Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
Osmanlı'da Basın ve Basın Tarihi

Buğra bey. Yazınıza bir konuyu araştırırken rastladım. Koyduğunuz görüntü Ceride-i Havadis'e ait. Siz Takvim-i Vekayi demişsiniz. Düzeltirseniz iyi olur diye düşünüyorum. Saygıyla...

29 Eylül 2017 09:45
Bölünme tehlikesi çok mu yakın?

Siz bir askersiniz. Bu konuları hepimizden daha iyi bilirsiniz. Bir tehlike seziyorsanız, sizin komutanınız konumundaki yüksek rütbeli subaylar da bunu seziyorlardır. Herhalde üstlerine ve hükümet yetkililerine de haber veriyorlardır. Alınması gereken tedbirler de onların işi. Biz olayların sadece görünen bir kısmını gören kişiler olarak, böyle bir tehlikeyi güya haber vererk hükümete yardımcıı mı ouyoruz, ortalığı velveleyi mi veriyoruz, yoksa terör örgütüne korktuğumuzu haber mi veriyoruz? Böyle ciddi konularda bir bildiğimiz varsa, doğrudan merciine yapılır. Gazeteler ve internet aracılığıyla uluorta yapılmaz. Öyle değil mi komutanım? Olaylar herhalde bizim dışarıdan görebildiğimiz kadar değil.. İşin içinde başka oyunlar olduğu belli. Sizin tabirinizle bunu imam bile anlamış, siz anlamadınız mı? El birliğiyle teröre karşı neler yapabiliriz sorusu yerine, sanki hepimiz terörü de arkamızı alıp, bu hükümeti nasıl yıkarız sorusuna odaklanmışız gibi... Selam ve saygılarımla...

24 Ağustos 2012 13:09
T.C. Diyanet İşleri hakkında

Bildiğim kadarıyla "Dinâyet" kelimesi, Diyanet'i söylemekte zorluk çeken bazı cahil kişilerce kullanılan galat bir kelimedir. Sizin yakıştırdığınız gibi Din ve Âyet kelimelerinden oluşan bir bileşik isim olamaz. Çünkü Din ve Âyet birbiriyle irtibat kurulabilecekk şekilde birleştirilmeye müsait kelimeler değildir. Siyasetle bu kadar yakından ilgilenmiş bir kişi olarak bunu bilmeniz gerekir. Eğer bir art niyet söz konusuysa, yani aklınızca dalga geçmek, alay etmek gibi bir niyetiniz varsa, bu her şeyden önce kişiliğinize de, yaşınıza başınıza da yakışmaz diye düşünüyorum. İnsanlara Diyanet'in ilk kuruluşunun sanki "Din-ayet" miş gibi anlatmaya çalışmanız, yanlış bilgiyle onları donatmaya çalışmanız anlamına gelir ki, buna da doğrusu bir anlam veremiyorum. Ciddi olarak eğer böyle bir oluşumun varlığını savunuyorsanız, lütfen bu konudaki bilgi ve belgeleri bir kere daha gözden geçirmenizi tavsiye ederim. En doğrusu bu bilgileri tavzih ederek, yazınızdaki yanlışlığı bir an evvel düzeltmeniz

20 Ağustos 2012 01:07
Dört nala koşar sözcükler Kalbimden parmak uçlarıma …

Yazmak dediğiniz gibi güzel bir duygu... Aynı tadı yazdıklarınızı okurken de almak dileğiyle... Blog'a hoş geldiniz.

04 Ağustos 2012 14:02
Dindar kimdir? Ben dindar olmaya çalışan bir kulum !

Benim yazdığım yorumla, sizin verdiğiniz cevap arasında bir bağlantı kuramadım. Bir insan ya müslümandır, ya değildir. Yarım, çeyrek filan müslümanlık olmaz. Siz belki kızarak, alay ederek, ya da nazire yaparak taş atmak istiyorsunuz ama, insan babası hacı, dedesi müftü, babaannesi başörtüsü taktı diye müslüman olmaz. Sözgelimi bir akrabanız doktor, biri avukat, biri mühendis olsa siz bunlardan hiçbiri olmazsınız. Bizim görevimiz, müslüman gibi davranan ve yaşayanlara müslüman muamelesi yapmaktır. Ama yaşamayanlara da kızmak, aşağılamak, alay etmek gibi bir hakkımız yok. Sonuçta biz gördüğümüze göre karar veriyoruz. En doğrusunu Allah bilir. O kalplerden geçeni de bilir. Çünkü o yaratıcımızdır. Selam ve saygılarımla...

02 Ağustos 2012 00:59
Dindar kimdir? Ben dindar olmaya çalışan bir kulum !

Yazınızda değindiğiniz noktalara aynen katılıyorum. Yalnız görüntü olarak kullandığınız malzemeye itirazım var. Müslüman, İslâm'ı kabul eden ve yaşayan demektir. Bunu yapan, yapmak isteyen, en azından yapılmasından rahatsızlık duymayan herkes müslümandır. Öyle yarım zamanlı, cumalı, bayramlı, hacılı hocalı falan gibi tariflerle ne müslümanları bölmek, ne insanları dışlamak, nede işi sulandırmak doğru bir yöntem değildir. Selam ve saygılarımla...

31 Temmuz 2012 18:41
Hocayla Ramazan hakkında sıradışı bir sohbet...

(2) Hz. Ömer'in hicreti takvim başlangıcı yapması, ayların yerini değiştirmesi gibi bir şey yapmış olması anlamına gelmiyor. Bu dinen de, aklen de mümkün olabilecek bir şey değil zaten... Neden derseniz, Araplar, bazı ayların yerini değiştirip bazı ayları uzatıp kısaltıp kendilerine göre değişiklikler yapıyorlardı. Mesela savaşılmaması gereken ayları öteleyerek gözüne kestirdiklerine savaş ilan ediyorlardı. Kur'an'da bunu kınayan bir âyet var biliyorsunuz hocam! Tevbe 37.. "Sapıtmak için hürmetli ayların yerlerini değiştirip geciktirmek, küfürde gerçekten ileri gitmekdir. İnkar edenler Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uydurmak için, onu bir yıl haram, bir yıl helal sayıyor, böylece Allah'ın haram kıldığını helal kılıyorlar. Kötü işleri kendilerine güzel göründü. Allah inkar eden toplumu doğru yola eriştirmez." Bu durumda Hz. ömer'in böyle bir şey yapması mümkün mü? Yani sonuç olarak sizin tahmin ettiğiniz gibi aylarda bir kayma-kaydırma olmamıştır. Selam ve saygılar..

31 Temmuz 2012 18:35
Hocayla Ramazan hakkında sıradışı bir sohbet...

(1) Erol bey, sorunuzun cevabı Diyanet tarafından en güzel şekilde verilmiş. Anlaşılamayan nokta neresidir, doğrusu insan şaşırıyor. Sanırım siz şöyle düşünüyorsunuz: Hz. Ömer Hicretin başlngıcını esas alan takvim kullanmayı kararlaştırınca, içinde bulundukları ayı ve günü düşünmeden, "bugün 1 Muharrem arkadaşlar, bugünden itibaren hicri takvim kullanıyoruz!" Hz. ömer gibi birinden böyle saçma sapan, deli ibrahimin bile yapamayacağı bir garip uygulama bekleyebilir misiniz? Peyamberimizin Medine'ye hicretiyle, bu büyük olayın bir başlangıç sayılması ve takvimin buna göre düzenlenmesi gerektiği, daha peygamberimiz zamanında da dillendirilmiştir. Ama uygulama Hz. Ömer zamanında olmuştur. Sizin de belirttiğiniz gibi, zaten Arabistan'da müslümanlıktan önce de ay takvimi kullanılıyordu ve 12 ayın adı aynıydı. Hicretin yapıldığı yıl başlangıç sayılırken, elbette ay olarak da bir yerden başlaması gerekiyordu. İşte bu başlangıç önceleri de yılbaşı olarak kabul edilen 1 Muharrem olmuştur. (devam

30 Temmuz 2012 23:39
Hocayla zekat konusunda sohbet...

(3) Zekatın nasıl verileceğini Peygamberimizin hadislerinden öğreniyoruz. Kısa formül, kırkta bir, yani yüzde iki buçuk. Herkes varlığını Yüzde iki buçuğunu her yıl zekât olarak verecek.. Düşünebiliyor musunuz Erol bey, bütçenin yüzde iki buçuğu her yıl yoksullara dağıtılıyor. Memlekette fakir kalır mı? Üstelik resmi rakamlara yansıyan gelirden değil, gerçek gelirden.. Çünkü bu Allah rızası için yapılan bir işlem. Allah her şeyi bildiğine, gördüğüne göre, kazancımızı ondan saklayacak halimiz yok ya, yılda ne kadar kazanıyorsak o kadar vereceğiz. O zaman İslâm'ın bu emri tam olarak yerine getirilmiş olur diye düşünüyorum. Siz yine isterseniz Erol hocaya bi sorun... Selam ve saygılarımla...

28 Temmuz 2012 01:47
Hocayla zekat konusunda sohbet...

(2) Zekât aslında dinin direği. Sadece dinin mi, topluluğun, mutluluğun direği. Günümüzün en büyük problemi yoksulluk... Her şey ekonomide düğümleniyor. Oysa zekât bu sorunu çözecek sihirli formül. Kur'an'da "zekâtınızı veriniz" emrinin sık tekrarlandığından bahsetmiştim. Bunun birinci anlamı "mutlaka zekât verecek hale geliniz, ekonomik durumunuzu güçlendiriniz, zengin olunuz demektir. İkinci anlamı ise, durumunuz ne olursa olsun "mutlaka zekât veriniz" demektir. Şimdi hemen "fakirler de mi verecek?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Elbette fakirler de verecek. Onlar için o kadar kolay ki... Bilirsiniz züğürtlerin sosyalist kardeşliği çok kolaydır. Cebinde 50 kuruşu olan, bir arkadaşıyla bunu 25 kuruş - 25 kuruş çok rahat paylaşır. Ama cebinde 50 bin lirası olandan 25 bin lirayı alacak ya da onu verecek babayiğit zor çıkar. Onun için fakirin zekât vermesi daha kolay. Herkes yani inanan her müslüman zekat verecek.

28 Temmuz 2012 01:43
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 946
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster