Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Nisan '15

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
446
 

Atatürk’ün uşağı’nın gizli defteri; Vatanı bir Karabekir’le Mustafa Kemal kurtardıysa çok yazık.. (2

Atatürk’ün uşağı’nın gizli defteri; Vatanı bir Karabekir’le Mustafa Kemal kurtardıysa çok yazık.. (2
 

Tarih, geçmiş değil gelecek insanlar içindir.


Atatürk ve Kâzım Karabekir Paşa arasındaki dostluk I. Dünya Savaşı yılları ve sonrasında da pekişerek devam etti. Gerek Atatürk ve gerekse Kâzım Karabekir Paşa I. Dünya Savaşı öncesinde Alman subaylarının etkisi altındaki Enver Paşa ve arkadaşlarının ısrarla savaşa girme arzularına karış çıktılar. Ancak başaramadılar.

Karabekir Paşa, I. Dünya Savaşı’nın sonunda Rus ve Ermeni mezâlimine maruz kalan Doğu vilayetlerinin yanı sıra, Rusların elinde Bulunan Kars ve Gümrü’yü kurtaran muzaffer bir komutan unvanını aldı. Ancak mütârekenin imzalanmasından sonra Tebriz’de bulunan kolordu karargâhının lağv edilmesi üzerine İstanbul’a dönmeye karar verdi. Gelirken Batum depolarındaki birçok sahra Japon topu ve mermisini Reşit Paşa Vapuru ile Trabzon’a getirdi. (1)

Paşanın bu davranışı daha sonra başlatılacak Milli mücadelenin ilk adımlarından biri oldu. 28 Kasım 1918’de de İstanbul’a geldi. Büyükdere açıklarında, İstanbul’u işgal eden İngiliz ve Fransız gemilerinde bayrakların göndere çekildiğini görünce dayanamayarak,

-“Tek dağ başı mezar oluncaya kadar düşmanla mücadele ederek istiklalimizi kurmaya vicdanıma karşı ahd ettim. Ya istiklal ya ölüm” (2)  diyerek kendi kendisine haykırdı. 

...

Mustafa Kemal Paşa ile Kâzım Karabekir Paşa arasındaki dostluk, Erzurum Kongresi arifesinde doruk noktaya ulaştı.

Mustafa Kemal Paşa, Erzurum kongresinden önce 8 Temmuz 1919’da görevden azil edileceğini öğrendi ve hemen aynı gece saat 10:50 de Harbiye Nezareti’ne, saat 11 den sonra da Padişah’a çektiği telgraflarla ordudan istifa etti”.

Îstifasında hareketlerinin İngilizler tarafından memleketin müdafası şeklinde görülemeyerek hükümeten baskı altında tutulmasından duyduğu üzüntüyü belirtti. İstanbul hükümetinin tutuklama emrini çıkardığı, en yakınlarının bile kendisini terk etmeğe başladığı bir sırada Karabekir Paşa, Atatürk’e

-‘Kumandamda bulunan zabitin ve efrâdın hürmet ve tazimlerini arza geldim. Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de bizim muhterem kumandanımızsınız… Emrinizdeyim, Paşam...(5)

diyerek gerçek dostluğun en büyük örneğini gösterdi.

 Îstifasında hareketlerinin İngilizler tarafından memleketin müdafası şeklinde görülemeyerek hükümeten baskı altında tutulmasından duyduğu üzüntüyü belirtti. Ve

“Saltanata hilafete ve necip millete hayatının sonuna kadar bağlı” kalacağını ifade etti . (3)

...

Fevzi Çakmak Paşa’nın, Kazım Karabekir’in, “İzmir Suikastı” (*) ile ilgili olarak tutuklanması üzerine ifade ettikleri;

“…Mustafa Kemâl Paşa da bunlara (Terakkipervercilere) karşı aşırı derecede sert davrandı. İzmir suikasti ile hiçbir ilgisi olmadığı halde Kâzım Karabekir Paşa bile istiklal Mahkemesi’ne verildi. Belki onun hakkında da ölüm kararı verilecekti. İşte o zaman işe müdahale ettim. Mustafa Kemâl Paşa’nın yanına giderek Kâzım Karabekir Paşa ile bazılarını ölümden kurtardım, bazılarını ise kurtaramadım. Kurunun yanında yaşlar da yandılar”.(4)

Bu noktadan sonrasını “Atatürk’ün uşağı” Cemal Granda anlatmaktadır;

...

KARABEKİR'E  SİNİRLENİYOR

Bir gün  Ankara’da  Gazi  Orman  Çiftliği'ndeki  Marmara  Köşkünde  sofracı  Saip'le oturmuş,  konuşuyorduk.  Can sıkıntısından konudan konuya atlıyorduk. Kapı aralıktı. Salonda Atatürk, Cevat  Abbas'la  derin  bir  konuşmaya  dalmıştı.  Onlar kendi âlemlerinde, biz kendi âlemimizdeydik. Saatler ilerliyor,   zamanın nasıl geçtiği  anlaşılmıyordu.

Saip  her  fırsatta  Atatürk'ü  sevdiğini,  O'nun   için her  şeyi  göze  alabileceğini  ileri  sürüyor,  bense  ona:

- Sen Gazi'yi pilavıyla hoşafı için seviyorsun Bense kafasına, düşüncelerine, başardığı işlere hayranım...  Diye  takılıyor,   sonra   şöyle   ekliyordum:   Savaşta  yararlık  gösteren  bir  sürü  paşayı  sevmiyorsun da  yalnız  Ata'yı  seviyorsun.  Bu doğru  mu?

Arkadaşım aksini  ileri  sürüyor,  bense   onun  dalın a basmak için adamakıllı sesimi yükseltiyor, sonra kızışına kıs kıs gülerek bakıyordum.

Biz böyle tartışmaya dalmış çekişe duralım, Atatürk sesimizi duymuş, zile bastı, bizi çağırdı. İçeri girdim:

 -İçerde kahvehane mi kurdunuz? Nedir bu gürültü... Diye çıkıştı.

Hiç sesimi çıkarmadan başımı önüme eğip biraz bekledim. O tekrar konuşmasına  dalınca  da  sessizce dışarı süzüldüm.

Atatürk, konuşmamızı duyup ta beni  çağırdığı   zaman hiç durmadan Karabekir Paşa'yı  öğüyordum.  Bilmem ama,  çocukluğumda öğrendiğim bir şarkının  etkisiyle bu askere kalben bağlanmıştım. Şarkının, daha doğrusu  marşın  mısralarının   tekrarı,   aklımda   kaldığına  göre  şöyleydi :

“Çelik gibi kollu,  Tunçtan  bilekli  - Türk  hiç  yılar mı,  Türk  hiç  yılar mı? “

Aradan yıllar geçtiği halde bu şarkı hiç aklımdan çıkmamıştı. Aklıma geldikçe mırıldanmadan yapamazdım.

O  akşam  Çankaya  Köşkü'ne  döndüğümüzde  Atatürk  bana :

-Sen benim  Büyük  Nutkumu  okudun  mu?  Dedi.

 -Okumadım efendim.  Diye karşılık verdim.  Sonra tekrar   sordu:

-Kütüphanenin  neresinde  biliyor musun ?

-Biliyorum, bir pırlanta  mahfaza  içinde  olacak.

-Öyleyse  al  getir...

Hemen yukarı koştum. Kütüphaneye girerek etajerin camını sürüp, Nutku mahfazasından  çıkardım, aşağıya  indirdim.  İçimde ne yalan söyliyeyim,  bir  korku  vardı

O sırada sofrada bulunan Ruşen Eşref Ünaydın' a Nutku verdim.  Ruşen Eşref,  Nutkun  sayfalarını  çevirdi,  çevirdi,  Kâzım Karabekir'e  ilişkin bölüme  gelince durdu. Atatürk'ün yüzüne baktı. Ben yukarı gidince, o günkü olayı konuştuklarını anlamıştım. Sonu ne olacak,  altından ne çıkacak  diye  merakla  bekliyordum,

Atatürk,  Ruşen  Eşref  Ünaydın'a  dönerek :

-Oku...  Dedi.  Sonra  bana  baktı :

-Sen de dinle...  Diye ekledi.

Ruşen  Eşref  Ünaydın'ı n  okuduğu   bölümleri   büyü k bir dikkatle dinliyordum . Atatürk’te aynı ilgiyle dinliyor, sanki o günleri yeniden yaşar gibi oluyordu . Gözleri  değişmeyen   bir   noktaya  saplanmıştı.  Okuma işi  bittikten  sonra  bu  konu   üzerinde   Atatürk'l e   Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı.

Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'na   başlayışının   hikayesiydi.

Atatürk, son  Padişah  Vahidettin  tarafından   Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona  şu  soruyu  sormuştu:

-Şu  gördüğünüz  düşman  gemilerini  buradan  nasıl  çıkarabilirsiniz?

-O  gördüğünüz  zırhlılar  karada  yürümez.

-Peki  bu   işi  nasıl   yapabilirsiniz?

-Emredersiniz.

-Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun...

Ve  kendisine şu   görevi  veriyor :

-Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi alınız. Samsun'a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdır. Şark vilâyetleri askerî müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun...

Padişah Atatürk'ün elini sıkıyor. Oda Saraydan ayrılıyor.

Çürük Bandırma teknesi Karadeniz’in azgın dalgaları arasında yol alırken işgal kuvvetleri  işi  haber almış, fakat çok geç kalmıştır. İngiliz zırhlıları Bandırma vapuruna yetişemeden Atatürk Samsun'a ayak basmıştır.

Konuşmanın burasına gelince Atatürk bana döndü. Anlaşılan o gün Karabekir hakkında Saip'le yaptığım konuşmayı unutmamıştı:

-Onun yerine  Samsun'a çıkıp,   askeri   elbiselerimi  yırtıp,  üniformamı  attıktan   sonra  Karabekir  Paşa benim tayınımı kesmiştir. Millî Mücadele'ye olan hizmetlerini de bu zaviyeden incelemek lâzımdır...

Aradan yıllar geçmişti. O sırada gazetelerde Karabekir Paşa'nın anıları yayınlanıyordu. Karabekir bu yazılarında yaptığı hizmetleri sıralıyor “Her şeyi ben yaptım. Ben olmasaydım Türk milleti kurtulamazdı... “ gibisinden sözler ediyordu. Atatürk'e de az bir pay bırakıyordu.

O sıralar biz İstanbul'da, Dolmabahçe Sarayındaydık. Atatürk, gazetelerdeki bu yazılara  biraz  sinirlenmiş  olacak  ki,  birden şunları söyledi:

-Bu şekilde iddiada bulunan adamları akıl doktorlarına göndermek lâzım...  Eğer bu memleketi bir Karabekir'le  bir Mustafa Kemal kurtardıysa çok yazık... Oturup ağlamak  lâzım! (5)

 

www.canmehmet.com

Açıklamalar;

(*) İzmir Suikastı ile ilgili daha fazla bilgi için bakınız; http://www.canmehmet.com/kemalist-cumhuriyet-ingilizlerin-emriyle-turk-komutanini-tutuklama-serefsizligini-gosteremem-8.html

Kaynaklar;

(1) Karabekir Kazım, İstiklal Harbimizin esasları, İstanbul 1981, s.63

(2) Karabekir, s.64; Hz, Baranseli Z. Mahir, Doğunun Kurtarıcısı Kazım Karabekir, Heykelini Yaptırma ve Yaşatma Derneği yayınları No;1 s. 12-13

(3)İstifa Mektubu için bak. Arşiv Belgeleri, s. 55-56 ve 164-165.; Mektuptan kısa bir alıntı için bak. Göyünç Nejat, Atatürk ve Milli Mücadele, 2. Bs, Konya 1987, s. 88, Karabekir, İstiklal Harbimiz, s. 62-64. (Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/kurtulus-savasi-gercegi-ataturk-ve-kazim-karabekir-pasa-darginligin-perde-arkasi-2.html

(4) Hürriyet, 2 Mayıs 1975. (Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/mustafa-kemalin-milli-mucadeledeki-dava-arkadaslari-neden-muhalefete-gectiler-1.htm 

(5) "Atatürk’ün uşağı’nın gizli defteri"

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Elbette herkes görüşünü belirtmekte, eleştirmekte serbesttir. Ancak bu, tarihi gerçekleri çarpıtmadan yapılmalıdır. Esen kalın!

Tülay Hergünlü 
 16.04.2015 21:55
Cevap :
Değerli Tülay Hergünlü, Farabi'nin, “Doğruyu bulmak için önce yanlışı bilmek gerekir." İfadesini bilirsiniz. Bu manada tartışmak, beraberinde gelişmeyi; tartışan tarafların (karşılıklı) "kör noktaları"nı, eksiklerini görmelerini sağlamaları yönünden önemlidir. Ülkemizde -maalesef- "Muhalefet ve eleştiri kültürü" yerleşmemiştir. Bu nedenle eleştirilen, eleştiriyi kişiliği ile (özdeşleştirerek) değerlendirmekte; Bir iddianın ancak karşı iddia ile (doğru) sonuca gideceği kabullenilmemektedir. Bu anlayış bizi bakınız nereye götürmektedir. Tarım toplumunda toprak; İmalatçı toplumda demir, Bilgi Toplumu'nda ise bilgi işlenirse çağının gereklerini yerine getirilmektedir. Bu eksiklerimiz nedeniyle Toplum "Bilgi"yi kutsamakta, ancak, bilgiden (yeni bir) bilgi üretilirse bir değer kazanacağı düşünülememektedir. Batı gelişmesini bu anlayışa borçludur. Tüm yazılarımızın sonunda, "Araştırmacılarına bir kapı açtığımızı umarız" ifadesi bu anlayıştandır. İlginize teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız  17.04.2015 7:06
 

Merhaba,yazınızdan ziyade yoruma verdiğiniz cevap ilgimi çekti.Eğer yanlış anlamadıysam Mondros hezimetinin suçluları da size göre Mustafa Kemal,İsmet İnönü ve Ali Fuat Cebesoy öyle mi?O halde Kurtuluş Savaşı'nı başaranlar da Alman Paşalar olsa gerek!Son yıllarda iktidara hoş gelecek bu tarz kitaplar ve yayınlar çoğaldı.Tüm bu çabalar Atatürk ve silah arkadaşlarını yıpratmak,Kurtuluş Savaşı'nı yok saymak için. Çok yazık!

Tülay Hergünlü 
 15.04.2015 13:28
Cevap :
Değerli Tülay Hergünlü, konuya ilginize ve görüşlerinize teşekkür ediyorum. Tüm yazılanlar, yorum içeriği de dahil, (Kişisel görüşümüz değildir) geçerli- belirtilen- kaynaklara sahiptirler. Bilirsiniz, Farklı düşünmek, Bir konudaki "doğru"lara ulaşmanın yoludur. Ve...Mustafa Kemal Paşa (siyasete girmiş paşalar) Birer siyaset ve devlet adamı'dırlar. Cumhuriyet (temsil) yönetimlerinde, siyasetçiler de uygulamaları ile eleştirilirler. Bu bugüne yapılmamış ise, ülkede düşünce-ifade hürriyeti'nin olmamasındadır. Sağlıcakla kalınız.   15.04.2015 14:24
 

Doğrusunu da yazanları oldu, yanlışını da. Ama gerçek tarih hep yaşandı! Ve yazıldı yanlışıyla doğrusuyla... Tarih biliyor ki asla 'TARİH' olmayacak. Bazımız doğrusunu okuyacak bazımız yanlışlarını! Ama tarih hesap soracakta bir gün, yanlış yazanlardan, yanlış anlatanlardan. FAYDALI BİR YAZIYDI!!!

İbrahim ARSLAN 
 14.04.2015 16:24
Cevap :
Değerli “Sevgi Yazıları”, Resmi (çarpıtılmış) tarihe neden gerek duyulmaktadır? Yeni bir düzen, kendisini kalıcı kılacak propaganda ve desteğe (çarpıtmalara) ihtiyaç duyar. 1'nci neden budur. Buna bir örnek; I.Dünya savaşı'nın sadece Çanakkale zaferleri anlatılır aşadakiler anlatılmaz; Kaynak; “Osmanlının Tasfiyesi” Ağır yenilgilerle kaybettiğimiz, “Filistin cephesinde, 19 Eylül 1918’de başlayan İngiliz taarruzu ile Osmanlı paşaları, cephelerini İngilizlere teslim etmişlerdi. Cephenin ve 7. Ordu’nun Kumandanı Mustafa Kemal’di. Kolorduların başında ise ismet (İnönü) ve Ali Fuad (Cebesoy) bulunuyordu. Bu, öyle bir bozgundu ki, ittifak edilen devletlerin hiçbirine haber verilmeden, yalnız Osmanlı-İngiltere arasında, İngilizlerin istediği Rauf (Orbay) başkanlığında, 30 Ekim 1918’ de, Limni Adasında, bir İngiliz gemisinde, Osmanlı’nın sonunu getirecek olan Mondros Antlaşması imzalanıyordu…” Orbay, T.C. 3.cü sırada başbakandır. Çoğunluk bunları bilir mi? Zannetmiyoruz. Sağlıcakla kalınız.   14.04.2015 21:11
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 931
Toplam yorum
: 2503
Toplam mesaj
: 242
Ort. okunma sayısı
: 1590
Kayıt tarihi
: 29.08.06
 
 

Ticari ilimler akademisinde öğrenciliğim sırasında bir kamu iktisadi kuruluşunda başladığım çalış..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster