Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Haziran '09

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
2585
 

Beyaz zambaklar ülkesinde (2)

Eserde anlatılanlar Fin Kültürünün hayranlık uyandıran gelişimini ve düşünce gelişimini yakından inceleyen bir yazarın izlenimleridir. Bu izlenimlerin ağırlık merkezi, bin bir bataklıklar ülkesi olan Finlandiya’yı “Beyaz Zambaklar Ülkesi”ne dönüştüren kültürel ve sosyal çalışmalardır. Eserin çevirisini yapan Grigory Petrov Finlandiya’da uzun süre yaşadığı için Finlerin önceki hali ile sonradan kurdukları yüksek uygarlığa nasıl eriştiklerini görmüştür ve Kitabı-ı Mukaddes’de anlatılan Beyaz Zambaklar ülkesinin Finlandiya olduğunu söylemektedir.

Bugünkü Fin toprakları yıllarca Rusya ile İsveç arasında kale görevi görmüştür. Bölgede geniş bataklıklar ve girilmesi zor ormanlar olduğu için Ruslar ve İsveçler bu topraklardan ordularını ve ihtiyaç maddelerini geçirememişlerdir. Finlerin yurt edindikleri yer olan Suomi’de daha önce hiçbir ulus barınmamıştır. Finler daha sonra bu bölgeye kendi isimlerine binaen Finlandiya adını vermişlerdir.

Avrupa’nın en kuzeyinde bulunan Finlandiya’nın sert bir iklimi vardır. Havası genellikle sisli, arazi oldukça kıraç, çoğu yerler sarp ve granit kayalarla kaplıdır. Kalan yerler ise bataklık ve çukurdur. Ülkede maden namına hiçbir şey yok ve ülkede tarım şartları çok güçtür. Halk bağımsızlığını elde edememiş ve Rusya ile İsveç yönetimi altında gelip gitmiştir. Nihayetinde Rusya Finlandiya’ya kendi içinde bağımsızlık hakkı tanımış ve Finler kendilerine özgü kültür ve uygarlığı geliştirme fırsatı bulmuşlardır. İlk dönemlerde ülkenin gelişimi için çalışanların sayısı sınırlıdır. Ülkede öğretmen, din adamı ve gençlerin sayısı yok denecek kadar azdır. Ancak bu durum, aydınların gücünün azalmasına değil, artmasına neden olur. İşte bu aydınlardan biri yükseliş aydını Snelman’dır.

Snelman döneminin büyük bir bilim adamı, filozofu ve siyasetçisidir ama onun asıl özelliği, onun bir halk öğretmeni olmasıdır. Snelman ve arkadaşları, bin bir bataklıklar ülkesini ‘Beyaz Zambaklar Ülkesi’ne döndürmeyi başarmışlardır. Snelman, yayınladığı gazeteler ve halka yaptığı konuşmalarla, onları ülkenin kalkınması konusunda bilinçlendirir. Finlandiya’nın her zaman Rusya ve İsveç tarafından işgal edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu, güçlü emperyalist komşularına karşı direnebilmesi için kültür ve uygarlık yönünden onlardan yüksek olması gerektiğini, ancak o zaman tehlikenin savuşturulacağını söyler. Bir avuç aydın, öğretmen, din adamı, avukat ve memurlarla halkın eğitilmesi ve eğitimin yaygınlaşması için adeta seferberlik ilan eder. Aydınlara bu konuda neler yapmaları gerektiğini anlatır ve onlara şöyle seslenir:

-Köylülere, işçilere, halkın alt kesimlerine nasıl daha iyi bir konuma yükselebileceklerini öğretiniz.

-Onlara nasıl çalışmaları gerektiğini, az maliyetle sağlıklı konutları nasıl yapmaları gerektiğini, kendilerinin ve çocuklarının sağlığını nasıl koruyabileceklerini öğretiniz.

-Halkımıza disiplinli ve düzenli çalışmayı, kendisinin ve başkalarının hukukunu gözetmeyi öğretin ve bütün bunlarda halka örnek olun, yol göstertici olun.

-Unutmayınız ki halkın cehaleti, kabalığı, alkole düşkünlüğü, hasta oluşu, sefaleti, halkımızın utancı değil, bizim utancımız ve suçumuzdur.

Snelman kışın kayakla, yazın kayıkla, kimi zamanda yaya olarak Finlandiya’yı bir uçtan bir uca dolaşır, gittiği her karanlık köşede birkaç sorunu çözer. Ülkenin içinde bulunduğu durumu insanların zihinlerine nakşetmeye çalışır. Bir yere gittiğinde çevresine eğitim gönüllülerini toplayıp onlarla sohbet eder. Öğretmenleri bir merkezde toplayıp iki üç haftalık kurslar düzenler. Kurslara başta pek rağbet göstertilmese de, daha sonra öğretmenlerin çoğu bilgilerini artırmak için bu öğrenme sürecine katılırlar. Snelman öğretmenlerden kursta öğrendiklerini okuldaki öğrencilere de anlatmalarını ister. Daha sonra bu öğretmenlerin her biri ülkede büyük bir kültür ve uygarlık kaynağı olur. Ülkede küçük büyük Snelmanlar türer.

Snelman Fin Halkının uyandırılmasını sadece öğretmenlerden değil, memurlardan da ister. Fin Halkının memurları kendi içinden değil, İsveç memurlarındandır. Bu memurlar zevk ve eğlenceye düşkün, mesleklerinde çırak bile olmayan, halkın isteklerini yerine getirmeyen, halkı illallah ettiren memurlardır. Snelman bu konuya da el atar ve halkı eğitme konusunda memurların öğretmenlerden aşağı olmadıklarını söyler. Zamanla ülkede büyük bir Fin memurları kadrosu oluşur. Bu memurlar kadrosu, tüm dünyaya örnek olacak hizmetler gösteriler.

Snelman en önemli ıslahatlarından birini de, kışlalarda yapar ve kışlaları halk okulu haline getirir. Eski Finli subayların eğitimi eksiktir. Bu nedenle, okumaya araştırmaya yönelmezler. Hiçbir idealleri yoktur. Sürekli para harcamaktan ve eğlenceden başka bir şey bilmezler. Kışlalar tam bir batakhane olmuştur. Hatta bir yerde kavga gürültü olduğu zaman “Efendiler burası kışla mı?”, “Sanki kışla havası”, “Onun ahlakını kışla bozmuş, ” gibi ifadeler kullanılır. İsveç egemenliği döneminde kışlalar oldukça pis, askerlerin üniformaları eski, küfürler havada uçuşur, yiyecekler bozuk, eğitim yok, yani tam bir batakhane durumu vardır.

Artık Snelman ve arkadaşlarının öncülüğünde her şey temelden değişir. Kışlalar temizlenir, bahçelere çiçekler ekilip dikilir, çevre, vücut temizliğinin yanı sıra manevi temizliğe de dikkat edilir. Fin aydınları, “Kışlalar bizim aile ocağımızdır, orası ibadet yerimizdir. Din adamı için mabedi, öğretmen için okulu neyse, bizim için de kışla odur, ” derler.

Kışlada askerler ve subayların eğitimi için okuma günleri düzenlenir, kitaplar dağıtılır. Böylece, askerler genel kültür konularında bilgilendirilir. Onlara özel eğlence ve piyesler de düzenlenir. Artık kışlalar daha önce belirtildiği gibi bir batakhane değil, bir halk okulu olur. Halk da bunun bilincine varır. Halk artık, “Burası kışla mı?”, “Kışla havasını andırıyor” gibi kışlaya hakaret eden ifadeler değil, “Şu askerlik çağın gelse de artık askere gitsen, belki asker ocağı seni yola getirir, ” gibi olumlu ifadeler kullanır.

Finler futbola düşkün bir millettir. Bunların çoğunun bacakları, kasları güçlü, fakat aklı zayıftır. Snelman halkın spor yapmasından değil, kaslarını güçlendirip, akıllarını zayıf bırakmalarından yakınır ve Fin gençlerine şöyle seslenir: “Ben isterim ki siz Finler sadece Macarları değil, Fransızları, İngilizleri de yenin. Ancak bunu bacak gücüyle değil, bilim teknoloji, sanat, ticaret ve sanayi gücüyle yapın!”

Atatürk’ün gençliğe hitabı gibi Snelman da, Fin gençliğine hitap eder. “Ey Fin Gençliği! Sizin vazifeniz şutla topu yükseklere fırlatmak değil, Fin Milletinin haysiyet ve şerefini yükseltmektir. Yurdumuzu her alanda ileri götürmeye, her alanda refahı arttırmaya gayret etmektir.”

Snelman halkı “ana-baba-çocuk ilişkisi” ve “çocuk eğitimi” konusunda bilgilendirir. Anne babaların yaptıkları ile çocuklara güzel örnek olmaları gerektiğini söyler ve bunun önemini şu şekilde dile getirir: “Eğer gençliğin ruhunu tarım yapılmayan bir tarla gibi kendi haline bırakırsanız, orada yabancı otlar ve dikenler biter. Anne babalar çocuklarının beyinlerini ve kalplerini işlemeden kendi haline bırakırlarsa, o çocuklarda da istenmeyen huy ve davranışlar baş gösterir.”

Fin aydınları Snelman öncülüğünde, okunmuş eski kitapları toplayarak içlerinden yıpranmamış olanları seçer ve köy köy dolaşarak bu kitapları halka dağıtırlar. Yani bir nevi gezici kütüphane olmuşlardır. Bu aydınlar her Pazar halka yönelik sohbetler yapar, halkı sağlık, ekonomi, eğitim, ahlak ve ekonomi ile ilgili konularda bilgilendirir. Bu göreve kendini adamış hatipler ve öğretmenler seçilerek ülkenin her tarafına gönderilir. Böylelikle özel bir Halk Üniversitesi kurulmuş olur. Bu üniversitenin profesörleri ise gezgin gençlerdir. Bu genç profesörler halkı bilgilendirerek, onların uyumuş olan ruhlarını uyandırır.

Halk Üniversitesinin 25. yıl dönümü dolayısıyla Kuopio şehrinde milli bir bayram düzenlenir. Tören sonunda reçel kralı olarak bilinen Jarvinen söz alır. Kendisinin ve arkadaşlarının nasıl kral olduklarını anlatır. Kendisinin bugünkü konumunu, tesadüfen gittiği bir konferansa borçlu olduğunu ve bu konferansın gözlerini açtığını belirtir. Jarvinen konferanstan sonra “Düşündüm, taşındım, arkadaşlarıma gittim ve ben reçel kralı olmaya karar verdim; sizler de kral olun, ” der. Jarvinen’in bu arkadaşlarından biri, ayakkabıcı Okunen’dir.

Okunen biraz para biriktirerek eğitim almak üzere Paris’e gidiyor, orada ünlü bir ayakkabı fabrikasında üç yıl çalışıyor ve usta bir kunduracı oluyor. Biri kimyada okuyan biri de Finlandiya’nın en büyük deri fabrikasında çalışan iki oğluyla birlikte “Okunen ve Oğulları” adında tüm Avrupa’da tanınan ayakkabı firmaları kuruluyor ve her yerde Okunen Ayakkabı Mağazaları açılıyor. Okunen firmaları her yıl Finlandiya’nın sekiz on gencini seçip ve yüksek öğrenim görmeleri için Almanya, Fransa ve Amerika’ya gönderiyordu. Bunlar hem ülkelerinin gelişimi hem de kendileri için bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı.

Jarvinen’in bir diğer arkadaşı da yumurtacı Thomas Gulbe’dir. Gulbe de bir sabah kalkıp, “Ben de yumurtacılar kralı olacağım, ” der ve köy köy dolaşıp yumurta toplar. Gulben yumurtaların taze olmasına çok dikkat eder. Topladığı bu yumurtaları paketleyip yurt dışına satar. Gulbe, yumurtaların üzerine A. G., yani isminin ve soy isminin baş harflerini yazar. Bir yıl sonra Londra, Paris ve Berlin’in en büyük lokantaları A. G. markalı yumurtalar istemeye başlayınca Gulben, basit ama sistemli bir satın alma ağı kurar. Tanıdığı öğretmenlerden bu konuda yardım ister. Öğrenciler evlerinden gelirken taze yumurta getirirler. Öğretmenler de bu yumurtaları toplayıp işaretlerler. Bozuk yumurtalar bu işaretler sayesinde tespit edilir. Mesela 15 Nisan. X. 15M. işaretli yumurta bozuk çıkarsa, Gulben firması bunu inceler ve bozuk yumurtanın 10 numaralı Kuopio kasabasından, 15 numaralı öğretmenin Madam M.’den aldığı yumurta olduğu anlaşılır ve oradan gelen yumurtalar iptal edilir. On yıl sonra Gulbe Finlandiya’nın Yumurta Kralı olur ve ihracat sayesinde Finlandiya ekonomisine döviz kazandırır.

Gulben her çeşit kurum ve kuruluşlara yardımda bulunur. Köy kütüphanelerinin kuruluşunda destek çıkar. Köylülerin tarımda uzmanlaşmaları için onları dış ülkelere gönderir. Bilim adamı, öğretmen ve sanatçıların yabancı ülkelerde eğitimi için gereken desteği sağlar.

Gelelim Reçel Kralı Jarvinen’e. Jarvinen küçük bir simitçi iken dinlediği konferans sayesine reçel kralı olur. Jarvinen işe önce küçük bir meyve suyu fabrikası açarak başlar. Daha sonra bu fabrikada ürettiği meyve sularını, çilek karşılığında halka satar. Finlandiya’da çilek çokça yetiştiği için halk çilekleri toplayıp Jarvinen’e verir. Jarvinen de bu çileklerle reçel yapar. Hatta üretimi o kadar çok arttırır ki, artık ülkedeki çilekler yetersiz gelmeye başlar. Bunun için dışarıdan çilek ithal eder. Bununla da kalmaz. Bütün köyleri dolaşıp onlara çilek fidanı ve şeker pancarı tohumu dağıtır ve bunların yetiştirilmesi konusunda onları bilgilendirir.

Jarvinen’in ürettiği reçeller hem kaliteli, hem de ucuzdur ve zengin fakir herkesin sofrasında bulunur. Bir gün İngiltere Orman İşletme Müdürü işçilerin yediği reçelleri görünce şaşırır. “Bu reçeller sadece kral sofralarında bulunur, bunların böyle ucuz olmasını aklım almıyor, ” der. Halk artık Jarvinen’in reçelleri sayesinde içki içmekten vazgeçer ve babalar artık eve içki değil reçel getirir. Jarvinen limandan yüklenen her reçel sandığını, milletinin refahı, ailelerin mutluluğu için çalışan askerler olarak görür. Ülkesi için bir şey yapmanın verdiği huzur ve mutluluğu, her sandık yüklenişinde hisseder.


Finlandiya’nın bir diğer kahramanı da kendini halkın sağlığına adayan doktordur. Bu doktor o zamanlar yazdığı kitaplarında halkın içinde bulunduğu durumu anlatır. O zamanlarda köyler sağlık bakımından çok kötü bir durumdadır. Evlerin penceresi, kapısı yoktur. Üstelik halkın yere serecek kilimleri dahi yoktur. Köylülerin üstü başı pislik içinde ve her evin köşesinde tifo, dizanteri vereme yakalanmış hastalar yatmaktadır. Doktorun öncülüğünde ölen hastalar ve bunların hangi hastalıktan öldüğüne dair tespitler yapılır. Hükümet, Mülki İdareler ve Belediyeler doktorlardan oluşan bir tıp ordusu kurar.


Bunlar Çocuk Hastalıkları Doktoru, Kadın Hastalıkları Doktoru ve Diş Doktorları halinde ülkeyi sağlık taramasından geçirirler. Bu doktorlar gittikleri yerlerdeki hastaları tedavi edip, halkı hastalıktan korunmaları için neler yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirir. Doktor sadece sağlık sorununa değil barınma sorununa da çare bulmuştur. Çoğu köye iki büyük penceresi olan evler yaptırılır ve içlerine soba yerleştirilir. Köylülere çok ucuza ev inşa eden işçi grupları oluşturulur ve bunun için depolara inşaat malzemeleri konur. İsteyen uygun şartlarla malzemelerden yararlanabilir. Yirmi yıl sonra köylerin şekli değişir ve evler ahır şeklinden kurtarılıp, gerçek insan evine dönüştürür. Ucuz ayakkabılar ve elbiseler üretilir. Hastaların sayısı azalır ve halk artık daha sağlıklı ortamlarda yaşar.


Ülkede üretime katılan eller artar. Halk daha fazla kazanıyor ve sonunda bir gün bu sağlık seferberliğini yapan doktor hayata veda eder. Köy delikanlılarından biri mezarlıkta şöyle bir konuşma yapar:

“Bizler köy ormanlıklarından, köy kırlarından senin mezarın başına geliyoruz. Fakat gelenek olan çelenk ve çiçekleri getiremiyoruz. Bizim Suomi’miz içinde, senin kurduğun has bahçenin çiçeklerine birer örnek olmak üzere köylülerimiz bizi seçip gönderdi. Ey milletimizin büyük bahçıvanı, ebedi meskeninde rahat uyu.”

Sonuç olarak bu eser Fin Milleti’nin, tüm imkansızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydın önderliğinde; askerlerinden din adamına, öğretmenlerden doktoruna, iş adamından memuruna kadar her meslekten insanın halkla omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl bir uygarlık mücadelesi verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak şekilde, gözler önüne sermektedir.

Bataklıkları kurutan, sarı tenli, uçuk dudaklı, zayıf bilekli insanlarla çalışarak, bataklıklarını gül bahçelerine ve zümrüt ovalar haline; sarı tenli insanlarını tunç rengine, uçuk dudaklı çocuklarını yakut kızıllığına, zayıf bilekli çocuklarını demir bileklere dönüştüren çalışkan Finlerin milli şuuru yine eserde açıkça kendini göstermektedir.


Sonuç:


Ülkelerin kalkınmaları için gerekli olan kudret, Atatürk’ün deyimi ile damarlarındaki asil kanda mevcuttur.


Elif Karaca

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 2874
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster