Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Eylül '09

 
Kategori
Çocuk Psikolojisi
Okunma Sayısı
613
 

Anlatabilsek -1

Anlatabilsek -1
 

Gökyüzüne istediğin resmi çiz, yavrum!


Çocuklarımıza her şeyi verdik. Onlar için çalıştık, çabaladık. Onlar için ağladık, onlar için harcadık. Kendimize ait duygu, düşünce ve hayâlleri yarım bırakıp, kendi olgunlaşmamızı, tam da olacakken, bir bıçak gibi kestik de varımızı yoğumuzu onların önüne serdik. Biz büyükler, sonsuz sevgi ve fedakârlıkla; çocuklarımıza, torunlarımıza, yeğenimize, öğrencimize, hatta bazen, hiç tanımadığımız çocuklara bile maddî manevî tüm imkânlarımızı sunduk. Bütün bu çabalarımızın sonucunda, onların, sağlıklı, mutlu, sevecen, başarılı, örnek insanlar olmalarını istedik.

Gençliğimizin elinde, bizim zamanımızda, hayâlini bile kuramadığımız sınırsız fırsatlar var. İnsan beyninin hızla gelişmesinin kaçınılmaz sonucu olarak; yalnız, teknolojik yenilikler, ürünler değil, özellikle -beynin kendine hediyesi- beyni ve hafızayı güçlendirme teknikleri de akıl almaz boyutlara varmıştır, günümüzde. Fakat, tam da burada, dikkate değer bir durumla karşı karşıyayız: Bu, insanoğlunun bedenî özelliklerini koruma, geliştirme ve kullanma içgüdüsüyle, çevresini saran maddî dünyayı geliştirmekle kalmayıp, bu maddî güçlerini kendi çıkarları doğrultusunda -ve çoğu zaman da, bencilliğinin bedeli olarak, yalnız kalma faturasını ödeyerek- hayatına geçirme pratiği kazandığı; buna karşılık, insanı gerçek insan yapan, özünde bulunması gereken zenginlik ve insanlık anlayışının körelmekte olduğu hakikatidir. Sorulması geren şudur: Maddî dünyamızı “kendimizin” hizmetine sunabildik mi, yoksa o dünya bizim insanlığımızı, ruhumuzu ve kalbimizi esir mi aldı? Ve bu tehlikeli durum, bizden fazla çocuklarımızı mı kuşatmış?

Hiç düşündünüz mü? Çocuk yaştaki gençlerin eline, en ileri iletişim aracı olan cep telefonlarını tutuşturduk da; aile içindeki insan ilişkilerini, göz ve gönül iletişimini, insanlar arası diyaloğu, arkadaşlığın ve dostluğun gerçek anlamını öğretebildik mi?

Mini mini yavrularımıza masal dinlemenin, anlatmanın, okumanın, hatta masalın tekerlemesini ezberlemenin, masalı hayâl dünyasında veya gerçek mekânda canlandırmanın ayrı, o masalı çizgi film olarak başkasının yorumuyla seyretmenin apayrı şeyler olduğunu açıklayabildik mi? Henüz beş altı yaşlarındayken yapıp bize hediye ettiği resminde, neden annesini pembe renkli süpürge saçlı; babasını -gözlük takmadığı halde- mavi renkli gözlükle çizdiği konunda çocuğumuzla hasbıhal ettik mi? Yoksa bunun yerine, birinci sınıfta, anlama kaygısı güdülmeden yapılan okuma yarışında çocuğumuzun kaç arkadaşını geçtiği mi bizi daha çok ilgilendirdi? Bir gün olsun onun, verdiği resimle ne anlatmak istediğini, okurken neden bilerek arkadaşlarının gerisinde kalmayı tercih ettiğini fark edebildik mi?

Başarının; okul çağı boyunca her üç dört senede bir, optik okuyucunun hesabıyla bilmem ne kadar netin sonucunda, bizim için bir anda anlamını yitiriveren çocukluk arkadaşımızı geçmek olmadığını; yine başarının, soğuk matematik ifadelerle diğerlerini ezerek yalnız kalış, insanlara yabancı oluş ve zirvede tek başına oturuş olamayacağını; asıl galibiyetin, herkes tarafından –akıl ve yürek ilmiyle önüne geçtiğimiz ya da arkasında kaldığımız bizim gibi “insan” olanlarca- kabul edildiğimiz nokta ve hayatımız boyunca bize ayrılan, içini huzurla doldurabileceğimiz bir alanımız olması gerektiği hakikatini anlatabildik mi?

Mutluluğun; “her şey benim olsun ve benim istediğim gibi olsun” bencilliğinde değil; elimizdeki bir ekmeği ikiye, üçe, ona, yüze, hatta bazen bine bölmekte, bazen de ekmeğimizin hepsini başkasına vermekte gizlendiğini fark ettiremedik. İçimizden gelen “o dürüst sesi” dinlemeyerek, birbiriyle çeliştiğini sezsek de- ötekiler beni zaaf içinde görür korkusuyla- içimizdeki şarkı söyleyen çocuğu öldürüp tek yönlü başarımıza ve tek kanatlı mutluluğumuza dört elle sarıldık. Ve tabii ki, bu sabit ve yarım fikri çocuklarımıza da aşıladık: Bir doktorun ressam, bir ziraat mühendisinin aynı zamanda hatip, bir fırıncının buz hokeycisi olmasında bir tuhaflığın bulunmadığını gösteremedik. Gerçek anlamda başarılı ve mutlu olduğumuz uğraşıları ve meslekleri değil; başkalarının bizi “dorukta(!)” algıladıkları şablon ve etiketleri yaşadık. Şimdi de, yaşadığımız bu tutarsızlıkların tıpkısını, bizden sonra gelenlerden bekler olduk…(Devamı var…)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 191
Toplam yorum
: 901
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 724
Kayıt tarihi
: 21.07.09
 
 

“Yazı yazmak” bir Yürek Yolculuğudur. Okumak ve yazmak bana Edebiyat alanının kapılarını açtı… Ed..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster