Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Sabiha Rana Melekler Yüreğinizden Öpsün

http://blog.milliyet.com.tr/sabiharana

06 Şubat '09

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
751
 

''Hamas-FKÖ-İsrail'' Sorunu ve Türkiye

''Hamas-FKÖ-İsrail'' Sorunu ve Türkiye
 

Deniz Baykal ''Hamas-FKÖ-İsrail'' Sorunu ve Türkiye - Milliyet.com.tr


CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN 3 ŞUBAT TARİHLİ TBMM PARTİ GRUBU KONUŞMASINDAN BİR BÖLÜM (04/02/2009 – chp 901)

MAALESEF DAVOS’DA, BAŞBAKAN TAYYİP ERDOĞAN’A, DOLAYISIYLA TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE KARŞI SAYGISIZLIK YAPILMIŞTIR

Geçen haftaya damgasını vuran olay hiç şüphe yok Davos’ta yaşanan tartışma ve o tartışma etrafında ortaya çıkan bazı gelişmelerdir. Maalesef DAVOS’da Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına kabul edilmesi mümkün olmayan bir üslupla doğrudan hedef alarak, parmakla hedef göstererek yüksek sesle ithamlar yöneltilmiştir. Bu ithamlara Türkiye Başbakanının cevap verme hakkına saygı gösterilmemiştir. Cevap verme fırsatı tanınmak istenmemiştir. O konudaki ısrar karşısında itilerek kakılarak susturulmak istenmiştir.

Türkiye Cumhuriyetinin bir temsilcisine, Başbakanına, yöneltilecek haksızlık karşısında hiç kuşku yok ki Türkiye’de herkes, hepimiz, tavır takınırız, bunları şiddetle reddederiz, bunu yapanları açıkça kınarız. Bu konuda hiçbir tereddüt yoktur.

Maalesef Davos’da Başbakana haksızlık yapılmıştır. Yüksek sesle itham edilmiş, adeta kendisini azarlarcasına, ders verircesine bir üslupla konuşulmuş; cevap verme hakkı itilip kakılarak önlenmek istenmiştir.

Bu saygısız davranış kabul edilemez. Hepimiz, iktidar muhalefet ayrımı gözetmeden böyle bir tablo karşısında Türkiye’nin bu muameleye maruz bırakılmasına karşı tepkimizi ortaya koyarız, koyuyoruz, bunda hiç kimsenin tereddüdü olmamalıdır.

BUGÜN BİR İSRAİL DEVLETİ VARDIR, AMA BİR FİLİSTİN DEVLETİ YOKTUR. BU KABUL EDİLEBİLİR BİR TABLO DEĞİLDİR. BU SAĞLANMADAN O TOPRAKLARDA BARIŞIN VE İSTİKRARIN GERÇEKLEŞMESİ KOLAY DEĞİLDİR.

İsrail, Ortadoğu’da 1948 yılında kurulmuş olan bir devlettir ve geride bıraktığımız 61 yıl boyunca İsrail’in çevresiyle, çevresindeki ülkelerle ilişkileri maalesef istikrarlı, barışa dayalı bir ilişkiler düzeni içine sokulamamıştır. İsrail-Filistin çatışması, Filistin topraklarına İsrail devletinin kurulmasıyla başlamıştır. İsrail Devleti 1948 yılında kurulmuş, ancak Filistin coğrafyasında bir Filistin devletinin kurulması hâlâ sağlanamamıştır.

Bugün bir İsrail devleti vardır ama bir Filistin devleti yoktur. Bu kabul edilebilir bir tablo değildir. Bunun bir an önce çözülmesi lazımdır. Filistin topraklarında en kısa zamanda bir Filistin devletinin de kurulması mutlaka gerçekleştirilmelidir. Bu sağlanmadan o topraklarda barışın ve istikrarın gerçekleşmesi kolay değildir.

Bir an önce bunu gerçekleştirmek lazımdır ama ne yazık ki dünya sistemi, dünyanın güçlü devletleri bu büyük sorumluluğu hâlâ yerine getirmemişlerdir, hâlâ dünya bu noktada ayak sürümektedir. Bunun bedelini de vatan talep eden Filistin halkı ödemek zorunda kalmaktadır. Olayın özü budur

O COĞRAFYA FİLİSTİNLİLERİN KENDİ TOPRAKLARI, KENDİ VATANLARIDIR. O COĞRAFYADA ONLARIN DA BAĞIMSIZ, ÖZGÜR BİR VATAN İÇİNDE YAŞAMAK HAKLARI VARDIR. BU SAĞLANMALIDIR.

1948 yılından beri bir İsrail devleti var, ancak Filistin devleti yok. Filistin halkı var, ancak Filistin halkı, “sen Ürdünlüsün, sen Suriyelisin, sen Mısırlısın, hadi dağılın burayı boşaltın” denilerek oradan uzaklaştırmak istenilmektedir. O coğrafya Filistinlilerin kendi topraklarıdır, kendi vatanlarıdır, onların da orada bağımsız, özgür bir vatan içinde yaşamak hakları vardır. Bu sağlanmalıdır.

Bu çözülmeyince Filistin topraklarında kanlı bir çatışma giderek yaygınlaşmakta ve derinleşmektedir. Bu çatışmayı bir an önce sona erdirmenin yolu Filistin devletinin en kısa zamanda gerçekleşmesine uluslar arası diyalog ve görüşme mekanizmaları ile katkıda bulunmaktır. Demokratik laik Filistin Devleti ile İsrail Devletinin barış içinde, ulusal bütünlüklerine karşılıklı saygı anlayışı çerçevesinde birlikte yaşamasını uluslararası güvence altına almaktır. Yapılması gereken iş budur.

BÖLGEDEKİ ARAP DEVLETLERİNİN ÖNEMLİ BİR KISMI BU SORUNUN BİR İSRAİL-ARAP SORUNU HÂLİNE DÖNÜŞMEMESİ İÇİN ÖZEN GÖSTERİYORLAR. OLAYI BİR İSRAİL-FİLİSTİN SORUNU OLARAK TUTMAK İSTİYORLAR.
O coğrafyada yaşanan sorun nedir aslında? İsrail-Hamas sorunu mudur? Oradaki sorun yoksa İsrail-Filistin sorunu mudur? Yoksa İsrail-Arap sorunu mudur? Yoksa oradaki sorun Musevi-Müslüman çatışması sorunu mudur? Şimdi bunların hangisidir? Olay hangisine doğru çekiliyor? Hangisine doğru yönlendiriliyor konusu olağanüstü önemlidir.

Ortada bir Hamas, bir de Filistin Kurtuluş Örgütü var. Her ikisi de Filistin halkının örgütü. Filistin Kurtuluş Örgütü de, Hamas da, Filistin halkının bastırılmış, haksızlığa maruz bırakılmış insanlarının özlemlerine yönelik çalışan iki siyasi kuruluş.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile HAMAS arasındaki fark nedir? Bu HAMAS tartışması nereden çıkıyor? Yaser Arafat yıllarca Filistin Kurtuluş Örgütünün ve Filistin halkının lideri olarak devam etti. Şimdi ise Mahmut Abbas, “Filistin halkının temsilcisi benim” diyor.

FİLİSTİN KURTULUŞ ÖRGÜTÜNÜN YÖNTEMİ SİLAHLI MÜCADELEDİR. HAMAS İSE, “BU İŞ SİLAHLI MÜCADELE VE CİHAT YOLUYLA OLUR” DİYOR. HAMASIN YÖNTEMİ CİHATTIR.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Filistin devletini kurmak için silahlı mücadeleye inanmaktadır. Eğer uluslararası müzakerelerle bu sorun çözülebilmiş olsaydı hiç mesele yoktu, ama bu sağlanamamıştır. HAMAS’ın yöntemi ise cihattır. HAMAS, “bu iş silahlı mücadele ve cihat yoluyla olur” demektedir.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), “İsrail’in bir devlet olarak varlığını kabul edebileceğini” ifade etmektedir; HAMAS ise, hiçbir şart altında, hiçbir şekilde “bir İsrail devletinin o coğrafyada var olabileceğini kesinlikle kabul etmediğini” ortaya koymaktadır.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) “Ben laik bir Filistin devleti kuracağım” demekte, HAMAS ise “Ben bir şeriat devleti kuracağım, bir din devleti kuracağım.” demektedir.

ORTADOĞU’DA BARIŞ VE HUZUR İSTİYORUZ. İSRAİL BARIŞ ORTAMINDA BİR BAĞIMSIZ DEVLET OLARAK DEVAM ETMELİDİR. AMA FİLİSTİN HALKI DA KENDİ BAĞIMSIZ MEŞRU DEVLETİNE EN KISA ZAMANDA SAHİP OLMALIDIR.

Türkiye olarak birtakım sorunlarla karşı karşıyayız. Bu sorunların bir kısmı doğrudan bizim sorunlarımız, bazıları da bölgedeki başka ülkelerin sorunlarıdır. Onlar da bizi ilgilendiriyor, oralarda da belli çözümleri tercih ediyoruz.

Türkiye olarak, CHP olarak;Bu çatışma çerçevesinde şiddetin, terörün sivil insanlara yönelik olarak kullanılmasını kesinlikle kabul etmiyoruz.

Sivil halka yönelik şiddeti, terörü, intihar eylemlerini, kentlerin içindeki masum insanlara yönelik şiddeti kesinlikle ret ediyoruz.

Silahlı yöntemle savaşla bir yere varmak mümkün değildir Çatışmalara bir an önce son verilmesini istiyoruz.

İsrail’in de Filistin’in de devlet kurma hakkının gereğinin yerine getirilmesini, bir an önce dünya ülkelerinin devreye girmesini ve bu konuyu çözmesini bekliyoruz.

GEREKSİZ YERE KAN AKMASIN, TERÖR OLMASIN, MASUM İNSANLAR ÖLDÜRÜLMESİN, BİZİM ANLAYIŞIMIZ BU. BU DOĞRULTUDA DA HER TÜRLÜ KATKIYI, DESTEĞİ VERMEYE HAZIRIZ.

Bizim başka sorunlarımız da var. Kıbrıs mesela bizim sorunumuz. Kıbrıs’ta yaşayan Türk toplumu, Rum toplumu; Yunanistan-Türkiye, hepimiz bu sorunun doğrudan tarafıyız. Ancak sormak gerekir, acaba bu sorun ne ölçüde komşularımızın da sorunu hâline dönüşmüştür?

Bu coğrafyada beraber bulunduğumuz bir sürü ülke var. İsrail var, Hamas ve Filistin Kurtuluş Örgütü var, Ürdün var, Suriye ve Mısır var. Onlar Kıbrıs sorununa nasıl bakıyorlar. Kıbrıs sorununa niye öyle bakıyorsun, niye böyle bakıyorsun diye bir tartışma yapabiliyor muyuz? İçimizden geçiyor, bazen söylüyoruz da ama değişen bir şey oluyor mu?

Onlar, Türkiye ile Yunanistan, Kıbrıs’taki Türk toplumu ile Rum toplumu arasındaki sorun diyorlar ve ona göre ilişkiler kuruyorlar, ona göre temaslar yapıyorlar. Mısır, daha dün Rum yönetimine petrol araması için yetki verdi. Aralarında KKTC’yi tanıyan tek bir ülke yok. Niye böyle oluyor?

Herkesin uluslararası ilişkilerde izlediği kurallar var. Herkes bölge istikrarıyla ilgili, kendi yararlarıyla ilgili bir değerlendirme yapıyor, senin sorunun benim sorunum diye kafasında ayrımı gözetiyor ve onun gereğini yerine getiriyor.

Bizim PKK sorunumuz var. PKK sorunu karşısında ne diyor bu dost ülkeler.? O senin sorunun, kolay gelsin diyorlar. En iyi niyetli olanı böyle. Onun ötesinde ilişkiler geliştirenleri var, destek verenleri var, engel çıkaranları var.

Bunu şunu için söylüyorum: Uluslararası sistemde her ülke öncelikle kendisinin ulusal yararlarını, çıkarlarını, istikrarını gözeterek, kendisiyle ilgili sorunları temel alarak, başkasının sorunlarına sahip çıkma heveslerine dizgin vurarak kendisini güvence altına alır. Ülusal yararlarını gerçekleştirmeye çalışır; olması gereken de budur.

TÜRKİYE BU TARTIŞMA İÇİNDE CİHAD ANLAYIŞINI BENİMSEYEN, LAİK DEVLET ANLAYIŞINI VE BAĞIMSIZ İSRAİL DEVLETİNİ REDDEDEN HAMAS’IN ANLAYIŞINA SAHİP ÇIKARAK, “NE KENDİ YARARINA, NE FİLİSTİN HALKININ YARARINA, NE DE ORTADOĞU BARIŞININ YARARINA” HİZMET ETMEK DURUMUNDA OLAMAZ.

Biz, bu bölgedeki her sorunu, bizim olmayan sorunları da çözmeye kalkar isek, her sorunun tarafı hâline dönüşmeye başlarsak, o sorun senin sorunun değil, benim sorunum dersek, zaman zaman açmazla karşılaşabiliriz, ulusal çıkarlarımıza zarar verebiliriz. Belki bu tür davranışlar sonucu o sorunun acısını çeken insanlar seni çok alkışlarlar, baş tacı ederler ama, on yıllardır çözülmeyen o sorunun bir parçası hâline dönüşerek, seninle birlikte senin ülken de o sorunların, sıkıntıların altına girmiş olur.

Bu dış politikanın bir temel gerçeğidir. Herkes birbirleriyle ilişkisini, dayanışmasını bilecek. Elbette Gazze’de yaşanmış olan acı olaylar karşısında tavır takınmak, neyin yanlış, neyin doğru olduğunu söylemek, izlenen yöntemin kabul edilemez olduğunu ifade etmek herkesin ve özellikle Türkiye’nin öncelikli bir görevidir. Bunu yapmak zorundayız, bunu yaparız.

Ama bizim o sorunun bir parçası hâline dönüşmemiz, o sorunun bir tarafı hâline gelmemiz bambaşka bir şeydir. Bizim Ortadoğu’daki bu sorunun bir parçası hâline dönüşmemiz yanlıştır, hele o sorunun tartışmalı taraflarından birisi hâline gelmemiz hiçbir şekilde kabul edilemez. Türkiye bu tartışma içinde Filistin halkı için de bir ayrı kesim olarak ortaya çıkan Hamas’ın anlayışıyla, çizgisiyle özdeşleşerek, ona sahip çıkarak ne kendi yararına ne Filistin halkının yararına ne Ortadoğu barışının yararına hizmet etmek durumunda olamaz.

FİLİSTİN HALKI BİR AN ÖNCE KENDİ ASKERİ GÜCÜNÜ, SİYASİ İRADESİNİ, DİPLOMATİK YAKLAŞIMINI ORTAYA KOYACAK TEK BİR GÜCE BİR AN ÖNCE KAVUŞMALIDIR.

Şimdi Filistin’de iki ayrı güç, iki ayrı etkinlik alanı, iki ayrı strateji, iki ayrı siyasi anlayışı ve zihniyeti var. Bunlardan birisi müzakerede muhatap olarak alındığı zaman öbürü devreye girip onu bozma imkânına sahip oluyor, bir türlü uzlaşma ve anlaşma gerçekleştirilemiyor.

Biz Ulusal Kurtuluş Mücadelemiz sürecinde ilk etap da bunu gerçekleştirdik. Halkın iradesini temsil eden TBMM’in kararları ve denetimi altında muhtelif, kendi başlarına bağımsız olarak faaliyet gösteren milis güçlerinin faaliyetlerine son verdik, Ulusal Orduyu kurduk, ordu disiplinine uyan herkesi o çatı altında topladık.

Filistin halkının da bir an önce kendi askeri gücünü, siyasi iradesini, diplomatik yaklaşımını ortaya koyacak tek bir güce bir an önce kavuşmasının sağlanması gerekiyor. Bunun eksikliği, tabloyu çok karıştıran, çözümü olanaksızlaştıran çok bir temel unsurdur.

DAVOS’UN TEMEL YANLIŞI, ŞİMON PERES’İN KARŞISINA ONUNLA HESAPLAŞMAK ÜZERE TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAŞBAKANININ ÇIKMAYA TALİP OLMASIDIR.

Türkiye oradaki tartışmada doğrudan bir tarafı hâline dönüşmekten uzak durmalıdır. Türkiye, İsrail ile bu konuyu tartışacak muhatap olarak görülmemelidir. Türkiye, Ortadoğu’da İsrail ile bu tartışma ve çatışmayı sürekli sürdüren bir ülke konumunda olmamalıdır. Bu nedenle, Davos’un temel yanlışı Şimon Peres’in karşısına onunla hesaplaşmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının çıkmaya talip olmasıdır.

Elbette bizim bu konuda düşüncelerimiz var, söyledik, hiç kuşku yok her yerde de söyleriz. Ama bu tartışmayı Türkiye-İsrail tartışması hâline dönüştürmek belki birilerine içeride geçici bir siyasi ilgi havası doğurabilir, belki bu durum kendisinin kısa vadeli siyasi hesapları açısından uygun görülebilir, ama bilinmelidir ki bu duygunun sonu hüsrandır, bu durum Türkiye’nin çıkarları ve yararları açısından fevkalade gereksiz ve yanlış sonuçlar doğurur.

TÜRKİYE BU SORUNU SAHİPLENME GÖRÜNTÜSÜ İÇİNE GİREREK BUNU ÇÖZME ŞANSINI NE YAZIK Kİ ARTIRMIYOR, TAM TERSİNE O KONUDA BELKİ VAR OLAN ŞANSINI DA ORTADAN KALDIRIYOR.

Elbette bu durumun, “bölgeyle derin ilişkilerimiz var, tarihi ilişkilerimiz var, bu bölge bizden sorulur, bu bölgedeki yanlışlıklara biz engel olacağız” duygularını taşıyan yüreklere büyük bir ferahlık getiriyor olması mümkündür, ama dış politika bu anlayışla sürdürülmez. Bakınız, İsrail’in Ankara Büyükelçisi daha dün çıktı dedi ki “AKP’nin dış politikasını AKP tabanı mı belirliyor?” Bu çok acı bir tespittir ve bir büyükelçinin bulunduğu ülke dış politikasına yönelik olarak yapması doğal karşılanamayacak bir tespittir.

BİZ, BU ÇATIŞMANIN DİN ÇATIŞMASI BOYUTUNDA YOĞUZ, MUSEVİ-MÜSLÜMAN ÇATIŞMASININ BİR TARAFI OLAMAYIZ, OLMAMIZ SÖZ KONUSU DEĞİL.

Bugün için söylemiyorum, 1492’den beri biz, bu çatışmanın din çatışması boyutunda yoğuz, Musevi-Müslüman çatışmasının bir tarafı olamayız, olmamız söz konusu değildir. Osmanlı zamanından beri Türkiye kendisini hiçbir zaman Müslüman-Musevi çatışmasının bir tarafı gibi hissetmemiştir. Çok doğal olarak kendisine barış içinde yaşayacağı yurt arayan bütün insanlara, bu arada Musevilere kollarını açmıştır ve bundan da hiçbir zaman pişmanlık duymamıştır, hiçbir zaman zarar da görmemiştir. 1492’de de böyle, 1940’lı yıllarda da böyle olmuştur.

Hitler zulmünden kaçan Museviler sığınacak ülke olarak Türkiye’yi görmüşler, Türkiye’ye gelmişlerdir. Mustafa Kemal de onları baş tacı etmiştir, onları üniversitelerde, toplumsal yaşamımızın farklı her alanında değerlendirmiştir.

Bu kültürün içinden geçiyoruz. Ne imparatorluk döneminde ne cumhuriyet döneminde bizim hiçbir zaman insanların dinî inancından dolayı onları dışlayıcı bir tavır içine girmemiz söz konusu değildir, hiçbir zaman olmamıştır. Bu son dönemde de daima böyle gitmiştir.

TÜRKİYE’DE YAŞAYAN MUSEVİ VATANDAŞLARIMIZ KENDİLERİNİ TÜRK OLARAK HİSSETMEKTEDİRLER. ONLARIN DİNİ FARKLIDIR AMA ONLAR BU DEVLETİN SİZDEN BİZDEN HİÇBİR FARKI OLMAYAN SAYGIDEĞER VATANDAŞLARIDIR.

Onları bir başka gözle anlamamız mümkün değildir, bize yakışmaz, böyle bir şey düşünülemez. Bakın, Musevi cemaatinin sözcüsü iki gün önce bir açıklama yaptı, diyor ki: “Biz kimseden imtiyaz istemiyoruz, azınlık statüsü falan da istemiyoruz, Lozan’ın haklarını falan da istemiyoruz, biz demokrasi ve hukuk devleti içinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın gereğinin yerine getirilmesini istiyoruz.” Bu yurttaşlarımızı dışlar gibi bir görüntü verecek her türlü yaklaşım fevkalade yanlıştır, tehlikelidir, hiçbir şekilde kabul edilemez.

Bu bir yasak sahadır, siyaset için yasak sahadır. Oradan gelecek olan siyasi yararın kimseye hayrı yoktur, eksik olsun o siyasi yarar.

BUGÜN, GAZZE’DE O ÇOCUKLARIN ÜZERİNE BOMBALARI ATAN PİLOTLAR KONYA’DA EĞİTİLMEKTEDİR, BUNUN ANLAŞMASI DA BU HÜKÜMETİN ONAYIYLA YÜRÜMEKTEDİR.

Biz Ortadoğu sorununa bakarken şunları unutamayız: Bizim İsrail ile de ilişkilerimiz var, devam edecek. Bunu geçmiş için söylemiyorum, bugünkü hükümet için söylüyorum. İsrail ile ilişkilerimizin en yoğunlaştığı dönemin yaşandığı dönem bu son dönemdir. Bu hükümetin katkılarıyla, imzasıyla İsrail ile ilişkiler olağanüstü bir düzeye çekilmiştir. Bugün, Gazze’de o çocukların üzerine bombaları atan pilotlar Konya’da eğitilmektedir, bunun anlaşması da bu hükümetin onayıyla yürümektedir. Askeri modernleşme projeleri İsrail ile bu hükümet tarafından yapılmış ve yürütülmektedir. Birçok alanda en ileri düzeyde işbirlikleri bu hükümet döneminde ortaya konulmuştur.

BİZ SADECE GAZZE’DE OLANLAR İÇİN DEĞİL, GAZZE’DE ÖLDÜRÜLEN 600’Ü ÇOCUK, 1 300 FİLİSTİNLİ İÇİN ÜZÜLMÜYORUZ. BİZ AYNI ZAMANDA IRAK’TA BUSH YÖNETİMİNİN YARATTIĞI KATLİAM ORTAMINDA ÖLDÜRÜLEN 1 MİLYON MÜSLÜMAN İÇİN DE ÇOK DERİNDEN ÜZÜLÜYORUZ.

Gazze’de olanlar karşısında vicdanların sızlamaması, üzülmemek mümkün değildir. Ancak, insan düşünmeden edemiyor. Acaba, Gazze’de öldürülen çocuklar için gözyaşı dökenler, o 1 milyon kişinin, 1 milyon Müslümanın Irak’ta öldürülmesine yol açan süreç karşısında nasıl tavır takınmışlardı?

1 Mart Tezkeresi’nin geçmesinin önlenmesi Cumhuriyet Halk Partisinin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir.

Ortadoğu halkına Bush’un bölgede ABD çıkarlarına dönük olarak dizayn edilmiş olan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) düzeninin dayatılması karşısında Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz mücadele ederken, birileri de Bush düzeni içinde BOP’un Başkan Yardımcılığı görevini yapmakla iftihar ediyorlardı.

Bu bölgede 2003’ten beri öldürülen Gazze’dekiler dâhil olmak üzere işlenen bütün cinayetlerin altında bu işbirliği anlayışı yatmaktadır. Siz böyle bir iş birliğinin sorumluluğundan Gazze’de 1 300 kişi öldü, bunu kabul edemem diyerek yüksek perdeden konuşarak kalkamazsınız.

Bu temel bir gerçek yani lafla bu iş olmaz, uygulamayla bu iş olur. İsrailli pilotlar Konya’da eğitilmeye devam ediyor, Türkiye’de eğitilmeye devam ediyor, sen ne konuşuyorsun.

Türkiye’de şehitler, Türkiye’de PKK saldırısıyla şehitler verilirken o şehit cenazelerinin hiçbirisinde bu teessürü görmek imkânını bulamadık.

Türk askerinin başına Süleymaniye’de çuval geçirilirken devletin onuru sözü nerede idi?

Devletin şerefini, onurunu konuşmak isteyenler İsrail’e karşı konuşmakla bunu gerçekleştiremezler. Gerektiği zaman Bush’a karşı konuşacaktın, Bush’a.

Türk askerine saldırır yapılınca bu saldırı konusu gündeme geldiği zaman “Amerika’ya gittiğimde bu konuyu Bush’la konuşacağım” demek Türkiye’nin şerefini, onurunu korumak anlamına mı geliyordu? Türkiye’nin şerefini, onurunu korumak isteyenler “Aman süpürmeyin, kullanın” diyenleri yanında uzman diye taşımaz.

HAMAS, PKK GİBİ BİR TERÖR ÖRGÜTÜDÜR, TERÖR ÖRGÜTLERİ LİSTESİNDEN ÇIKARTILMASINI TALEP ETMEK ŞAŞKINLIKTIR.

Başbakan bu ortamda ilginç şeyler söyledi. Mesela dedi ki “Hamas’ı terör örgütü listesine alan Amerika’nın, Avrupa Birliğinin bu listeyi gözden geçirmesini istiyorum.” Başbakan’ın bu sözlerinin hangi çıkara, hesaba, amaca hizmet edeceğini anlamak gerçekten kolay değildir. Zira terör örgütleri listesinde Hamas da var, PKK da var.

Şimdi, Başbakan Hamas’ı terör örgütleri listesinden çıkaralım diyor. Peki Hamas ne diyor? HAMAS “Ben cihat yoluyla burada İsrail devletini ortadan kaldırmak için sonuna kadar mücadele ederim, bunun için de pastanelerdeki öğrencileri otobüslerindeki yaşlı insanları öldürmekte bir sakınca görmem” diyor. Bunu biz bir hak olarak Türkiye Cumhuriyeti adına vermeye kalktığımız zaman bunun nelere yol açacağının hesabını “Başbakan yaparak mı böyle konuşuyor?, yapmadan mı konuşuyor?” anlamak mümkün değil.

BAŞBAKAN’IN ÜLKEYE ONURLA HİZMET EDEN VE ETMEKTE OLAN DİPLOMATLARIMIZI AŞAĞILAR ÜSLUPLA KONUŞMASINI ŞİDDETLE KINIYORUZ, KENDİSİNİ AYIPLIYORUZ.

Bu arada Başbakan sözün nereye gideceğini idrak etmeden gereksiz yere onu bunu suçlayarak Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarları için verilen her görevi şerefle, başarıyla yapmış olan insanları düşman suçlar gibi hakarete tabi tutmakta, hedef hâline getirmektedir. Başbakana bu tavrın hiç ama hiç yakışmadığını söylemek isterim.

Türkiye Cumhuriyetinin diplomatları bu devletin diplomatlarıdır. Ta millî mücadeleden beri onlar her türlü sıkıntı içinde bu devlete hizmet etmenin mücadelesi içinde olmuşlardır. Ta Mudanya Mütarekesi’nden Lozan’dan, Kıbrıs müzakerelerinden, Cenevre’den günümüze kadar her yerde diplomasi masasında görev yapmışlardır. Gerektiği zaman Ermeni katliamına hedef seçilerek canlarını ödeyerek görev yapmışlardır.

Bu insanlara üç kuruşluk siyasi destek adına hakaret etmek, karalamaya çalışmak bir Başbakana yakışmaz. Başbakanın bu devlete şerefle hizmet etmiş olan insanlara saygı göstermesi, onlara değer vermesi öncelikle bulunduğu yerin yüklediği bir görevdir, sorumluluktur.

ARTIK BU KONUNUN İSTİSMAR EDİLDİĞİ YETER, ARTIK GERÇEK GÜNDEMİMİZE DÖNELİM, EKONOMİYE DÖNELİM, İŞSİZLİĞE DÖNELİM, VATANDAŞLARIN SIKINTILARININ, SORUNLARININ ÇÖZÜMÜNE YÖNELELİM.

Türkiye bu küçük demokrasinin çocukluk hastalıklarını artık aşmıştır. Böyle istismarcı yaklaşımlarla, şovlarla halkımızın, vatandaşlarımızın gerçek sorunlarını örtbas etmek de mümkün değildir, onları farklı şekilde takdim etmek de mümkün değildir. Türkiye bu deneyimleri yeterince yaşadı, önümüzdeki dönemde de bunun böyle olacağını görüyoruz. Her şey kendi içeriği ve ölçüsü çerçevesi içinde önem taşır. Artık bu konunun istismar edildiği yeter, gerçek gündemimize dönelim, gerçek sorunlarımıza dönelim, ekonomiye dönelim, işsizliğe dönelim, vatandaşların sıkıntılarına, sorunlarının çözümüne yönelelim.

<ımg id="imgResim" src="/Images/Blog/131/16/160735.jpg">
Deniz BAYKAL'ın 3 Şubat 2009 CHP Grup Konuşmasıdır.. (Fotoğraf:http://www.haber1.com/photos/311018582.jpg)

<ımg src="http://admin.pusulachp.org.tr/prg/stats.php?id=6&usr=sabiharana@sabiharana.com"> Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezinden, tarafıma ulaştırılmış olan, ''katıksız'' gönül paylaşımıdır! Değerbilir bilginize!

Saygılarımla..

''Melekler yüreğinizden öpsün''

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1988
Toplam yorum
: 5389
Toplam mesaj
: 722
Ort. okunma sayısı
: 4897
Kayıt tarihi
: 26.10.06
 
 

Gazeteci - Yazar (NLP Uzmanı - İlişki ve Yaşam Koçu) Yaşarken dünyayı dolaşmayı, topraktan güneşe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster