıdan çıkıp, tekneye doğru yürüyorum alaca karanlıkta.

01.06.2005 (RODOS-TİLOS)

Sabah 06.00’da Rodos’tan ayrılıyoruz.Batıya yöneliyoruz.Rotamız Tilos Adası. Öğle yemeği için Tilos adasının korunaklı koylarından birinde demirliyoruz.Rüzgara ve henüz ısınmamış denize rağmen dayanamayıp, snorkel vfe fotoğraf makinemi alıp , dalgalara bırakıyorum kendimi.Nisiros, Poros, Milos ve Santorini adaları eksenindeki volkanik hat ürkütücü kıvrımları ile suyun altında uzanıyor.Kamçılı, küçük deniz analarından başka bir canlı göremiyorum. Tilos adasının yerleşim yerinin adı Livadia.Denizden yaklaşırken ilk göze çarpan Agios Nikolaos kilisesi.Gümrük binası da hemen yanında. Küçücük bir iskelesine sancaktan bağlanınca, akşama doğru gelen tekneler de, bize bağlanmak zorunda kalıyor.Livadia’nın önündeki çakıllı plajda yürüyoruz.Huzurlu, sakin, inşaat yağmasına yenik düşmemiş, tabiata saygıyı ön plana koymuş bir ada Tilos.Plajın çakıllarında bir müddet oturup, sonra ilk gözlemlerim için Livadia sırtlarına tırmanmaya başlıyorum. Ortalık kekik ve adaçayı kokuyor. Yukarıdan, Akdeniz mimarisine özgü çizgiler taşıyan binaların bahçelerindeki kemerlerden, arka planda, aşağıdaki lacivert denizin görüntüsü çok güzel.Yoğun adaçayı kokularının geldiği tepeye tırmanıyorum, Biraz sonra bel çantamı adaçayı ile dolduruyorum. Gün batarken sahile iniyor, bu kez eşimle Livadia kordonunda yürüyoruz. Sahillerdeki küçük restoranlar, kafeler gündüz miskinliğini üzerlerinden atmjşlar, deniz kıyısında masa servisleri açılmış, küçük sevimli mumlar yakılmış, sirtakiler çalıyor.İlerlediğimizde, erken dönem bazilikası Agios Pantelemion Kaipolykarpos’un önünde küçük çan kulesi bulunan bahçesinde biraz oturup, soluklanıyoruz.Giderek aççı Nihat’ın hazırladığı yemeklerin tiryakisi oluyoruz.Az önce, restoranların önünden geçerken, akşam yemeğini buralarda yemeği düşünmüştük, fakat, Akın-A ‘daki yemeklerin lezzeti, dışarıda yemek isteğimizi erteletmişti bize. Topladığım adaçaylarını gölgede kurumaları için, kamaraya serince, sadece bizim kamara değil, bütün tekne adaçayı kokusuna boğuldu.

02.06.2005 (TİLOS-NİSİROS)

Sabah erken uyanıyorum.Huyumdur, gezilerde fazla uykuyu geziden çalınmış zamanlar olarak görürüm. Eşimle, kendi ellerimizle adaçayı toplamak üzere, Livadia’nın çiğ düşmüş tepelerine çıkıyoruz.Kırlangıç fırtınasının yarın başlayacağını söylüyor kaptanımız.Gerçi, dünden beri hayli sert rüzgarlar var.Nisiros rotasında, kafadan aldığımız dalgalar fazla yormuyor.Saat 13.00’e doğru Nisiros adasının Mandraki limanına girip bağlanıyoruz.Hemen karşımızdaki ofisten araba kiralamayı düşünürken, adam kapıyı kapatıp siestaya başlıyor.Elimdeki rehber kitaba göre, Nisiros, başta halen faal olan volkan olmak üzere pek çok gezilecek yerlere sahip. İskele civarında eski otobüsle görüyorum, muhtemelen volkana yolcu taşıyorlar.Tekneden inip, o tarafa ilerliyorum.Otobüsün içinden biri seslenip, volkana götürebileceğini söylüyor. Ben kiralık araba istediğimi söylüyorum.

Nikolitidis sıcak kanlı bir Egeli.Ayak üstü epey sohbet ediyoruz.Yanımızdaki binaya götürüp, yepyeni bir Fiat Panda’nın anahtarını veriyor.20 Euro’ya anlaşıyoruz.Al götür, akşama arabanın anahtarını, paspasın altına bırakırsın diyerek ayrılıyor yanımdan.Elimdeki Nisiros haritasına göre tek bir benzinci var adada.Benzin ikmali yapmak istiyoruz.Siesta nedeniyle saat 16.00’ya kadar kapalı olduğunu yazıyor.Ortalıkta kimseler yok.Depodaki benzinle yakın yerleri gezmeye karar veriyoruz.Mandraki’nin yukarısında Palaiokastro’ya çıkıyoruz.Siesta nedeniyle yine ortalıkta kimseler yok.Burası arkeolojik kazıların yapıldığı bir alan. Kazı aletleri gelişigüzel bırakılmış, arkeolojik objeler, naylon örtülerin üzerine dizilmiş, öylece duruyorlar.Nisiros’ta kötülük, hırsızlık bilinmiyor sanki.Buradan, 4 km. yukarıda bir manastıra gidiyor, devasa ve münzevi çınarın serinliğinde siesta saatinin bitip, benzincinin açılmasını bekliyoruz.Benzin ikmali yaptıktan sonra Stefanos kraterine doğru yola çıkıyoruz.Kraterin genşliği 300 m. derinliği 25 m.Sıkışmış sıcak su ve buharın patlaması ile oluşan kraterin tabanına inen patikalardan birini izleyerek, rüzgardan korunaklı tabanda sıcaktan kanter içinde kalıyorum.Zemin sıcaklığı lastik tabanlı ayakkabıları rahatlıkla eritebilir.98 santigratta fışkıran su, sapsarı kükürt kristalleri arasında dolaşıyorum.Değişik ve ürkütücü bir duygu kraterin içinde dolaşmak.Başka bir patikadan, yukarıdaki kafenin bahçesine çıkıyor ve bir ağaç gölgesine sığınıyorum.Elimdeki haritaya bakıp, adanın en güney ucu olan Avlaki’ye hareket ediyoruz.Daracık asfalt yollarda kimseler yok. Dik yokuşlar, inişler birbirini izliyor.Yüksek eğimli arazilerde heyelanı önlemek ve tarıma müsait hale getirmek için yapılmış , bitmez tükenmez sekilerin çok eski olduğunu fark ediyorum. Yol kenarında tek tük çiftlik evlerinden geçerken, tezek kokuları geliyor burnumuza. Pırıl pırıl asfalt yolun Avlaki’de bir sahil köyünde son bulacağını düşünürken, aniden bir küçük manastırın önünde bitivermesi şaşırttı bizi.Küçük bir tabela, plaja götüren daracık patikayı gösteriyordu.Bu sürpriz, katettiğimiz bunca yokuşa rağmen hoşumuza gitti.

Geri dönüp, krater çeperinde bulunan Nikea köyüne uğruyoruz.Köyün içine araç girmiyor.Eşimle, Nikea’nın daracık sokaklarına dalıyoruz.Yanyana iki kişinin yürüyemeyeceği kadar dar, karşılıklı balkonları birbirine değen sokaklarında, zaman kavramını yitirip dolaşıyor, fotoğraf çekiyoruz. Köyün kıyısındaki, St. Johannes Theologos manastırının önündeki yarın başından, Stefanos krateri ve çevresi çok güzel görünüyor.Bembeyaz badanalı evler ve sokaklar köyün meydanına çıkarıyor bizi. Sessiz sakin meydanda, bir kafe olduğunu, orada oturan 8-10 kişi bulunduğunu neden sonra fark edebiliyoruz.Kelimenin tam anlamıyla çıt çıkmıyor.Sadece dar sokakların duvarlarında asılı kafeslerdeki kanarya ve iskete kuşlarının nağmelerini duyabiliyoruz.

Yine krater çeperine dizilmiş köylerden Emperio’ya uğruyoruz.Terkedilmiş, kısmen yıkılmış köy bana Fethiye Kayaköy’ü hatırlatıyor.Son zamanlarda yeni yerleşimler başlamış Emporio’ya. Mandraki limanına giderken sağımızda Pali limanını görüyor ve köye giriyoruz. Nisiros’un önemli bir limanı olduğu bağlı tekne sayısından anlaşılabiliyor.Zaten heryeri istila etmiş kafe ve restoranlar da, ağırlıklı olarak teknelere hizmet veriyor anlaşılan. Arabayı teknenin önüne bırakıp, günün son ışıklarını değerlendirmek için, Sağ tarafta Langadi sokaklarına dalıyorum.Sahil boyu dizilmiş tavernalar, kafeler bitiyor.Bembeyaz dar sokakları ve evleri ile başka bir dünya başlıyor.Sanki, gençliğimin kasabasındayım.Evlerin açık kokularından patlıcan kızartma kokuları, cacık kokuları yayılıyor.Kapalı kapıların üzerinde bırakılmış kapı anahtarları, çok ama çok özlediğimiz geçmiş günleri hatırlatıyor bana.Gözlerim doluyor.Açık kapılardan, görebildiğim kadarıyla odaları inceliyorum.Ada kültürü henüz tüketim çılgınlığına yenilmemiş buralarda.Ceviz kaplama mobilyalar, bakır eşyalar, yerlerde kilimler , kaç kuşak öncesi mirasının anılarını saygıyla yaşatmaya devam ediyorlar.Daha fazla gözlem ve fotoğraf için çılgınca koşturuyorum , ne yazık ki, hava kararıyor, rüya bitiyor.Buruk, ama arınmış duygularla tekneye , akşam yemeğine dönüyorum.Yemek sonrası, yine Langadi sokaklarına dalıyoruz eşimle, yaşadıklarıma ortak yapmak için.Ama.karanlıkta büyü bozulmuş.Loş ışıklı odaların kapıları kapanmış, yemek telaşı bitmiş.Sahildeki tavernaların telaşlı müzikleri, yankıları bembeyaz duvarlarında yankılanıyor Langadi’nin.Dönüyoruz, bu anları sanırım ömrümce kolay unutamayacağım.

03.06.2005 ( NİSİROS-KALİMNOS )

Sabah, kamaramızı saran adaçayı kokuları içinde uyanıyorum.Hava soğuk, sabaha karşı lumbozları açmıştım.Kamara buzdolabı gibi.Kahvaltı sonrası yapılan istişarelerden sonra Kalimnos adasına gitmeye karar veriyoruz.4-4.5 knot şiddetindeki rüzgarla 4 saatlik seyirden sonra, Kalimnos’un Pothia limanında, işlek caddenin hemen yanına kıçtan demirleniyoruz. Pothia’da çok yoğun bir araç trafiği var.Şu ana kadar uğradığımız adalardan çok farklı, şehirleşmiş, o ölçüde de, eski dokuları erozyona uğramış bir yerleşim burası. Asfalta paralel kordon boyunda yürüyorum.Pembe kubbeli Vilayet Sarayı, gümüş kubbeli Agios Kristos (kutsal İsa) kadetrali Pothia’da ilk göze çarpan yapılar.Bütün ara sokaklardan, ana artere akan motosikletlerin yarattığı egzost ve gürültü kirliliği, gittikçe bastıran sıcakla birlikte şaşkına çeviriyor beni.Yukarı sırtlara çıkarsam, daha keyifle gezeceğimi hissediyorum.Gerçekten de, çok daha sessiz ve panoramik noktalar bulmakta zorlanmıyorum.Gün batımına kadar, dolaşıp fotoğraf çekiyorum.

04.06.2005 (KALİMNOS)

Bugün Kalimnos’tayız.Kahvaltıdan sonra, 30 Euro’ya bir araç kiralıyorum.Önce, Vathis’e doğru yola çıkıyoruz.Adanın güneydoğusunda yer alan Vathis vadisi, adını St. İrene’den alan, Rina köyü ile denize kavuşuyor.Denizden köyün içerisine doğru dar bir haliç yapan Rina koyu, iki yanındaki falezleri ve denizinin mavisi ile doğal bir liman görevi yapıyor.Koyun bitimindeki çekek yerlerinde, bir keşiş siyah cübbesi, uzun yağlı saçları, elinde iri kehribar tesbihi ile teftişe çıkmış edası ile dolaşıyor.Vadinin içlerine uzanan yola girerek Platanos köyüne geliyoruz.Kısa bir tetkik sonrası, Pothia’ya dönüp, bu kez adanın kuzey ve kuzeybatı kıyılarına uzanmak amacı ile, Corio yoluna giriyoruz.ancak yol, ”Pera Castro”nun eteklerinde, çıkmaz bir sokakta bitiyor.Motosikletli bir genç kız, kaskını çıkarıp, yanımıza geliyor, bir kağıt üzerine detaylı bir yol haritası çizerek veriyor.Haritayı izleyip, sırası ile Hora, Elies, Myrties, Mossori ve Kastel’i geçerekArginontos’a varıyoruz.Myrties ve Mossori’nin gürültülü turizm beldeleri olduğunu okumuştumBu nedenle buralara girmeden Arginontos yolunun üzerinde dik fiyordlarda iple tırmanış yapan gençleri izleyerekSkalia üzerinden Kalimnos’un en güney ucuna, Emporios isimli küçük balıkçı köyüne giriyoruz.Sessiz ve huzur veren bu yeri beğeniyorum.Küçük bir iskeleye uzanan, ağaç gölgelerinin serinliğinde dinlenip, denize giriyoruz.Öğle yemeği için, sahilde sıralanan restoranlardan birine giriyoruz. Sahibi Türk olduğumuzu öğrenince daha bir sıcak davranıyor.Bodrum’da denizcilik yapan arkadaşına vermesi için Mehmet Kaptan’a bir şişe uzo, bizlere de, anı olarak birer karafaki veriyor.39 euro hesap ödeyip ayrılıyoruz.Ben, sağ tepede gördüğüm mavi kubbeli Agios Georgios manastırına doğru tırmanıp, daha sonra serinlemek için kendimizi Emporios sahilinde denize atıyoruz. 3 saate yakın deniz ve güneşle haşır neşir olduktan sonra, dönüşte Hora’dan geçerek Kastro Chrisosscherias kalesine giriyorum.Kale surlarında biraz dolaşıp, aşağıdaki eski yel değirmenlerine doğru iniyorum.Pothia limanı, buradan çok panoramik görünüyor.Pothia limanının simgesi, her yerden görülebilen devasa haç’ın bulunduğu bölgeye, Agios Pantes tepesine çıkıyor, manastırda başlamak üzere olan vaftiz töreni nedeniyle buraya gelen, tertemiz giyinip, süslenmiş adalıları izliyoruz.Son olarak adanın güney batısındaki “Vothinive” ve “Ulychadia” isimli yerleşim bölgelerine uğruyoruz.Temiz, yeni ve uygar yerleşimler buralar.Yapılaşma göz ve ruhunu yormuyor insanın.Tekneye dönerek, bu kez gemici Birol’u alıyorum ve sabah hayran kaldığım Rina Koyuna , falezlerin üzerinden denizi seyretmeye gidiyorum.Ancak güneşin pozisyonu daha iyi fotoğraflar alma umudumu kırıyor.Gün batımı saatlerinde rüzgar hızını daha da artırıyor. Güneş falezlerin arkasında kayboluyor..Aşağıda denizin şırıltısından, ara sıra uzaklardan gelen kuzu melemelerinden başka bir şey duyulmuyor.Pothia’ya dönüp aracı teslim etmek istiyorum.Ofis kapalı.Aracı bırakacak yer yok.Her taraf park edilmiş araçlarla dolu.Çaresiz, yol ortasına rastgele bırakıp az ilerde, küçük öğrencilerin folklor gösterilerini izliyorum.Müzik ve kıyafetler öylesine bildik ki, coğrafyanın kültürler üzerindeki etkisi en belirleyici etken herhalde.Gösteriler alkışlar arasında bitiyor, ben arabayı teslim ediyor ve Akın-A’ya dönüyorum.

Bu akşam, Türkiye-Yunanistan Milli maçı var.Tekne, limanın en işlek caddesinin üzerinde kıçtan bağlanmış durumda.Gelen geçen gençler, bizlere dönerek bir şeyler söylüyorlar.Belli ki, iyi tatiller dilemiyorlar.Nitekim, az sonra, bir polis gelerek, teknenin kıçında bağlı Türk bayrağını sararak toplamamız yolunda , kaptanı ikaz ediyor.Bugün, özellikle , genç güvenlik görevlilerinin, teknenin önünden geçerken, öfkeyle dişlerini sıkarak baktıklarını fark etmiştim.Maç yaklaştıkça, ellerinde Yunan bayrakları ile fanatik gençler, marşlar söyleyerek, bazen de büyük ihtimalle küfür ederek teknenin önünden geçmeye başlıyorlar.Ben, pek istemediğim hgalde maçın bizim mağlubiyetimizle veya berabere kalması ile neticelenmesini temenni etmeye başlıyorum.Allah’tan maç O-O berabere bitiyor, üzülecek hadiseler olmadan yataklarımıza giriyoruz.

05.06.2005 (KALİMNOS-LİPSOS)

Sabah motor sesiyle uyanıyorum.İlk defa, dünkü yoğun gezinin yorgunluğundan olacak, Kaptandan sonra uyanıyorum.07.30’da Lipsos adasına doğru yola çıkıyoruz.Hayli deniz var.Kafadan yediğimiz dalgaların eşliğinde 4.30 saat sonra Lipsos’a varıyoruz.Limana yaklaşırken önümüzde bir Yunan hücum botu seyrediyor.Tekneyi görünce bir araya toplanıp, dikkatle tekneye bakıyorlar.Bu arada hücumbotun kıçına Yunan bayrağı çekiliyor.Yunanistan’la sorunlar devam edip çözülemediği müddetçe fanatizm beslenecek gıdalar bulacak anlaşılan.

Lipsos , 750 nüfusu, 10 km2 alanı olan küçücük, çok sevimli bir ada.Çevresinde ring yapan 10-12 km. bir yolu var.Yürümeye başlıyorum.Ortada ne bir araç, ne de insan var.Uzaklardan gelen tongurdak sesleri gittikçe yaklaşıyor, kendimi bir anda 150 kadar keçi sürüsünün içinde buluyorum.Adanın arkasına kıvrılan yola yürüyerek devam ediyorum.Sağda, mavi kubbeli bir şapel’in önündeki platforma konmuş, top mermisini, bu mekana yakıştıramıyorum.Aşağıda koylarda, çok güzel, birkaç villa görüyorum.Muhtemelen İtalyan sahipleri tarafından yapılmış.Zira, çitlerle çevrilmiş arazilerinin çoğunun üzerinde İngilizce “satılık” levhaları var, bu adalara İtalyanlar büyük ilgi gösteriyorlar.İnişli çıkışlı yolları tamamlıyorum.Az sonra Patmos’tan gelen bir yolcu gemisinden inen turistler, doğruca limanın bulunduğu koya hakim Agios İonnis kilisesine yöneliyorlar.Bu kilisede bulunan vitrin içindeki antik zambakların, 23 Ağustos günleri yapılan Mucize Yortusunda, çiçek açtığı söylenir.Yemekten sonra kapısına vardığımız Agios İonnis bize cevap vermiyor.Anlaşılan, turist kafileleri gelince açılıyor sadece.Sağını, solunu dolaşıyorum, kimseler yok.Sıcak öyle bastırdı ki, güvertenin gölgesine sığınıyoruz.

Saat 18.30’da akşam serinliği ve yumuşayan ışıklarla fotoğraf çekmek için köyün içine giriyorum.Dar sokaklarında, geleneksel Ege mimarisi ve motifleri yakalıyorum.Limanın hemen karşısındaki küçücük bir tavernanın önünde, güneşe serilmiş , kurutulmayı bekleyen ahtapotların fotoğraflarını internette daha önce gördüğümü hatırlıyorum.İletişim imkanları dünyayı böylesine küçültüp, kolay kılıyor.Gün batımında, ahtapotlu tavernanın sahibi Niko ile tanışıyoruz. Durmadan küçük tabaklarda, ahtapot ızgara ve yanında uzo servisi yapıyor.Yanımızdaki masalara “yamas” diyerek uzoları yudumluyorum.

Teknede ekmek azalmış.Ara sokaklarda fırın ararken, daracık bir sokağın merdivenlerine oturmuş, bir parça peynir ve çeri domatesinden oluşan zembilini kaldırıma yaymış , yaşlı bir adalı, elindeki kocaman uzo bardağı ile demleniyor.Yaklaşıp fotoğraf çekmek için izin istiyorum.Olur diyerek, beni de davet ediyor. Fotoğraf için teşekkür edip, kısa sohbette Türk olduğumu anlayınca , , dostluk işareti yapıyor.ayağa kalkarak elimi sıkıyor.

Akşam yemeğinden sonra, Mehmet Kaptan’la Niko’nun ahtapotlu tavernasına gidiyoruz.Uzo ve kalamar söylüyoruz.Yandaki masa ile sohbet başlıyor.Manolis, benden diyor.Biraz sonra Kaptan Yorgo’da ısmarlamaya başlıyor.Mehmet Kaptan hemen karşımızdaki Akın-A’ya gidip, 70’lik bir şişe rakı ile dönüyor.Geç saate kadar sohbet ediyoruz.Hatta Niko’nun karısı, kapanma saati geldiği halde sohbeti kesmek istemeyen Niko’ya kızarak bir şeyler söylüyor ve evine gidiyor. Niko’nun umurunda değil, ahtapot, kalamar ve uzo , bu alemi bitirme cesareti bırakmıyor hiçbirimizde. Sonunda ayrılırken, Niko birer karafaki hediye ediyor, yüzümüze vuran ılık rüzgarı içimize çekerek 50 adım ötedeki teknemize dönüyoruz.

06.06.2005 (LİPSOS-SAMOS)

Lipsos, şirin, sakin ve dost canlısı yüzüyle çok sevimli geldi.Ancak, bu sabah Lipsos’tan ayrılıp, Samos’a gitmek için kaptanımız, translog işlemlerinde maksatlı zorlukla karşılaşıyor.Limanında bizden başka yabancı bayraklı tekne bulunmayan Lipsos’tan ancak iki saat sonra ayrılmamıza izin veriliyor.

Samos, Kalimnos gibi yoğun yerleşim ve turizm baskısı altında anlaşılan. Zira, kordonboyunda yan yana dizilmiş tekneler ve kafeler bu yoğunluğu müjdeliyor.Sağda Pisagor anıtının önünden geçerek, ”Pythagorio” limanında tavernaların müzikleri eşliğinde bağlanacak bir yer bulabiliyoruz. Simi’nin Gialos tepelerini, Nisiros’un bembeyaz, sakin sokakalarını şimdiden özledim.Bu adalarda, gezebilmenin en rahat ve ekonomik yolu araç kiralamak.Samos’ta da öyle yapıyor, 30 Euro karşılında Toyota Yaris kiralıyorum.Yemek sonrası adanın kuzeydoğusuna , Samos şehrne gidiyoruz.Güzel, bakımlı ancak Ege dokusunun eriyip yokolduğu bir kentle karşılaşıyoruz.Aşağı Vathy ile de anılan Samos şehri, 1832’den itibaren gelişip turizme dönük çıtasını devamlı yükseltiyor.

Amacım, gelişmiş kent özellikleri olan trafik ve insan yoğunluğundan kaçıp, Ano Vathy’ye gitmek.Trafik levhalarını izleyerek tırmanmaya başlıyoruz.Yokuşlar bitmiyor ama gittikçe daralıyor.Öyle bir yola giriyoruz ki, Yaris gibi dar bir araç dahi neredeyse evlerin duvarlarına sürtecek.Sıcakta, sağa sola çarpmadan U dönüşü yapıp, kapalı olduğu için Arkeoloji Müzesine girme şansımızı da yitirince batıya Kokari’ye uzanıyoruz.Burası, adanın Samos ve Pythagore’dan sonra üçüncü büyük yerleşim merkezi.Genellikle, Yunan Adalarında, özellikle de Samos Adasında yaşam, İtalyan kültürüne endekslenmiş.Sanki bir İtalya kasabasının sokaklarında, çarşılarında dolaşıyoruz öğle saatlerinin dinginliğinde.Sahil, cafelerin masaları ile işgal edilmiş, aralarından geçerek ilerliyor, sakin bir köşedeki cafede serinliyor, Avlaki’ye gitmek üzere arabaya biniyoruz.Yürüyüş patikalarının kesiştiği Vourliotes’den başlayan dik yokuş 1150 m. yüksekliğindeki Ampelos dağının eteklerindeki köye çıkarıyor. Ortalıkta kimseler yok.Her evin balkonu, küçücük bahçeleri bakımlı çiçeklerle dolu.Yer yer kaldırımlara bile çiçek resimleri çizilmiş. Sanki turistlere değil, kendilerine saygı gereği böylesine bakımlı gibi geliyor Ampelos’daki özen.Karşı sahiller, Anadolu’muz, Dilek Yarımadası. Dik yokuşlu daracık sokaklarında kaybolmak istiyorum, başarıyorum da. Serin, mis kokulu sokaklarından, yeşilin her tonunu görebildiğim bağlarından ayrılmak istemiyorum.Bir hayatı sıkılmadan, bunalmadan geçirebileceğimi tahmin ediyorum Ampelos Dağının eteklerinde. Karlovasi üzerinden Sourides’e, Pirgos yolu üzerinden Ireo’nun Polikrates tapınağını hedefliyorum bu kez.Bizanslı taş ustaları, ilk çağlara tarihlenen tapınaktaki, güzel sütunları, kendi yapılarında kullanmak için Anadolu’ya götürmelerinden sonra günümüze tek bir sütun kalmış.Demir kapılarla korumaya alınmış tek sütunu, demir parmaklıkların arasından fotoğraflayabiliyorum.Güneş çekilirken, Pythogorio limanına dönüp, aracı teslim ediyor, 5m. ilerimizdeki tavernalarla iç içe yemeğimizi yiyoruz havuzlukta.

07.06.2005 (SAMOS – PATMOS)

Sabah erken uyanıyorum.Niyetim, kalabalık bastırmadan, limanın arka sokaklarını dolaşmak.Az ilerleyince, Mehmet kaptanla karşılaşıyorum.Elinde , translog dosyası , işlemleri bitirmiş, tekneye dönüyor. Sakin bir denizde, 7.5 mil süratle saat 11.00 civarında Patmos Adası kıyılarına geliyoruz. Skala limanına girerken, solda tepede, beyaz binalar arasında , çürük diş gibi sırıtan Aziz Yohanna Manastırı , tüm heybetiyle yükseliyor.Adalarda, işlem sırası giderek rutinleşiyor.Kaptanımız giriş işlemlerini yaparken, ben kiralık araba arıyorum.Genellikle öğle yemeğinden sonra, ada keşfine başlıyorum.Tabii elimde detaylı ada haritası, internetten indirdiğim bilgiler ve çok yararlandığım Dost Kitabevi’nin “Yunan Adaları” isimli rehber kitabı ile. 25 Euroya kiraladığım Hundai Atos ile gezeceğiz Patmos’u. Limanın bulunduğu Skala’dan, Chora’ya uzanan dik yokuşa vuruyoruz arabayı. Solda, Apokalipso levhasını görünce duruyorum.Agia Anna kilisesi 1090 yılında yapılmış.Bir çok dik merdivenlerden inerek ulaştığımız kilise, Aziz Yuhanna’nın cehennem ateşini görerek, müridi Prokhoras’a vahiy kitabını dikte ettirdiğ, Kutsal Kıyamet Mağarasının içinde bulunuyor.Yuhanna’nın , mağaradaki kaya yarıkları arasından Tanrı’nın sesini duyduğu bu yer kutsal mekanlardan biri kabul ediliyor.Patmos Adasının , diğerlerinden ayrılan özelliği, Hristiyanlar için kutsal mekanlarının olması.Arabayı park edip Aziz Yuhanna manastırının önüne geliyoruz. Böylesine önemli bir hac yeri olan dinsel mekana kimsenin girmemesi dikkatimi çekiyor.Burası Ege’nin Kudüs olarak tanınıyor.Meğer saat 16.00’dan sonra ziyarete açılıyormuş.Aradaki zamanı değerlendirmek için Skala’nın kuzey doğusuna Meloi’ye gitmeye karar veriyoruz. Meloi güzel, sakin denizi ve balıkçı sandalları ile siestada anlaşılan. Denizin ölgün soluganlarının hışırtısından başka bir ses yok ortalıkta. Bu sessizliği sindirdiğimize inandıktan sonra, sırası ile Kampos, Livadi, Kalogiran ve Lefkes koylarının kuytu sessizliğinde zaman geçiriyoruz.

Aziz Yuhanna Manastırının açılış saatine doğru, Skala limanı açıklarına iki dev yolcu gemisi geliyor.Anlaşılan manastır açılış saatleri bu gemilerin limana varış saatlerine göre ayarlanmış.Sabah ortalıkta hakim olan sessizlik yerini, gürültülü bir şekilde, rehberlerinin peşinden manastıra giren turist kafilelerine bırakmış.Girişte, vücudun dekolte bölgelerini ve bacakları örtmek için uzun etek ve pantolon veriliyor.

Aziz Yuhanna manastırı, vahiy kitabı yazarı Yuhanna’nın onuruna, keşiş Kristodoulos tarafından kurulmuş.Bina da, belirleyici şekilde göze çarpan kule ve payandalar, manastırın içerisinde bulunan hazinelikteki kutsal Hristiyan eserlerini korumak amacıyla yapılmış.İlk girdiğimiz ana avluda, 18. Y.Y Aziz Yuhanna freskleri, revaklar, çan kulesi karşılıyor bizi.Kristodoulos şapelinde, yapımcısının lahdi ve gümüş materyaller ve adaklıklar bulunuyor.Manastırın en değerli belge ve eserlerinin sergilendiği, 200 ikon, 300 gümüş parça ve mücevher koleksiyonunun bulunduğu ” hazinelik” bölümüne giriyorum.Çok sıkı bir şekilde korunan hazinelik giriş ücreti 4 euro.Hristiyanlık alemi için çok önemli objelerin bulunduğu bu bölüme ilginin az oluşu şaşırtıyor beni.Bizans İmparatoru 1. Aleksi Komnenos’un, 1088 tarihli, altınla mühürlediği manastırın tapu belgesi olan “khrysobull” belgesi gibi, nice eşya ve ikonun yarattiği uhrevi atmosferden ancak , 1.5 saat sonra dışarı çıkınca kurtarabiliyorum kendimi.Manastırın çok itibar gören bir başka objesi de, ana kilise olan “katholikon”daki 12. y.y Aziz Yuhanna ikonudur. Ben hazinelik labirentlerinde kaybolduğum saatlerde, Hacı olmanın hazzı ile manastırı terk eden turist kafilelerinin yerini, tekrar sessizlik ve serçelerin cıvıltıları almış.Aşağıda Skala önlerinde deniz güneşin ışıkları ile tutuşmuş.Çevrede, 40’dan fazla manastır ve şapeli var. Chora’nın labirenti andıran sokakları, bembeyaz evleri arasında, bir anda Bizans mimarisinin içinde buluyorum kendimi. Revaklı dar sokaklar, denizci evleri olan “arkhontika”lar arasından geçiyor , mavi, beyaz kırmızı sardunyalı toprak saksıların süslediği, abartılmamış motifleri ile güzel bir meydana giriyoruz. Bu adalarda abartılı bulduğum tek şey her yere Yunan bayrağının asılmış olması.Bu alışkanlığı da, ülkenin peşpeşe işgallerden sonra, bağımsızlığına kavuşmasının anısına bağlayıp iyimser bir düşünce ile geçiştirebilmek mümkün belki de.

Chora’dan çıkıp, doğuya Grikos’a geliyoruz.Grikou plajının karşısındaki Tranoisi adası sahilleri akşam yalnızlıklarına hazırlanıyor.Günün sonunda Akın-A’ya atıyorum kendimi.Patmos sanırım, hac yeri özelliğinin verdiği avantajla en çok turist alan adalarından birisi Yunanistan’ın. Gecenin serinliğinde, çarşıya çıkıp hediyelik eşya ve tabii ki, uzo bakıyoruz.

08.06.2005 (PATMOS – LEROS)

07.30’da Patmos’un Chora tepelerini, Aziz Yuhanna’yı seyrederek uzaklaşıyoruz Patmos’dan. Hava keşişlemeden, zarif esiyor.Saat 11.00’de Leros Adası Lakki limanı önlerindeyiz.Hiç de marinaya benzemeyen, ama marina tarifesi uygulayan iskeleye bordalıyoruz.

Leros da, tarihte yaşanan acılardan yeterince pay almış.Eski çağlardan beri akıl hastanesi olarak ün yapmış, 1309 yılında Sean Jean Şövalyelerinin, 1522-1831 arası Osmanlıların, 1912’de İtalyanların, 1943’den sonra Almanların işgalini yaşamış, ta ki, 1948 yılında Müttefik kuvvetlerce kurtarılıp, Yunanistan’la birleşmiş.

Lakki limanı, İtalya işgali yıllarında, Mussolini’nin emriyle yapılan Art Deco mimarisinin uygulandığı binalarla dolu, terkedilmiş bir kente benziyor.Çok geniş, ama bomboş , faşizan yılların mirası bakımsız, harabe binaların bulunduğu caddeleriyle bir film platosunu andırıyor. İnternette gördüğüm Agios İsidoros şapelini görmek istiyorum.Lakki’nin merkezine yürüyoruz ve asık suratlı bir gençten saati 5 euro’dan Fıat Panda kiralayıpönce, adanın kuzeyine Platanos’a çıkıyoruz.Dik bir yamacın zirvesindeki kaleyi sarmak ister gib, dizilen evlerinin önünden Agia Marina’ya, buradan Alinda’nın Gournas koyunun içinde, denizden dar bir yürüyüş yolu ile ulaşılabilen Agios İsidoros şapelinin önüne geliyoruz. Yaklaşık 100 m. lik yolu aşıp, şapelin önüne geliyoruz.Bütün şapellerde olduğu gibi, anahtar kapının üzerinde.İçeri giriyoruz.Tertemiz.Bir ipe dizilmiş 5x10 cm. ebadlarında, üzerinde kabartma resimler olan ince plakalar görüyorum.Kiminde çocuk, kiminde ev, araba resmi var.Dilek için sunulmuş plakalar bunlar.Bizim Hıdrellez dilekleri gibi. Güzel fotoğraflardan sonra, yukarıya, Kamara’ya, daha kuzeye Partheni havaalanına doğru ilerliyoruz.Amacımız Artemis Tapınağı kalıntılarını görmek.Rehber kitabım çok az bir kalıntı kaldığını söylüyorsa da, ben levhasından başka bir şey göremiyorum.Askeri havaalanının yanından geçerken , Lepida koyundan geçerken, eski İtalyan deniz üssü yerine inşa edilen hastaneyi ve bu kompleksin içinde yer alan Mussolini’nin yazlık ikameti görüyoruz.Bugün son durağımız, kalamar ve bira keyfi için, Ksirokambos koyu. Güzel bir akşamüzeri, güzel unutulmayacak anlar.”İnsanların kaderlerinde mutlu zamanlar değil, mutlu anlar vardır.” sözünü hatırlatan anlardan biri şu an beni alıp götüren.Bunun harcında sessiz ortam var, deniz var, Ege var.Lakki’ye dönüyor, arabayı teslim edip , geniş ama bomboşluğuyla garip gelen caddelerinde yürüyerek merkeze geliyoruz.Sanki hayalet bir şehir içindeyiz.İtalyan’ların Art Deco yapıları dökülmüş sıvaların, betonların altından fırlamış paslı demirleriyle perişan.Mahalle bakkalından biraz büyükçe bir marketi zar zor buluyor, meyve alarak teknemize dönüyoruz.

09.06.2005 (LEROS – KOS)

07.10’da Leros’tan Kos’a hareket ediyoruz.Deniz sakin.Kos, Dodekan (12 Adalar)’ın Rodos’tan sonra en yoğun yerleşimi olanı.Antik agoranın yanındaki zevksiz kafe ve tavernalar, sıcak ve miskinliğin içinde Bodrum’u hatırlatıyor bana.Loggia Camii kapalı. Kapı ve demir parmaklı pencerelerinin üzerine çirkin kontraplaklar çakılmış.Kapı sahanlığında bulunan dört antik Yunan sütununun taşıdığı ahşap tavanda ayyıldızlı oymalar, kırmızı renkleri ile zamana direnebilmişler.Hipokrat çeşmesi olarak anılan çeşme , aslında Loggia camiinde kullanılması amacı ile Osmanlı valisi Hacı Hasan tarafından 1792 tarihinde yaptırılmış.Çeşmenin hemen yanında yer alan , yaşlılıktan gövdesi yarılmış, desteklerle ayakta duran Hipokrat çınarının 2400 yıl önce, dikildiği söylense de;yapılan ölçümlerde 14 m. çapındaki bu çınar ağacının 560 yaşında olduğu tesbit edilmiştir.Sıcak ve yoğun araç trafiğinin kirliliği bunaltıyor.Şehrin ana arterlerini gezdiren İtalyan trenine biniyoruz. Bütün turistler gibi, bir traktör tarafından çekilen, küçük römorkların koltuklarında, rehberin hopörlerden yayılan şimşek gibi hızlı konuşmasından Kos tarihini bizler de ıskalıyoruz.Çekilmez ortam bana havlu attırıyor, limanda , kale duvarlarının hemen yanında demirli Akın-A’nın gölge güvertesine atıyorum kendimi.Hava kararana kadar miskinlik yapıp, serinlikte çarşıya çıkıyoruz eşimle.

10.06.2005 (KOS)

Dün, çarşıda hiç kiralık araba ofisi görememiştim.Gümrük binasının önünde, kiralık araba içindeki bir gençten, yerlerini öğreniyorum.Meğer hayli uzakmış.Dikkat ediyorum, şimdiye kadar bütün adalarda kiralık araba için, yaklaşık aynı fiyatları ödedik.Yabancı olduğumuz için birisi çıkıp, yüksek fiyat talebinde bulunmadı.Diğer harcamalarımız için de aynı durum sözkonusu.Marinaya bu kadar uzak olduğu için cezalandıracağımı söyleyip, 5 euro indirimle 25 euro’ya son kiralık arabamızı alıyoruz.

Önce, 4 km. uzaktaki Asklepion’a gidiyoruz. Şifa tanrısı Asklepios’a adanmış 300 tedavi merkezinin en ünlüsü olan Asklepios, Hipokrat’ın ölümünden sonra yapılmış.Burada, birbirine bağlı üç seviyede antik kalıntıları izleyebilmek mümkün.En alttaki seviye, M.Ö 3. YY.revağı ile M.S 1.YY Roma hamamları, ikincisi M.Ö 4.YY’a tarihlenen Apollon sunağı ile M.Ö 2-3.YY arası Apollon Tapınağı, son seviyede Dorik Asklepios Tapınağı yer alıyor.Hemen arkamızdan beş turist otobüsü gelince ortalık Pazar yerine dönüyor.Nedense fazla heyecanlandırmıyor Asklepion beni.

Dikoios dağının ormanlık yamaçlarındaki Asfendiou köylerine hareket ediyoruz.Önce Zia köyü çıkıyor karşımıza, arka arkaya dizilmiş turist otobüslerinden yer bulamıyor, ancak köyün dışında park edebiliyoruz. Bütün kafeler, mağazalar dolu, kısa bir turdan sonra, aracımızla Pyli köyüne giriyor, , kayaların içine yapılmış Palaio Pyli’yi seyredip, adanın güneybatısına Kefalos’a doğru ilerliyoruz.Bir ejderha ini olduğu söylenenŞövalyeler Kalesi harabelerine tırmanıyorum.Buradan, Kamari sahilleri, Kastri adası ve üzerindeki Agios Nikolaos şapeli görünüyor.Kamari sahillerine iniyor, bir restoranda öğle yemeğimizi yiyerek dört kişi 30 euro ödüyoruz.Üzerinde Kazancakis’in Zorba’sının sirtaki yapan resmi bulunan “Zorba” isimli birayı tercih ediyorum.Sıcak ve sabahten beri devam eden gezi yorgunluğuna öğlen yemeği eklenince, sahildeki şezlonglara atıyoruz kendimizi.Bir müddet sonra yatmaktan sıkılıp, sahil buyunca Kastri adası önlerine doğru yürümeye başlıyorum.Sörf eğitimi verilen tesislerin önünden geçiyorum.Küçük restoranlar, özensiz apartlar dolu sahilde.Kos, benim kanaatime göre kitle turizminin kurbanı olmuş, neredeyse Ege’li kimliğini kaybetmiş.

Akşamüzeri, kalenin önündeki teknemize dönüyor, Kos adasının bende yarattığı hayal kırıklığını, yemekte aldığım uzolarla alt etmeye çalışıyorum.

11.06.2005 (KOS-BODRUM)

Saat 10.00’da Kos’tan ayrılıyor, bir ara yelken seyri yaparak saat 13.00’de Bodrum’a giriyoruz.Teknede son öğle yemeğimiz, gittikçe bastıran hüznün gölgesinde yeniyor.En azından benim için böyle.Ege’den, Lipsos’tan, denizin içinde geçen onbeş günün hazzından uzaklaşmanın verdiği bir hüzün bu.

Aklıma Hilmi Yavuz düşüveriyor;

“ hüzün ki, en çok yakışandır bize,

Belki de, en çok anladığımız.”

Yunan adaları gezisi, Ege coğrafyasının kültürünü gösterdi, amansızca tarihin fırtınalarına, uğultulu girdaplarına sürükledi beni.

 
Toplam blog
: 80
: 6572
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..