Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Kasım '09

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
891
 

Ateş düştüğü yeri yakar

Ateş düştüğü yeri yakar
 

Özür dilemek, sadece düşünen canlıların uygulayabileceği meziyetlerden biridir. Affetmek de öyle… Bilebildiğimiz kadar hayvanların ve bitkilerin, yaptıkları hatadan pişmanlık duyup af dilemeleri de söz konusu değil, bu dilekleri kabul edip o hatayı hiç işlememiş gibi kabul edilmeleri de…

Ben eşler arasındaki kavgalardan nefret eden bir insanım. Hele bu ağız dalaşı sırasında, birbirlerine kötü söz söylemekten çekinmeyen çiftlerin, sonra birbirlerine nasıl “eşlik” görevi yapabildiklerine, seni seviyorum diye nasıl birbirlerine sarılabildiklerine hep şaşmışımdır.

Belli ki ya kavgaları içten değil, ya da sevgileri…

*****

Bu kadar yıllık ömrümde kendisine karşı sıcak duygular besleyemediğim 4 kişi var. Karşılaştığımda merhabalaştığım, hatta bayramda seyranda tokalaşıp hal hatır bile sorduğum bu insanların bana karşı yaptıkları bazı hatalar var.

O yüzden onları bir türlü affedemiyorum.

Rahmetli babamın uzun bir süre köy hayatı olduğu için, tarla meseleleri yüzünden arasının açık olduğu bazı kimseler vardı. Bilirsiniz iki santimlik sınır kavgası yüzünden köylerde insanlar birbirini bile öldürür.

Hatırladığım kadar bu kişiler, bizim ineğimizi zehirlemişler ve samanlığımızı yakmışlardı. Sonuçta fiilen zarar gören taraf biz olmuştuk ama, doğrusu işin mahiyetini tam olarak bilemediğim için bir şey diyemiyorum. Belki de onları bu çirkin eyleme zorlayan sebepler vardı.

“Babam” da olsa, eğer yanlış bir şey yaptıysa, onu haklı görmem ve göstermem mümkün değildir. O yüzden bu insanlara sırf “babamın düşmanları” gözüyle bakmadım, bakamadım.

Elbette sarmaş dolaş bir dostluk da oluşmadı aramızda ama, en ufak bir kin duymayı da hiç düşünmedim.

Ateş düştüğü yeri yakar derler ya, babamın dünyasında onların açtığı yara herhalde daha başkaydı. Benim onu anlamam zordu. Sözgelimi babam da şimdi hayatta olsa, bana karşı yapmamaları gereken bir yanlış yaptıklarını düşündüğüm o dört kişiye karşı acaba ne hissederdi?

Kısacası, birebir olaylarda zarar gören tarafın acısını, başkasının anlaması o kadar kolay değildir.

*****

İnsan hakları bağlamında verilen cezaları, özgürlüğü kısıtlayıcı bulan, (zaten günümüzün tek çeşit hapis cezası, sadece özgürlüğü kısıtlamaya yöneliktir), bu yüzden gösteriler yapıp mahkûmlara hümanist yaklaşım gösterenler, kendi başlarına gelen en ufak bir hadise karşısında suçluyu asmaktan kesmekten bahsederler.

Daha önceki sohbetlerinde, hırsızlık yapana şeriat tarafından verilen el kesme cezasını çok vahşice bulan bir avukatın, kendi evi soyulup bir ömür boyu binbir güçlükle elde ettiği bütün varlığını kaybettikten sonra, “bunları ibreti âlem için Taksim’da sallandıracaksın” diye feryat ettiğine bizzat şahit olan bir insanım.

*****

Merhamet duygusu da sanırım sadece insanlara mahsus olsa gerek. Gerçi içinde hiç acıma duygusu bulunmayan, işlediği hunharca cinayetler karşısında bütün soğukkanlılığıyla pişmanlık duymak bir yana zafer işareti yapabilen katı yürekli yaratıklar da yok değil.

Ama genel olarak biz insanlar, özellikle belli bir zaman sonra, küllenen yaralarımızı unutur, zor durumdaki bir insanın haline acımaya başlarız.

Tek başına her işin üstesinden gelebilecek güçte ve kabiliyette bir varlık olan insanın, bazı sebeplerle acze düşüp hiçbir iş yapamaz hale gelmesi, sahip olduğu gücün timsali olan bedenini bile taşıyamaz duruma düşmesi, etrafa öyle bir acıma hissi verir ki, merhamet damarlarımız kabararak, o zavallı insanın bu halden kurtulması ve kurtarılması gerektiğine inanırız.

İnsanı bu hale düşüren en önemli unsurlardan biri hastalıktır. Küçük dünyaları ben yarattım zannederek kibirlenen kralların, imparatorların, ölüm döşeğinde nasıl bir zillet içinde süründükleri çok görülmüştür.

Sağlıklıyken bu gücün bedenimize nasıl yerleştiğini, sonra da bu büyünün elimizden nasıl uçup gittiğini kolay kolay anlayamayız.

*****

Geçtiğimiz günlerde ömür boyu müebbet hapis cezası almış bir mahkûm, ölümcül bir hastalığa yakalandığı gerekçesiyle cumhurbaşkanımız tarafından affedildi. Bir süreden beri, bu gerekçeyle bir hareket başlatanlar, cumhurbaşkanımızın bu insancıl tavrını, teşekkürle karşılamak yerine, bir hakkın söke söke alınması gibi bir anlayışla zafer işaretleri yapıyorlar.

Hakkı, adaleti düşünen bir insan olarak buna bir anlam veremiyorum.

Hapishanelerde hastalığa yakalananların tedavisi için, normal hastalardan daha çok gayret gösterilmesinden ve hiçbir imkânın onlardan esirgenmemesinden yanayım. Yaşama hakkı en önemli ve en kutsal haktır. Ancak hastalığı, verilen cezanın affedilmesine bir sebep olarak görmek ve göstermek bana ters geliyor.

Hastalık ve ölüm, hiçbirimize sevimli görünmez. Ancak sonuçta o acıyı, ne yazık ki hepimiz tadacağız. Bunun için insanın hapiste olması, özgür olması, gecekonduda veya villada yaşaması, hatta denizde, karada, havada bulunması bile farketmiyor. Eceli gelen gidiyor.

Bu sebeple pek çok öldürme ve yaralama olayına karışmış, birçok kişinin hayatına kastetmiş, onların ölümüne sebep olmuş, yaşam haklarını ellerinden almış, geride kalan ailelerine telafisi imkânsız zararlar vermiş, acılar yaşatmış birinin, sırf hasta olduğu için cezaevinden çıkarılması, bana hiç de adaletli bir davranışmış gibi gelmiyor.

Sayın cumhurbaşkanımızın kendisine tanınan bir hakkı kullanmış olması, hukuken herhangi bir sakınca yaratmayabilir, vicdanen onu rahatsız da etmeyebilir. Belki toplumsal siyaset açısından böyle bir irade ortaya koyması da gerekmiş olabilir.

Ancak kamu vicdanı açısından ortada adalet ilkelerini zedeleyen haksız bir durum vardır. Adı geçen mahkûmun eylemlerinden zarar gören insanlar, acaba onu affedebilmişler midir? Kendisi kamu davasından yargılanıp mahkûm olduğuna göre, bütün toplum adına verilen bu cezanın bir kişi tarafından affı kağıt üzerinde mümkün olsa da, mâşerî vicdanda yapılan kötülüklerin unutulması, silinmesi gibi bir durum aslâ sözkonusu olamayacaktır.

Geçmişte yapılan yanlışlardan hiçbir pişmanlık ve utanma hissi duyulmadığı gibi, hiç değilse yapılan bu son hoşgörülü davranışın mahcubiyetini yaşamak yerine, bunu geciken bir hakkın teslimiymiş gibi yorumlayıp “V” işaretiyle zafer kutlamak, nasıl bir anlayışın ve algılayışın ürünüdür, bilemiyorum.

Yaşadığı bu olağanüstü halin meydana getirdiği travmayla, affedilen kişinin belki ne yaptığını bilmiyor olması mümkünse de, kraldan çok kralcı geçinenlerin alkışlarına yorum getirmekte hayli zorlanıyorum ve “bu insancıl davranış” günahsız insanların malına canına kastedilirken “neden hiç kimsenin aklına gelmez ki” diye sormaktan kendimi alamıyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Olaylara böylesine derinlemesine bakman... İnsan ister istemez farklı bir pencereden bakmak zorunda hissediyor. :) İyi de oluyor. Sevgiler...

Esma KAHRAMAN 
 19.11.2009 23:38
Cevap :
Keşke hep farklı pencerelerden baktıktan sonra gördüklerimizin bir analizini yapabilsek... Genellikle biz oturduğumuz yerden hangi pencereye denk gelirsek orada görünenleri baz alıyoruz galiba... 5 yıldızlı bir tatil köyünün arka tarafta ormana bakan odaları da vardır bilirsiniz. Orada konaklayanlar, denize sıfır bir otelde oldukları halde pencereden gördüklerinden yola çıkarak "valla billa burada deniz meniz yok" diye yemin ediyorlar. Ben durumumuzu birazcık buna benzetiyorum. Katkınız için teşekkür ediyorum. Selam ve saygılarımla...  20.11.2009 14:58
 

Üzerinde düşünülmesi gereken çok anlamlı bir konuda anlamlardan yoksun, şartlandırılmış olmalarının ötesinde bir özellikleri olmayan kişileri kısaca sergilemişsiniz ama her satır arasında bu kısalıklar, atık bitkilerdein fermantasyona bırakıldığı bir köşedeki kokuşmuşlukları gibi kabarıyor, kabarıyor. O işareti yapanların kendilerinin yaşamlarını değerlendirdiklerinde pişmanlıklar içerisinde başlarını koydukları yastıkları ıslattıklarını koğuş arkadaşları görmüştür. Ama battı 'balık yan gider' den başka bir seçenekleri yoktur ki... Dün gaza gelmişler, şimdi de frene basma şansları yoktur. Paylaşımınız için teşekkürler.

Yüksel ÖNAÇAN 
 18.11.2009 22:52
Cevap :
Dün gaza geldikleri doğru da, şimdi frene basma şansları olup olmadıklarından emin değilim. Ne kadar empati yapsam da belki onları tam olarak anlayamayabilirim. Bu konularda hassasım. Atıp tutmayı pek sevmem. Sizin benden farklı bildiğiniz bir şeyler var ki, böyle düşünüyorsunuz. Ancak yine de şu kadarını söylemek gerekirse, pişmanlık gönülden olur, samimi olur. Ve pişman olan artık yanlış bulduğu o şeyleri sonuç ne olursa olsun bir daha yapmamaya karar verendir. Öyle olunca artık "battı alık yan gider" teorisi geçersizdir. Yani değişen fikriniz ve kimliğinizle siz artık yanlışları değil, doğruları yapmayı düşünür ve bir nevi taraf değiştirirsiniz. Aksi takdirde sözü edilen pişmanlık gerçek anlamda yaptıklarını yanlış bulmak ve bu yüzden artık bu yanlışları yapmama kararından vazgeçmek değil, çıkar ve menfaat ilişkileri yüzünden bazı şeyleri saklamak veya inkâr etmek gibi bir ikiyüzlülük anlamına gelir. Yine de Allah'tan hiç kimseyi bu duruma düşürmemesini diliyorum. Selam ve saygılar  19.11.2009 22:45
 

Yılmaz bey yazınızı okuduktan sonra adalet kavramının derinliğine daldım gitti..onun içinden çıkmak zor şimdi;))

emeklidede 
 17.11.2009 0:36
Cevap :
Evet içinden çıkılması gerçekten zor derin bir mesele... En azından derin olduğunu anlamış olmamız bile bence önemli. Bazıları "sığ" zannedip balıklama dalıyorlar. Böylesi çok daha tehlikeli. Katkınız için teşekkür ediyorum. Selam ve saygılarımla...  17.11.2009 17:51
 

Hakta, hukukta duygusallığa yer yoktur. Yapılmış olan fiil veya fiiller vardır. Karşılığı mükafat veya cezadır. Ve hukuk uygulanırken, para, nûfuz veya hastalık gibi kavramların rol oynamaması gerekir. İşte o zaman "gerçek hukuk" tan bahsedilir. Selamlarımla...Gül Alkan.

Yurdagül Alkan 
 11.11.2009 22:32
Cevap :
Hayatımıza giren her konuda teori ile pratik birbirinden çok farklı. Ancak "adalet" öyle ilginç bir konu ki, teorik olarak bile hakkaniyetle uygulanması çok zor. Hakimler de sonuçta bizim gibi birer insan. Ayrıca yargılama sürecinde sonucu etki altına alan öyle unsurlar var ki... Cezanın kesinleşmesi bile bir şey ifade etmiyor görüldüğü gibi... Halbuki ölen, yaralanan, maddi manevi zarara giren arada kaynayıp gidiyor. Hiçbir şey bir daha geri gelmiyor. O yüzden belki "ilâhî adalet"e sığınmak ihtiyacını hissediyoruz. Bazıları ilâhî adaleti bu dünyada bekliyorlar. Bu her zaman olmuyor, olmaz da, olamaz da... Zaten Allah suç işleyenleri dünyada cezalandırmış olsaydı, o zaman inanç değerleri çok daha farklı olurdu. Daha doğrusu inanmaktan öteye somut bir korku oluşurdu. O zaman âhirete de gerek kalmazdı. İşte cezası kesinleşmiş bir mahkûmun ömür boyu içerde kalmasıyla, bazılarının bir şekilde çık(arıl)ması da ilâhî adalete ters. Kısacası bu dünyada gerçek adalet yok. Teşekkürler., slm syg.  13.11.2009 1:02
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 947
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster