​ Zeki Müren, hayat tarzına karşın, maço bir toplumun 'gönül paşası' olmayı nasıl başardı? / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Eylül '13

 
Kategori
Güncel
 

Zeki Müren, hayat tarzına karşın, maço bir toplumun 'gönül paşası' olmayı nasıl başardı?

Zeki Müren, hayat tarzına karşın, maço bir toplumun 'gönül paşası' olmayı nasıl başardı?
 

Zeki müren, sadece sanatçılığıyla değil, yaşamı, sahne kıyafetleri ve şovlarıyla da gün dem oluşturmuştu.


Türkiye toplumsal formasyonu, bir çok alanda, ilke temelli bir söylem (retorik) üzerine, pragmatik (pozisyonel) bir eylem hattı inşa etmeyi başaran oldukça kompleks ve bir o kadar da enteresan bir mahiyet arz eder. Bu iddiamı, 'Zeki Müren Problematiği' üzerinden delillendirmeye çalışacağım.

Öncelikle malûmu ilâm ile başlıyorum.

Erkek egemen (maço, maskülenist, pederşâhi) bir toplum olduğumuz inkâr edilemez bir vakıadır. 

Bu keyfiyet; hem erkek sosyal aktörlerin, ve hem de kadın sosyal figürlerin; toplumsal dokularımızı en ücra koordinatlarına, en ıssız ve metruk (öksüz ve yetim) topoğrafyalarına, en popüler komponentlerine ve de, en favori 'uzay-zaman süreklilikleri'ne değin inşa eden varoluşsal faaliyetlerine nüfûz eden (katı, sert, tavizsiz sıfatlarını lâyığıyla kuşanmış) erkeksi (ve, yanı sıra da erkekçil) yaklaşımların (aksiyonlar ve kont-aksiyonların) müellifi (faili, müessiri, eyleyicisi) olmaları şeklinde tezahür eder.

Hâl böyle olunca, ortalama insanımızın (sokaktaki adam, ordinary people, average person) eşcinsellerle olan ilişkisinde, karakterinin ve kimliğinin maço mahiyetini kanıtlayan oldukça karakteristik ve tipik bir davranışlar ve normlar repertuarına müracaat etmesinden daha tabii bir durum da olamazdı doğrusu. 

Nitekim, mezkûr sosyolojik entitenin sosyal karşılığının (izdüşümünün) toplumsal davranışlar patternine (beşeri ilişkiler örüntüsüne) nispet eden (referans veren) tezahürleri de, 'sadece olabileceği gibi olmak, ve, asla olamayacağı gibi olmamak' ilkesinin ete kemiğe bürünmüş hali şeklindedir.

Bu kuramsal çerçevenin, bu teorik girizgâhın okunmakta olan metni, geldiği tam da bu noktada, serdetmeye icbar ettiği görüşlerin başında, hiç kuşkusuz şu tespit gelir:

‘Ortalama insanımız’ diye paranteze aldığım, 'Türkiye Toplumsal Formasyonunun ‘özgül ağırlığı’nın en baskın unsuru olan sosyolojik vakıa; eşcinsellere doğrusu hiç de hoşgörüyle, hiç de hayırhah yaklaşmaz, onların yapıp ettiklerini, özellikle de cinsel tercih ve yaşantılarını tasvip etmez. Bu sürece genel olarak damgasını vuran aşağılama, ötekileştirme ve hor görmedir.

Meseleyi, bize özgü sosyolojik dışa vurmaları üzerinden, biraz detaylandırmaya çalışacağım.

Eşcinsellik; Türkiye Toplumsal Formasyonu'nda, ahlâki, dini, kültürel ve ideolojik bagajlarımızın tesir ve domine ettiği olguların ve süreçlerin tabii ve zorunlu bir sonucu olarak, sürekli olarak aşağılanan, ötekileştirilen, tekfir edilen bir yaşamsal tercih alanı olarak öne çıkmıştır.

Çeşitli alt kültürlerin pratiklerinde, konuşmalarında (özellikle de kendilerine özgü özel bir alt lisan olan argolarında) görülen manzara, kabataslak, yukarıda resmedilmeye çalışıldığı gibidir. 

İşte Zeki Müren, bu sosyolojik arenada, toplumsal fenomenlerin bu girift kanaviçesinde, ayrıksı (tekil, atipik, sıra dışı, anomik) bir vakıa olarak ortaya çıkmıştır. Onun hayat pratikleri, parçası olduğu fenomene dair olan genel geçer yaklaşımlara, kurallara, normlara bir istisna teşkil eder.

Zeki Müren, adeta bir büyücü gibi; Türkiye insanın, yukarıda serdedilen yerleşik değer yargılarının ve davranış normlarınının, kendi özelinde uygulanmasının askıya alınmasını sağlamış, bunların hayat tarzını tayin etmeye yönelik tasarruflarını paralize etmiş, kendisine yönelik negativizasyon teşebbüslerini etkisizleştirmiştir.

Eşcinseli askere bile almayan toplumsal mutabakatımız, Türkiye’nin en ünlü, en önemli eşcinseline ‘paşam’ lâkabını uygun görebilmiştir. Ki, bu manzara, Türkiye toplumsal formasyonunun, Zeki Müre'nle kurduğu diyaloğun ne denli paradoksal, ne denli çift şahsiyetli, ne denli iki yüzlü ve ne denli patolojik olduğuna da referans vermektedir aslında. 

Erkekçi(l) ve de erkeksi söylemin bu denli ağır tahakkümünün doğal bir sonucu olarak, sırf Zeki Müren’in memleketi olduğu için, 1950’lerin başından beri ‘Bursa Ovası, i.bne yuvası’ diye aşağılanan belde, gerek sağlığında ve gerekse de vefatına müteakip Zeki Müren’i  en mümtaz evlâdı olarak bağrına basmakta hiç bir beis görmemiştir.

Bursa ve Bursalının müşterek algısında ve sosyal şuurunda (ve pek tabiidir ki aynı zamanda da sosyal şuur altında), hemşehrisi Zeki Müren'e dair olumsuz yargıların yeşermemiş olmamasında; bunun, sanatçıya dair olan o mezkûr 'büyük resmin', genel toplumsal algının tesir sahasında şekillenmiş olması tayin edici rol oynamıştır.

Sadece Kemalist transformasyon sürecinin (1922 - 1950) realizasyonu sırasında değil, yüzümüzü (ilmini, fennini, tekniğini alalım; dinimizi, örfümüzü, harsımızı ise muhafaza edelim anlayışı çerçevesinde) net bir şekilde ‘Batı’ya döndüğümüz 1839 Tanzimat Fermanı’ndan beri, şiddetini giderek arttıran bir tempoyla, Türk musikisinin bütün versiyon, varyasyon, tandans, tını ve tezahürlerine karşı olan pozisyonunu mesafeli durmaktan tiksinerek bakmaya (ve hatta yer yer tekfir etmeye kadar vardıran) çok çeşitli bir entervalde inşa eden 'Batı Kültürü (Medeniyeti) muhibi 'seçkinimiz', söz konusu olan Zeki Müren’in yorumladığı ya da bestelediği eserlerse, aniden bir bilinç dönüşümü yaşar ve pekalâ arabesk olarak nitelenebilecek söz konusu eseri ‘paşasının’ ağzından huşu içerisinde, adeta dini bir ilâhiyi yudum yudum içermişçesine dinler. 

Bununla da yetinmez, ‘paşasının’ ne denli büyük bir sanatkâr olduğuna, onun ülkenin ve toplumun kültürel hayatının düzeyinin yükseltilmesinde nasıl da büyük bir imkân ve şans olduğuna dair kendi çapında ahkâmlar keser.

Kültürel alandaki bu alışılmadık manzara, bu anomik vakıa, politik arenada da benzer bir dilemayı çağırır toplumsal arenamıza. Sadece liberaller ve demokratlar gibi, beşeri entervalde kendilerine yer açabilmiş bütün yaşam tarzlarına hayırhah yaklaşmalarıyla öne çıkan anlayışların ülkemizdeki mümessilleri değil; her çeşit 'eşcinsel hakkı' talebine karşı ’Sodom ve Gomore’u ihya edecekler’ diye telâşa kapılan ve bu çerçevede vaziyet ve tavır alan kimi muhafazakârımızın da Zeki Müren’in hayatı ve sanatı ile yüzleştiklerinde aldıkları pozisyon enteresandır.

Hem erkek egemen anlayışın hakim olduğu ortalama bilinç (algı) düzeyimize ve hem de, kimi muhafazakârların, ‘gönüllerin paşası'nın marjinal yaşamını, (bu, buram buram eşcinsel kodlarla bezeli olan hal ve hareketlerle bezeli olmuş olsa da) hoşgörüyle tölere edebilmeyi içine sindirmesine dair sosyologlar, sosyal-psikologlar, davranış bilimciler ciddi mesai harcamalılar diye düşünüyorum.

Genel olarak eşcinsellere hiç de olumlu (hayırhah) yaklaşmayan bir toplumun bir eşcinsele neden bu denli sevgi, muhabbet, hoşgörü beslediğinin cevapsız bırakıldığı bir toplumun aydınlarının, entellektüel borçlarının birisini ödemediğinden rahatlıkla bahsedilebilir.

24 Eylül 1996'da aramızdan ayrılan Zeki Müren'in ardından düşünürken, burada dillendirdiğim soruyu doğru düzgün ve içime sinen bir tarzda cevaplandırmayı başaramadığımı gördüğüm için bu işi bilim insanlarına delege ediyorum.

Öte yandan, bu kabil bir çalışmanın, böylesi bir blog yazısının hudutlarını aşan bir gayretin ürünü olması icap eder. Bir diğer deyişle, söz konusu çalışma, daha ziyade, akademik bir gayretin hasılası olan ciddi bir tez çalışmasına dayandırıldığında, yola çıkış noktası olan soruyu mümkün mertebe kuşatıp, ona hakikatle olabildiğince mutabık bir cevaplar seti sunabilir.

Bu yüzden de ben, yazımın hüküm cümlesini dillendirmeye doğru sözcük sözcük ilerlerken, finalde sadece şunu söylemekle yetineceğim: Sevgili Zeki Müren, değerli paşamız, sen nasıl yaptın,nasıl becerdin, nasıl başardın, bizim hangi ihtiyacımıza ne şekilde cevap verdin de eşcinsellere olumlu yaklaşmayan bizlere bu denli sevdirdin kendini, bilemiyorum doğrusu. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da senin, hepimizin, Türkiye toplumsal formasyonunun gönül paşası olduğudur. 

Zeki Müren 17 yıl önce 24 Eylül’de, TRT tarafından kendisine verilecek bir ödülün takdim programında kalp krizi geçirerek aramızdan ayrılmıştı. Ebediyete intikalinin üzerinden 17 yıl geçtikten sonra bile, seni halâ seviyoruz, seni halâ dinliyoruz ve seni halâ özlüyoruz paşam.

Nur içinde yat...

 
Toplam blog
: 297
: 1623
Kayıt tarihi
: 29.08.11
 
 

1958 Fatih / İstanbul doğumlu. Etiler Lisesi ve İTÜ Maden Fakültesi Petrol Mühendisliği Bölümü me..