Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Nisan '09

 
Kategori
Aksesuar / Takı
Okunma Sayısı
6012
 

Alaturka Mücehver

Alaturka Mücehver
 

Viktor Öcal Usta'dan alaturka mücevher.


Yusuf İlhan: Ülkemizdeki kuyumculuk tarihini –bilhassa son iki yüz yıllık dönemi- sizden kısaca dinleyebilir miyiz?
Aslında bunu İstanbul’un tarihi ile eşleştirmek gerekiyor birazda. Söyle ki, Fatih İstanbul’u aldıktan sonra Ermeni zanaatkârları bu şehre taşıyıp burada yapılandırdı. Ermeniler dünyada ve ülkemizde geleneksel olarak kuyumculukları ile tanınıyorlar, ikinci tanındıkları alan mimarlık, üçüncüsünde de tıp geliyor. Üç alanda da daha isimleri telaffuz edilir boyutta. Daha çok saray mücevheratçısı olarak buralarda yapılandırıldılar. Saraya yakın olması sebebiyle de Kapalıçarşı civarında konuşlandılar. Anadolu ve İstanbul’da süregelen ahilik teşkilatının bir yansıması hala buralarda devam eder. Gerçi günümüzde gittikçe yok oldu hatta nerdeyse adı bile unutuluyor ama hala aynı değerlerle devam eder.

Viktor Öcal: Osmanlı arşivlerine göre 1526 senesinde sadece sarayda istihdam edilen 58 zerger (altın işleme ustası), 22 zernişanî (altın kakma ustası), 9 hakkâk (maden ve değerli taş işleme ustası), 1 foyager olmak üzere toplam 90 usta maaşlı kuyumcu olarak istihdam ediliyormuş. Serbest çalışanlar bu sayıya dâhil değil üstelik.
Evet, haklısınız, hatta bu dönemde paşalığa kadar yükselen kuyumcu zanaatkârları var.

Benim merak ettiğim, acaba bugün bu sayıda kuyumcu ustası var mı İstanbul’da?
Hayır, bugün bu sayıları bulmak mümkün değil. Şimdi şöyle bir sorun var bu konuyla ilgili; gelişen teknoloji ve sanayi devrimi sonrasında, bizim ülkemizde olan yansımaları biraz daha geç oldu ama makineleşme ile el sanatları daha geri plana düştüğünden, yetişen usta sayısı düzenli olarak azaldı. Bazı zanaatkârlar zaman içinde tamamıyla kayboldu, az önce bahsettiğimiz foyager, zernişani, hakkâk bunların hepsi nerdeyse yok oldu. Mesela foyager diye bahsedebileceğim en son örnek bundan 20 yıl önce vardı ve artık yok.
Peki, kim icra ediyor bunu?

Şu an artık foya yapılmıyor. Onun yerine sunî ya da sentetik malzemelerle bu giderilmeye çalışılıyor. Çünkü alaturka mücevher Türkiye’de son zamanlara kadar pek tutulmadığı için, aslında son zamanlarda biraz canlandırdık ama son 15 yılda alaturka mücevher çok fazla uygulanmadığından çok da ihtiyaç duyulmadığından artık neredeyse yok. Belki bir kişi varsa vardır ama ben onun da yaşadığından çok da emin değilim. Benim 20 yıl öncesinden bahsedebileceğim bir ablamız vardı, eşinden kalan işi devam ettirirdi. Yalnızca foya imalatı yapardı ve sanırım o hanımın ölümü ile artık foya yapılmıyor. Onun yerine bir takım sentetik folyolar vs kullanılıyor ama orijinal manada bu foyadır değimiz şey artık üretilmiyor.

Kuyumculuk çok genel bir kavram. Değerli süs eşyası demek ama bu eşyaların malzeme alanı çok geniş. Ancak bunlar birbirlerinde çok farklı. Misalen; altın ile gümüş birbirinden çok farklı mataller ve bunları tercih edenlerde farklı. Yani değerli taşları ve madenleri; elmas, yakut, sedef, gümüş gibi hepsini harmanladığımız zaman kuyumculuk mu ortaya çıkar yoksa insanların ilk akıllarına geldiği üzere altın işleme sanatı mıdır sadece kuyumculuk?

Batıda başlayıp ülkemizde de yavaş yavaş gelişmeye başlayan “high jewellary” denilen bir kavram var “yüksek kuyumculuk”. Yüksek kuyumculuk burada mücevher olarak adlandırılan şey. Şimdi bu mesleklerin birçoğu yıllar içerisinde makineleşme ile birlikte dönüşüm de geçirdi. Bazı meslekler yok olurken yeni meslek dalları da ortaya çıktı. Şimdi bunların ürettikleri şeylerin kuyumculuk mu, gümüş mü, takı mı yoksa işte high jewellary denilen mücevher mi olduğunu bazı kriterlerle ayırıyoruz. Bunların esprisi şöyle: toparlayarak söylersem gümüşün alıcısı belli bir çalışma şeklini, dizayn şeklini alıyor. Gümüş iki etki ile anlıyor insanlar arasında; Hıristiyan dünyasında, yani batı kaynaklı dünyada gümüşün sterilizasyon hatta bazı uygulamalarda kötü olan şeylere karşı kullanıldığı söylenir, yazılır, çizilir. Günümüze kadar gelen bilgilerde bazı insanların su kuyularına gümüş paralar bıraktıkları ve onu sterilize ettiklerine inanılır. Tabi beraberinde de bazı şeyler gelişiyor. Gümüşün sterilize etme özelliği yüzünden tabak, kadeh, çatal, bıçak ve buna benzer şeylerin üretildiği bir ustalık alanı gelişti. Tamamen ev eşyası, dekorasyonuna yönelik üretim yapan bir gurup var.


Bu tip üretim de kuyumculuk mudur peki?

Bu kuyumculuk değil.

Ama çok eski bir sanat bu da değil mi?

O da çok eski bir sanat ama kuyumculuk değil. Aslında bunların hepsi metal sanatları sınıfına giriyor. Birbirinden ayıran şey, Avrupa’da “metalsmith” ve “goldsmith” olarak ayrılır bunları birbirlerinden. Bir metal ustası vardır bir de altın ustası vardır. Osmanlı’da ise bu altın ustası altın işleyen adama sadekâr deniliyor. ‘High jewelllary’nin de belli kriterleri var. Yedi ayrı stile ayrılır bunlar. High jewellary, ben İngilizce tabiriyle söylüyorum, şimdi Türkiye’de mücevher olarak oturmaya başladı. Aslında bu tabirleri çok kullanmayı sevmiyorum çünkü çok bize ait olan bir şey değil, sonradan yapıştırma bir şeyler bunlar. Ama günümüzde şöyle bir durumda çıktı ortaya; takı tasarımı adı altında resim çizen de boncuk dizen de kendini aynı durumda görmeye başladı. Bu bizim sektörümüzde de bir ayrıma yol açtı. İlk önce fuarlarımıza yansıdı bu. Bir takı ve aksesuar bölümü denilen günümüz kuyumculuğu olarak adlandırdığımız fabrikasyon üretimle üretilen takılar ki üzerlerinde çok fazla taş barındırmazlar ve çok da kriterleri yoktur bunların. Bir de bunun haricinde mücevher bölümü, günümüz fuarlarında son dört yırlı ayrıldılar birbirlerinden. Mücevherinde kendi içinde iki bölümü oluştu; bir butik üretimi tamamen el ile kişiye özel yapılan belli kriterleri taşıtan bir cinsi bir de geleneksel alaturka diye tabir ettiğimiz ya da Türk usulü olarak adlandırabileceğimiz şekli gelişti. O yüzden bunlar aslında kendi içlerinde çok fazla bölünüyorlar çok geniş bir alan.

Geçmişte kullanılan günlük eşyalarda bile bir estetik görüyoruz ancak günümüzde belki sanayileşmenin de tesiri ile her alanda bir adîleşme söz konusu. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

1870 ile 1930 arasında “art nouveau” ile “art deco” denilen bir mücevherat tarzı gelişmiştir, günümüzde insanların estetik olarak gördükleri tarz aslında budur. Art deco insan dışındaki çiçek, böcek gibi canlıların mücevhere taşınması ve stilize edilmesidir. Art deco da daha ziyade insan, melek, peri gibi şeylerin mücevhere taşınmamsı ve otiflerin işlenmesidir. Sanayi devrimi sırasında tabiî ki bu biraz aşındı. Ama şu içinde bulunduğumuz dönemde yeniden bira ayrılma sürecine girdi. Bir ara hepsi birbirinin içindeydi, sanayi devrimi ile karışmıştı onun etkileri şile birlikte daha ucuzu kabul edilebilecek ve herkesin alabileceği bir üretim tekniği geliştirildi ama yüksek kalite içermeyen yüksek işçilik detayları olmayan bir şeyler gelişti ama son 20 25 yıldır hgih jewellary diye adlandırılan, butik olarak kişiye özel ya da kişiye özel olmasa bile koleksiyon olarak bir kıstastan geçen üretim başladı. Mesela şu aşama da ben high jewellary çalışıyorum, kendi tasarımları elde üretiyorum. Doayısıyla bu bir high jewellary yni mücevher aslında. Yani takı tasarımından çıkıp bir üst segmente doğru gidiyor. Dolayısıyla kullandığım malzemeler hangi çağa ya da stile göre değişiklik gösterse de daha çok işin içinde elmas ya da pırlantanın ya da değerli taşların var olduğu belli bir konsepti ve belli bir standardı olan ürünler oluyor ve tabiî ki işin kalitesi işin detayları da ön plana çıkıyor.

Elif Şafağın bir makalesinde İstanbul’daki bir gümüş ustasından naklettiğine göre son yıllarda Osmanlı motifleri gümüş takı modellerinde çok aranan modeller olmuş, arma-ı Osmanîler, tuğralar… Diyordu ki o yazısında kültürel değişmeyi ve son zamanlarda ortaya çıkan gelenek düşmanlarına karşı inadına sahiplenme duygusunu gümüşçü tezgâhlarına bakarak anlamak da mümkün. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Mücevherde model tasarımı ile kültür arasında nasıl bir bağlantı var? Kültür değişmeleri model tasarımına da sirayet ediyor mu?

Bu konu aslında bir tezahürdür. Biz her ne kadar modanın dışında olmaya çalışsak da aslında bizlerde modanın içerisindeyiz. Yani dünyada kabul gören bir moda vardır ve onun bir esintisi buralara da ulaşıyor. Yüzyılın başında bir Fransız etkisi vardı ve bu ülkede üretilen mücevherlerde bir Fransız stili, Fransız tarzı hâkimdi. Özellikle fiyonklar, çiçeklerde bir art deco stil gelişmişti ve çokça da uygulandı ama son içine girdiğimiz kırk yıllık dönemde ilk önce modern akımlar söz konusuydu. Çizgilerimiz daha çok geometrikti. Tabii ki kültürel değişimlerde birlikte Türkiye’de bazı şeyler değişti. Türkiye geçmişine sahip çıkmaya başladı biraz. Osmanlıyla yüzleşmeye başladı. Bu yüzleşmenin ilk tezahürü Arap harflerinin takılara girmesi ile başladı. İlk olarak İslamî “Allah” yazısını kolyelere uygulamaya kolyelerden yüzükle indirmeye başladık. Daha sonra bunu oryantalist motiflerle birleştirdik çünkü Arapça kullanıyorduk ve buna uygun olabilecek şey oryantalist motiflerdi. Bunlar birbirleriyle harmanlandılar ve bir süreci tetiklediler beraberinde. Daha sonra yükselen bir şekilde Arap kültüründen sonra Osmanlıya el atıldı. Hatta bunun uygulayıcılarında biri olarak, alaturka çalıştığım için söylüyorum, aslında çok da yeni bir şey yapmadık. Her zaman söylüyorum; geçmişte olan bir şeyin bir tekrarını getirdik.

Bu tarzı canlandırdınız yani?

Tabii. Günün birinde şöyle bir soru gelmişti bir hanım tarafından; ‘bir Ermeni olarak neden Osmanlı?’ denmişti. O zaman bu soruyu daha öncesinden de düşünebilmiştim, böyle bir soruyla karşılaşacağız diyerekten. Bilmiyorum kayıtlarda ne kadar vardır ama Osmanlı mücevhercilerinin %90’ı Ermenidir.
Ahilik teşkilatına dair bu gibi kayıtlar gayet titizlikle tutulmuş Osmanlı’da
Dolayısıyla Osmanlı’nın mücevher sanatını birileri sürdürecekse onlar biz olmalıydık ve biz devam ettirdik. Buna da esin kaynağı olarak Topkapı sarayından yola çıkarak Osmanlıda kullanılan mücevheri günümüze tekrar uyarlayıp alaturkayı tekrar hortlattık. Ama bu özellikle bir Osmanlı modasın gelmesi değil modanın kendini tekrar etmesi. Belki bundan bir on yıl sonra tekrar Fransız’a döneceğiz.
Kültürün üzerinde etkisine gelecek olursak tabii ki var. Kendimden pay biçerek söyleyeceğim, ben butik tasarımlar yapıyorum yani kişiye özel bir şeyler yapıyorum ve ister istemez farklı kültürlerden bir sürü tezahür ile karşılaşıyorum. Bazen bir tanesini çok sevip onun üzerine araştırmalar yapıp onunla ilgili bir koleksiyon çıkartıyorum ve o gurup insana hitap ediyor. Yarın da başka birinden aldığım bir tezahürle ya da başka birinden etkileşimle ortaya çıkardığım başka bir koleksiyon gurubu oluşturacağım ama bunu tamamen Osmanlıyla ilişkilendirmek doğru değil. Bu modanın kendi gidişatı içerisinde olan bir şey. Ancak tabi Osmanlı medeniyet olarak çok fazla kültürü kendi içinde barındırdığından çok zengin. Yorumlanmaya çok açık. Çok fazla eser var, çok fazla çalışma var ve buradan uzun yıllar besleneceğiz en azından bir beş yıl daha besleneceğiz ama bir beş yıl sonra artık o moda geçecek onun yerine başka bir şeyler başlayacak. O zaman insanlar Osmanlı tarzında bir şeyi görmek bile istemeyebilecekler.

XIX. asrın başlarında 5000 kadar ermeni dükkânı olduğu söyleniyor ki bunların önemli bir kısmı da kuyumcu dükkânları. “Kuyumcuyan” soyadlı Osmanlı Ermenilerinin önemli bir aile olduğu da bazı vesikalarda geçiyor. Ermenilerin kuyumculuğa karşı merakı ve becerisi nereden kaynaklanıyor acaba? Neden kuyumculuk işinde bir Ermeni kesafeti var? Sanatkâr insanlar mı?

Sanatkâr olmalarının yanı sıra onları mesleklere yönlendiren bir siyasi neden de var. Siyasi neden şu: Osmanlı içerisinde veya daha önceki dönemlerde, özellikle Osmanlı içerisinde Ermenilerin toprak sahibi olmaları ve yerleşik tarım yapmaları çok uygun olmadığından daha doğrusu mülk edinememeleri yüzünden taşınabilir meslekle daha çok ağrılık vermişler. Bütün gayrimüslim cemaatlerde bu çok yaygındır. Daha çok onlar mesleklerle, sanatlarla, zanaatlarla uğraşırlar. Bu taşınabilir mesleklerin zaman içine daha yaygın hale gelmesinin sebebi bu insanlar mülk edinemediklerinden ve bu yüzden başka bir şeyle uğraşamadıklarından bu meslekleri gittikleri her yere götürebilmişler ve hayatlarını bununla idame ettirmişler. Şimdi benimkindeki tesadüf şöyle, aslında biraz da klişe bir hikâye bu; gayrimüslimlerde bir gelenek vardır, özellikle yüzyılın başına kadar çok yaygındır bu. Özellikle eski bir deyiş var onu söyleyeceğim; kafası çalışan çocukları ticarete ya da sanata verirler çalışmayanları okuturlar. En azından öğretmen veya doktor olsun çünkü olabileceği iki şey vardır ya öğretmen ya doktor bir üçüncü seçenekte de belki mimar olacaktır. Ama diğer tafta kafası çalışıyorsa onu ticarete ya da mesleklere yönlendirip erken yaşta mesleğe kazandırıp, hem onun çocukluk dönemindeki gelişim sürecini meslek içerisinde tamamlayıp yetkinliğini kazanması, çünkü bazı şeyle çok erken yaşlarda başlanırsa ancak olabiliyor, uygulamalı sanatlardan biri olduğu için kuyumculuk çocuk yaşlarda insanlar buna başlar. Buradan türeterek şunu çok rahat söyleyebiliyorum, kendi yaşıtım olan birçok insan gibi ben de 12-13 yaşlarında, orta birinci sınıftan sonra –ki bir çoğu ilk okulu bırakaraktan- Kapalıçarşı’ya geldik ve burada ustalarımızdan aldığımız eğitimlerle meslek sahibi olduk. Daha sonra bu mesleklerde de ilerleme kaydettik. Ama son 15 yıldır bu mesleklere artık yeni insanlar kazandırılmadığından, koyunun olmadığı yer de keçiye abdurrahman çelebi derler sözü gibi bizler bir şey olduk. Yenileri yetişmediğinden biz de eski öğreti ile yetiştirildiğimizden özellikle butik mücevher alanında biraz böyle bir şeylerin altına imza atabilecek kişiler olduk.

Ama siz geçmişi itibariyle kafası çalışan zümreden olduğunuz için mesleğe yönlendirilmiş olmalısınız?
O kadarını bilemeyeceğim :) çocukluk hayallerimden biri elektronikti ama kendimi buralarda buldum.
Benimseyip bunu meslek edindim.

Biraz evvel bahsettiğiniz ‘kafası çalışan çocuğu mesleğe verelim de heba olmasın, kafası çalışmayanı da okutalım da bari bir şeyler olsun’ inanışı Kayseri’de de vardır. Bu da Kayseri’de ki yoğun Ermeni kültürünün etkilerinden olsa gerek o halde?
Evet, öyle zaten Kayseri de Ermenilerin Anadolu’da yoğun yaşadığı yerlerden birisi. Benim kuzenlerimde Kayserilidir mesela.

Evvelce bahsettiğiniz gibi Türk usulü mücevher tarzı alaturka çok incelikli ve zengin bir tarz. Bu inceliğini kökeni itibariyle nereden alıyor? Başka ekoller nelerdir dünyada kuyumculukta? Bunları alaturka ile mukayese edebilir miyiz?

Alaturka, Türk usulü mücevher özellikle gümüş ve altının kombinasyonuyla yapılan bir mücevher biçimi. Uygulama güçlüğü açısında diğer kuyumculuk alanlarına göre daha güç, daha zor bir alan. Çünkü iki farklı metalin birbirine kaynaştırılması kaynaşmadan sonra tekrar şekillendirilip bütünleştirilmesi söz konusu. Özellikle görünen kısımlarında gümüş kullanılmasını nedeni, Türklerin daha çok elmas kullanması. Tabi bunu biraz açıklamak lazım, konuya da biraz böyle girmek lazım. Şimdi evvelce bir foyagerden bahsettik. Elmas ve pırlantanın hammaddesi aslında elmastır. İlk önce bu bilgiyi vermek lazım insanlara, ikisi aynı şeydir. Halkımız içinde konuyla çok ilgili olmayanların kafasına genelde hep soru işareti yaratır neden elmas, neden pırlanta? Elmas bir su damlasının düz bir yüzeyde oluşturduğu şekil gibidir. Ama pırlantanın evrensel bir tanımı vardır; külah gibi bir alt kısmı vardır üstte kesim fasetleri vardır. Taşın parlaklığını alttaki bu külah kısmı verir ve başka bir şeye ihtiyaç duymaz. Ama elmas parlayabilmek için arkasında foya denilen, kurşun kalay alaşımından yapılan bir malzemeye ihtiyaç duyar. Halk arasında foyası meydana çıkmak sözü buradan gelir. Bunu anlatabilmek adına söylüyorum, araba farlarında kullanılan reflektörü kafanda canlandırabilirsin. Bu reflektör elmasın üzerine gelen ışığı kuvvetlendirerek yüzeye doğru tekrar yansıtır. Yapısı itibariyle bu birkaç aşamalı mekanizmanın mücevherin üzerine uygulanabilmesi için kullanılacak materyalin çok yumuşak olması gerekir. Çünkü foya, bir oyuk açılır oraya yerleştirilir, elmas üzerine konulur sonra o metal tabiri caiz ise hamur gibi sıvanarak kenarlardan kapatılır. Bu kendine has bir zorluğu bünyesinden barındırır, çok zor bir şeydir bu. O yüzden bu direkt altına yapılamaz, bir gümüş alaşıma yapılır. Dolayısıyla alaturka tarzında üst parçalar yani sizin cepheden baktığınızda sizi gören parçalar gümüşten diğer taraftan teninize temas eden parçalar altından yapılır. O yüzden alaturka kendi içinde uygulama açısından zor bir sanattır, diğer mücevher biçimlerine benzemez. Biz bu konuda ciddi zengin bir mirasa sahibiz. Teknik açıdan da bir sürü zorluğun aşılması gerekir bunun yapılabilmesi için. Yani yalnızca modeli değil o malzemenin yumuşaklığı, doğru malzeme seçimi, doğru yere yerleştirilmesi ve onu uygulamada ki beceri söz konusudur.
Tabi sırf bununla kalmaz. Birkaç ayrı sanat dalının alaturka da birleşmesi gerekiyor. Modern sanatlarda bunu göremezsiniz. Daha çok minimalisttir, yani çok fazla detay barındırmaz. Ama alaturkada yani Türk usulü mücevherde birkaç ayrı sanat dalı işte, kalemkârlık, savat, varak, telkâri gibi çok incelikli birkaç şey ayı obje üzerinde birleşebilir. Bazen bir objenin yaratılmasında bir usta değil birkaç usta çalışır. Her biri farklı bir bölgeyi çalışır.

Nitekim bunu Osmanlı mücevher ustalarının unvanlarına bakarak da müşahede etmek mümkün zira zergarân, zernişanî, hakkakân, foyager, kalemkâr gibi değişik işler yapan kuyumcu ustalarına verilen adlar var.
Tabii ki, tabii ki… Bunlar çok daha fazla çeşitlendirilebilir. Alaturka kendi içinde zordur…

Peki, kuyumculukta başka ekollerden bahsedecek olursak mesela bir Fransız ekolünden bahsettiniz?
Tabii ki, Fransızlarda alaturkaya benzer bir şekilde, onlarda gümüş ve altının bir arada kullanıldığı bir mücevher biçimi geliştirmişler ama onlarda kullanılan taşlar daha çok pırlanta olduğu için elmasın uygulama zorlukları onlarda çok görülmez. Uygulama açısından daha basittir. Bir de daha sonraki dönemlere tekabül eden Fransız inceliği, ustalığı diye tabir edebileceğim bir Platin akımı vardır. Şimdi platin diyerek, özellikle bir madenin adını söyleyerek söylüyorum çünkü kendine has çalışma biçimiyle o da uygulama açısından zordur ama alaturka bunların arasında nerdeyse en zor kabul edebileceğim şeylerden biridir.

Dünyada kabul görür mü alaturka tarzı mücevher peki?

Tabii ki şu anda oldukça kabul görüyor. Özellikle batı dünyası bu mücevher biçiminden şu içinde bulunduğumuz dönemde oldukça keyif alıyor oldukça da ilgililer. Ama tabii ki hani o Elif Şafak’ın söylediği gibi, o gümüşçü arkadaşımızın söylediği gibi bazen bunu çok tabansız, çok düşük kalitede yaparak artık bu işi –argo tabiriyle söyleyeceğim- ayağa düşüren, çok ucuzlatan insanlarda söz konusu oldu, o yüzden sanıyorum bu akım maksimum bir beş yıl içinde değişmiş olacak.

Her işte bir üslup vardır, olmalıdır. Kuyumculukta da mutlaka bir üslup vardır. Misalen; şu malzeme bununla kullanılır ya da kullanılmaz gibi ya da bu takı şöyle bir kostümle takılır gibi. Biraz kuyumculuktaki bu üsluptan söz edebilir misiniz?

Tabii ki kesinlikle! Şimdi şöyle, az evvel alaturkayı anlatırken elmastan bahsettim özellikle Osmanlı’nın çok sevdiği yakut ve zümrütten bahsetmek lazım ilave olarak buna. Alaturkanın kriterleri vardır mesela bir tanesi elmastır, olmazsa olmazıdır neredeyse.

Neden bu kadar çok seviliyor elmas sizce?

Elmas dünyada da çok kabul gören bir şey, pırlanta... Neredeyse bütün hanımların sevgilisi… Dünyada çok nadir bulunan bir malzeme... Dünyadaki en sert malzeme, hani teknik okulda okuduğun için sen bilirsin. Sentetik olarak daha sert bir malzeme elde ettiler bildiğim kadarıyla ama yine de doğad var olan en sert malzeme. Birazda herhalde insanın kendisini sınaması bu sanat dalı... Yani elması yontmak, şekil verebilmek, onunla baş edebilmek…

Artık çok kolay gerçi lazer ışınlarıyla:)

Yani ama işte dediğim gibi geleneksel tarzda bir şeyler yapıyorsanız onu kendi kriterlerine uygun yapmanız gerekiyor. Yani o günümüz teknolojileri orada biraz havada kalıyor.

Evet, teknoloji mertliği her alanda bozuyor zaten… İnsanların takı tercihlerinden onların sosyal ve kültürel durumlarına dair yorumlar, çıkarımlar yapabiliyor musunuz?

Tabii ki kesinlikle! Özellikle günümüzde özellikle insanların ağzına sakız olan bir mücevher tasarımı, takı tasarımı diye adlandırılan bir şey var.

Belediyenin bile takı tasarımı diye kursları var artık mesela…

Evet, evet… Bu biraz eskitildi, yıpratıldı. Zaten birazda o yüzden bu kadar çok ayrılmaya başladı. Belki önümüzdeki yıllar içinde bir üçüncü branş, bir dördüncü branş da ortaya çıkacak kuyumculukta çünkü neredeyse on insandan sekizi takı tasarımcısı, hatta benim annem bile aklına geldikle bazı şeyler söyleyebiliyor; şunun ucuna şunu takarsan, şöyle olursa şöyle olmaz mı diyerekten… Yani iş o boyutlara geldi artık.
Buradan tarza gelecek olursak, tabii ki tercihinden birinin tarzını belirlemek mümkün çünkü bende bir şeyleri oluştururken onunda ilgilenebileceği kültüre hitap etmek için o kültürle ilgileniyorum. Daha sonra o kültürün içine girdikten sonra ona uygun tasarımlar ortaya çıkıyor. Bazen sembolleri kullanıyorum, bazen onu çağrıştırabilecek ya da ondan esinlenerek türettiğim bir şeyi üretiyorum. Tabii ki insanlara bakınca onları dekode edebilmek mümkün. En basit anlatımıyla söyleyeceğim; bir kadının boynunda taktığı haçla onu hangi mezhepten olduğu, eğer gerçekten bilerek takıyorsa, hangi bölgeden, hangi ırktan olduğu bile anlaşılabiliyor. Ayrıca belli bir etnik guruba ya da belli bir kültür gurubuna dâhil bir sembolü kendi üzerinde obje olarak taşıyan birinin kökenini anlayabilmek de mümkün. Ama bunun yanı sıra bazı kültürel etkilerle daha çok sembol değil de bir şeylerden esinlenerek oluşturulmuş bazı takıları da çözümleyebiliyorsunuz. Yani şunda etkilenmiş bunu görmüş gibi…


Hristiyan kültüründe haç takı olarak çok sık kullanılıyor. Bunun sebebi nedir sizce?

Hristiyanlıkta haçın kullanımı 3. asırdan sonra ortaya çıkan bir şey. Daha öncesinde haç yok. Daha çok balık kullanılır. Hıristiyanlığın birçok sembolü vardır, bir tanesi balıktır. İki yolcu karşılaştıklarında birbirlerini Hıristiyan olup olmadıklarını anlamak için biri yere bir yay çizer, diğeri onu tamamlayıp onu balık şekline dönüştürürse karşısındakinin Hıristiyan olduğu anlarmış, esprisi bu. İlk sembollerden bir tanesi balık. 3. Yy.da bir roma subay okulunda Hıristiyan olan bir subaylık öğrencisi, sınıftan insanlar İsa’yı çarmıh üzerinde çiziyorlar ve kafasını eşek kafası şeklinde yapıyorlar, Hıristiyanlarla alay etmek için. İşte bu adam eşekti, buna inananlarda eşektir demeye getiriyorlar. Bu resim ortalıkta dolaştıktan sonra bu zat-ı muhterem bunu alıp eşek kafasını silip yenide İsa tasvirini yerleştiriyor ve onda sonra sembolleşiyor bu.
Haçın bir diğer esprisi var Roma döneminde “şansızlık ağacı” anlamında bir kelime var. Bunun “X” şeklinde olanı var. Romalılar özellikle gittikleri, istila ettikleri bölgelerde insanları disiplin altına alabilmek için kendilerine baş kaldıranları yol kenarlarında çarmıhlara bırakıyorlarmış. Eğer bu insanlar şanslıysa yırtıcı bir kuş gelip onları hemen öldürür, eğer şansızlarsa acıyla ölürlermiş. 3. Yy. da Romalıların şansızlık ağacı olarak kullandıkları sembol günümüzde insanların çok severek boyunlarına taktığı bir sembol. Dönem içerisinde evrim geçirmiş.


Sembollerin zaman içinde evrim geçirmesine güzel bir örnek de Osmanlı’nın ilginç bir biçimde çok kullandığı bir sembol: Davud Yıldızı, altı köşeli yıldız… Bugün Yahudiliğin sembolü olarak bilinen sembolü Osmanlı kendine ait olan eserlerde rahatlıkla kullanmış… Bunu özellikle sancaklarda ve armalarda görmek mümkün ama bugün Türkiye’de bu sembolü kullanmak hatta bu sembolün Yahudiler dışında birileri tarafında kullanılması hiç mümkün değil gibi görünüyor.

Haklısınız mesela Beyazıt’ta kütüphanenin arkasında bir küçük camii vardır, bakırcılar çarşısının orada. O camii çok ilginçtir, turistler onu göründüğünde çok şaşırırlar. O camide yuvarlak bir pencerenin üzerinde şaday (Davud Yıldızı) vardır ve turistler gelip onu resimlerler ama onların anlamadıkları şey şu; Osmanlıda müthiş bir hoşgörü kültürü vardı, günümüz dünyasındaki gibi değildi. Osmanlı Yahudileri kendi içerisinde koruyup barındırmış bir imparatorluk, dolayısıyla diğer dinlerden tezahürleri de harmanlamış vaziyette. Biraz da o yüzden çok zengin. Yani bugün alaturka diyerek Türk usulü mücevher diyoruz ama daha çok Osmanlı usulü mücevher demek daha doğru olur bence. Çok fazla kültürün bir araya geldiği ve onların karışımından oryaya çıkan bir şey.

Binlerce yıldır insanlar süslenmek ve takı takmak gibi bir içgüdüye sahip oldukları için sizin mesleğiniz hiç bitmeyecek bir meslek olmalı?

Kadınlar yeryüzünde var oldukça biz de olacağız ve bu birçok alandan çok daha gerekli bir sektör çünkü birçok insan biraz aç kalabilir ama takısız kalamaz.


Peki, erkekler ve kuyumculuk?

Geçmiş yüzyıllarda erkeklerin takı ve aksesuarları günümüzden oldukça fazlaydı. Biz aslında erkekler olarak çok sadeleştik.

Erkekler ve küpe?

Erkeklerin takıya merakı aslında farklı nedenlere dayanıyor, mesela denizcilerin tek altın ya da çift altın küpeler takmalarının nedeni yalnız insanlar olmaları. Günün birinde nerede ve nasıl öleceği hiç belli olmaya insanlar olmaları. O küpeler onların cenaze masrafları için taşıdıkları yegâne aksesuar. Özellikle okyanus görmüş denizcilerin, özellikle altını çiziyorum, iç denizler değil okyanus görmüş olanlar.

Ölüme ne kadar yakın oldukları idrak etmiş olmalarından olsa gerek

Evet, kulağında taşıyacak kadar ölüme yakındır. Yalnız, kimsesinin olmadığı bir yerde ölürse cenazesi ortada kalmasın diye bir nevi sigorta.

Aklıma şimdi geldi Yavuz’un küpesi hakkında magazinsel tarihte çeşitli rivayetler var. Sizin bir bilginiz var mı bu konuda?

Herhangi bir bilgim yok ama daha çok geçmiş dönemlere iyi savaşçılar bir savaş ya da bir çarpışma kazandıklarında bunun nişanesi olarak küpe takarlardı. Böyle bir anlayış var ama bu farklı kültürlerde farklı yorumlara da açılabilir. Konuya nereden hangi kültürle baktığınızla da alakalı bir şey... Mesela İslam kültüründe erkeğin altın takması haramken işte başka kültürlerde altın takabiliyor ama İslam kültüründe de altın takılmamasının çeşitli açıklamaları var. Mesela bildiğim kadarıyla, tabii rivayetin doğruluğu bilemiyorum, Hz. Muhammed bir gün bir yüzük takıyor ve onun etrafındaki herkes yüzük takmaya başlıyor. Bir süre sonra evinin rızkını kesip, erkekler takılara yatırmaya başlıyorlar. Çoluğuna çocuğuna götüreceği paraları götürüp kendileri takı almak için kullanmaya başlıyorlar ve bunun önüne geçmek için erkeği altın takmasının haram olduğunu bunu takmasının caiz olmadığını, gümüş takabileceğini çünkü görece daha ucuz. Böyle bir şey var ama tabi kökenini, doğruluğunu bilemem, yüzyıllar öncesinden geliyor.

Çok teşekkür ederim…

Rica ederim, ben teşekkür ederim…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 4
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 3495
Kayıt tarihi
: 25.04.09
 
 

İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Makine Mühendisliği okuyorum. Bir kaçış ve alem-i tahayyül olarak e..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster