- Kategori
- Güncel
Zaman beklemez

zaman beklemez
"Önce rekabeti kirlettik. Sonra uluslararası alanda, uluslararası standartları unuttuk. Temel değerlerden, taktikden, teknikten giderek uzaklaştık, kavgaya tutuştuk. Her fırsatta birbirimizle dalaştık. Abuk sabuk akıl almaz saçmalıklarla birbirimizin gözünü oymaya kalkıştık."
Bu satırlar dün oynan milli maç sonrası yazılan bir kritikten alıntıdır. Sanki ülkedeki siyasi ortamı kritik etmek için yazılmış gibi, hiç şaşırtıcı değil. Yapılan "demokrasi" maçında yükselen bir tezahürat kulaklarımızda yankılanıyor şimdi.
Vur, kır, parçala, bu maçı kazan!..
ZAMAN BEKLEMEZ
“altın tavanda kan süsleri
şatoda çıt yok
güller duada”
Sabahları okula bıraktığım bir torunum var. Erken saatte yan yana iki ayrı eğitim kurumunun şimdi serbest olan renk ve şekil karmaşası giysileri içindeki, erken bir uykulu saati neşe içinde yükselen gürültüleriyle renklendiren bir genç kalabalıkla karşılaşıyorum her gün. Onu bıraktıktan sonra arkasından bakıyorum bir süre içim kabararak ve diğerlerinin. Ne olacak bu çocuklar diye düşünmeden yapamıyorum. Birisi “umut varsa yarın bekler” demiş. Umut var mı, yarın bekler mi bilemiyorum. Ne dersiniz?...
Sonra, özellikle son günlerde içimizi onarılması son derece güç acılarla kanatan gelişmelerin karamsarlık bulutlarını dağıtmaya çalışmanın, ama üstesinden gelememenin karamsarlığında kırılgan bir gün başlıyor. Sonra kendi çocukluğum geliyor aklıma. Umudun olduğu, yarının bizi beklediğini sandığımız günler. ”İmtiyazsız, sınıfsız bir milletiz” vurgusunun yoksullukta, üzerimizdeki önceleri siyah, sonraları gri Sümerbank kumaşından önlüklerde, gaz lambalarında, ayaklardaki “Gıslaved” kara lastiklerde, kara sabanda ortaklaştığı günler. Yoksul ama umutlu, yoksul ama onurlu olduğumuz günler. Uzun sürmüş görkemli bir imparatorluğun son günlerindeki bitmek bilmez savaşlarına ve kurtuluşun “ateşle imtihan” günlerine sayısız genç ölülerini alın teri gibi akıtmış güzelim Anadolu. Sonra bir ilkokul şarkısı:Orada bir köy var uzakta…
Gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüzdür diyerek yabancılaştığımız, yabancılaştırdığımız, bu günlerde onlarca genç insanımızın kanlarıyla sulanan dağları geliyor gözlerimin önüne. ”Cumhuriyetin tunç siperi” genç göğüslerde bitmek bilmez kan çiçekleri açıyor durmadan. ”Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti” övüncü yerini, irfanı bir yana bırakarak, cumhuriyeti kanla korumaya bırakıyor . Biz nerede yanlış yaptık diye sormuyor kimse. Ölümü kanıksamış bir toplumun, ölümün nedenlerine engel olmak yerine onu kutsayan, onun üzerinden vicdan sektirmesi yaparak kendisini haklı çıkarmaya çalışan bireyleri oluyoruz giderek. Daha dün değil mi, yerlerine okul, hastane yapıyor olmakla övüneceğimiz yerde dört yıldızlı otel konforunda F tipi hapisaneler yaptık diye övündüğümüz? Daha dün değil mi, oralarda yüzlerce genç insanımızı açlık grevlerinde, ölüm oruçlarında ölüme verdiğimiz, onun beş fazlasını geri dönülmez bir şekilde sakatladığımız, daha dün değil mi?
Devlet kuşkusuz soyut bir varlıktır. İnsanları için vardır. Kutsal olan varsa eğer, kuşkusuz bir varlık olarak insan, onun onuru ve yaşam hakkı daha kutsaldır. Ve devlet bunun için var olmalıdır. Ben kendi coğrafyasının bir bölümüne kendi memurunu, polisini, askerini, hakimini,
doktorunu zorunlu olarak "zorunlu şark hizmeti" adı altında göndermeyi bir türlü anlayamadım. Şimdi ne yazık ki devlet, zorunlu olarak hizmet götürmeye çalıştığı o coğrafyada zorla var olamaya çalışıyor.
Son bir iki gündür o coğrafyadan Türk, Kürt, genç insan ölüleri sayıları giderek çoğalarak, yaralı, tarifsiz acılar içindeki umutları tükenmiş aileleri çoğaltarak ve giderek daha fazla sayıda insanımızın yüreklerini kanatarak tabutlar içinde güzelim Anadolu’nun her köşesine dağılıyor.
Barıştan söz ediyoruz. En başta teröre karşı çıkmadan, arkadaki oyunu görmeden, hedefi belli sinsi bir kanlı girişimi göz ardı ederek barıştan söz etmeyi, barışı istemeyi hak ediyor muyuz diye düşünüyorum. Acımasız düşünsel bir katılığın, elinde silah ve insan öldürerek barıştan ve özgürlükten dem vurmasını anlıyamıyorum. Özgür olmayan beyinlerin, yüreklerinin de özgür olamayacağını, yanlışı savunmakla barışa ulaşılamıyacağını görmemelerini de. Biz hala, sınırları kanla yeniden çizilmeye başlanan bir coğrafyada, bu ülkenin güzelliklerini tüketerek, yaralayıcı bir kanıksama içinde, suyunu bitirip ormanlarını keserek, yolsuzlukları çoğaltıp bilimselliğe ve evrensel değerlere sırt dönerek, umudu azaltıp bayrakların boyutunu büyütüyoruz durmadan. Yaşamın güzelliğini, yaşam hakkının kutsallığını savunacağımıza, emperyalizme, yoksulluğa, haksızlıklara karşı çıkmadan, giderek artan genç ölümleri görmezden gelerek barıştan yana saf tuttuğumuzu sanıyoruz. Kırılgan bir yapının içinde tutunmaya çalıştığımızı unutarak, barış ve dayanışma adına kadın milletvekilleri öncülüğünde polisimizi taşlıyor, kendi askerimize kurşun sıkıyor, barış adına kendimizi vuruyoruz. Son üç dört gecedir ülkede hemen tüm coğrafyada kentleri, kasabaları yangın yerine çevirerek hak aramadığımızı ve sınırlarımızın hemen yanıbaşında bir katliamın eşiğinde bulunan insanlarla dayanıştığımızı sanarak, kendi dayanışmamızı geri dönülmez bir yangının külleri altında bırakıyoruz. Bu yangının en başta sorumluları; iktidarından muhalefetine, çare üretici bir araya gelme çabalarını bir yana bırakıp, ses tonlarında, mimiklerinde, jestlerinde, konuşma içeriklerinde oy oranlarını arttırma çabalarını gizlemeye gerek bile duymadan, gözlerini gözlüklerinin kara camları altında saklayarak, vicdanlarını saklayarak nutuklar atıyor, toplu açılışlardan birisinden diğerine koşarak, yangını körüklüyorlar.
Yolunuz bir gün sabah saatlerinde okul önlerine düşerse şöyle bir durun. Giden çocukların arkasından bir bakın. Aklınıza sormaktan korktuğunuz soruları vicdanınıza sorun. Orası size doğru cevabı verecektir. Hem belki rahatlarsınız da, kim bilir? Buna yetecek yüreğiniz var mı? Sonra düşünün, çocukları düşünmek sizi rahatlatır. Onları düşünmek yaşamı düşünmektir. Hem onların umutları var. Yarın onları bekliyor, onlar da yarını…
Yarını onlara zehir etmeyin...
*Tarık Günersel
Akın YAZICI
11 Ekim 2014