- Kategori
- Felsefe
Tarihin sonu mu?

*Güncele farklı bir bakış.
HEGEL ”Temel ödev hayatı düşünmektir” der. Ama buradaki hayat biyolojik hayat değil, insan bilincinin hayatıdır. İnsan içerisinde bulunduğu doğanın bilincindedir. Onu algılar, yorumlar ve sorgular. Uzun tarihsel akış ve sıçramalar içinde bu algılama ve yorumlar nitelik değiştirmiştir. ”Uzundur/zaman” Bilincimiz bu uzun tarihsel akış içerisinde oluşmuş bir üründür. Teknolojinin akıl almaz bir hızla geliştiği günümüzde, insan evrende bir toz parçacığı bile olmadığının farkına varabilmiş midir? Evrensel sorumluluk bilincine ulaşmadan, yalnızca daha iyi yaşamak adına paylaşımdan uzak bir çaba ile insan, kendi elleri ile kendisine karşı ve kendisini yok etmeyi amaçlayan bir canavar yarattığının ne zaman farkına varacaktır?
Yüzyılın başlarında derin ideolojik farklılıklarla birbirlerinden ayrılan toplumlar, şimdilerde ekonomik ve politik kurumlar temelinde olmak üzere giderek bir noktada buluşuyorlar. Adına bilgi çağı denilen bir zamanda,tüm insani ve evrensel değerleri kucaklayacağı varsayımıyla oluşturulan bu yapay birliktelik, aslında kuru bir para imparatorluğunu şekillendiriyor. Ve çok geçmeden imparatorluk yerel küçük çaplı çatışmalar, ayrışmalar, büyük ölçekli katılım ve çatışmalarla yeryüzü coğrafyasında kendi sınırlarını çizmeye, insanlığın bunca yılda oluşturduğu ortak bilince ihanete başlıyor. Yaralanan güven duygusunun insanları bunalttığı günümüzde insani değerler, erdem, ahlak, hukuk ve adalet kavramları,günümüz egemenlerince yeniden yapılandırılmakta, tarif edilmektedir. Oysa tarif edilmiş ahlak, ahlak değildir. Yazılı olan hukuk, eksik hukuktur. Gücü elinde bulunduran seçilenlerce tarif edilmiş bir adalet de eksik kalmış sayılır. Seçilenler, seçenlerin neyi seçtiklerini bildikleri ölçüde seçilmiş sayılırlar.Bundan dolayı yalnızca seçilenler ve onları seçenlerin matematiksel üstünlüğü üzerinden tarif edilmesi de demokrasiyi eksik ve yaralı kılar.
Gücü elinde bulunduranların yazdığı hukuk, yazılı olmayan hukuk karşısında güçsüzdür. Gücü elinde bulunduranların uyguladığı adalet ve hukuk, yarın güç el değiştirdiğinde değişiyorsa eğer, gerçek adalet değildir. Gerçek güç,kapsama alanı genişlediği zaman, soyutlamanın sınırları yıkıldığında, eşitlik ve özgürlüğün paylaşım temellerine oturtulduğunda ortaya çıkar. Kuşatılmışlığın, ötekileştirmenin, farklılıkların algılanamamasının daraltıcı, durağan çemberi kırılabilir. İnsani değerleri zorlayan seçilmiş bir yaşam tarzı,mutlaka sorgulanmalıdır. İnsanın diğerlerinden sorumlu olmadan yaşamayı yeğlediği bir kaçamak dünya, artık insanca bir dünya olmaktan çıkmaz mı?
En büyük güç kuşkusuz bilgidir. Eğer bilgiyi insani değerleri geliştirme, insanlığın yararına kullanma bilincinden yoksunsanız sonunda dönüp sizi vuracak korkunç bir silah olacaktır. Gelecek bilimcilerinin geleceğe yönelik en iddialı saptamalarından birisi, teknolojik devrimin politik, ekonomik ve sosyal yapıları sona erdireceği yönündedir. Görünen o ki; saptama doğrudur. Giderek tüm bu yapılar beklenen ve ideal şekliyle değil, çıkarın küreselleştiği bir dünyada egemenlerin dayattığı biçimde, yeniden şekillenmektedir. Kuşkusuz dayatılan bir hayatı yaşamak zorunda kalmak güç şeydir. Ve kuşkusuz “ölüm güç bir şeydir, ölümün iyiliği bir daha ölümün olmamasıdır”. Ya yaşarken ölmeye ne demeli? Yoksa insanı bu kadar anlaşılmaz, bu kadar kendi ürettiği değerlere çelişik kılan ölümlü olmasını bilmesinden mi kaynaklanmaktadır? Oysa yaşam, insanın ne için yaşadığı, yaşamına nelerle anlam kattığı, neleri yapıp neleri yapmaktan geri durduğu, kendi iç hesaplaşmasını yapabildiği ölçüde anlam kazanmaz mı?
Kredi kartlarına endekslenmiş bir yaşam size tüketmenin cicili bicili görece mutluluğunu dürtüklemektedir. Oysa mutluluk üretmek demek değil midir? Yaşamı bireyselliğe indirgeyen acımasız bir dünya, yaşamın bir yerde paylaşmak demek olduğunu ne çabuk unutturmuştur. İnsanlığın binlerce yıllık birikimiyle oluşturduğu, oralardan süzülüp gelerek damıttığı, arındırdığı erdemlere,kişisel çıkarlar. toplumsal çıkarlar adına ne çabuk yabancılaşıyor insan. Kuşkusuz insanın kendi beynini, özellikle kendi kalbini daha yakından tanımaya başladığı, egosunun kalın çizgili doymak bilmez sınırlarını aşabildiği gün, göz yaşı, kan ve acı temelleri üzerine kurduğu kağıttan sömürü ve çıkar şatolarının yıkıldığı gün olacaktır. Ve o gün insanın kendi kalbinin şarkısını dinlediği gün olacaktır…
Gelişmeler “tarihin sonu” olarak nitelendirilmektedir. Oysa tarihin sonu bir yanda silahlanmaya korkunç paralar aktarırken, diğer yanda önlenebilir hastalıklardan, açlıktan ölmek üzere olan çocukların gözlerinde sönmekte olan hayat parıltılarına insanlığın sırtını döndüğü gün başlamadı mı? Kuşku yok ki,tarih “daha insanca,daha yaşanası bir dünya mümkün” diyenler tarafından yeni baştan yazılacaktır…
Akın YAZICI
10 Ekim 2014