Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Haziran '12

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
383
 

Bir doktora dersi hikayesi

Bir doktora dersi hikayesi
 

Hayali olmadan bir "çocukluk" geçireniniz var mı bilemiyorum. Hayallerimizi başkalarına anlatma durumu vardı bir de ki en sinir olduğum kısımdı... Sadece bununla da kalmazdı, mutlaka bir sınıf öğretmenimiz vardı ve o da sorardı: "büyüyünce ne olacaksın?" Gerçi ondan önce aile sorar, kafa yorar filan... Her neyse uzatmayalım." Beyin cerrahı" benim bu sorunun yanıtıydı. Önüme her gelene bu cevabı verirdim. Tabi bu cevabı verdiğim yıllar 7-8'li yaşlar.. Hani hepimiz için dünyanın sadece "kendimiz"in etrafında döndüğü zamanlar...Ortaokul -lise zamanlarına geldikçe işler biraz daha ciddileşti malumunuz, artık bir seçim yapılmak zorunda ve ilgiler de farklı alanlara yönelmiş bulunmaktaydı...O dönemlerde de binaların yapısına hayranlık vardı bende ki o hayranlık hala geçmiş değildir. Mimarlık istiyordum. Deli gibi hem de. Mimar olursam bu sırra ben de erişecektim hatta daha ötesinde ben de insanları kendime hayran bırakacak binalar inşaa edecektim. Yeteneğimin olmamasından öte (ki çizim yeteneğime güvenirim), bizi 3 saatlik sınavlarla değerlendirmeye çalışanların yeteneksizliğinden kaynaklı olarak mimarlık fakültesine giremedim. Daha doğrusu tercihlerimin hiç birine mimarlık koymadım. Koyamadım çünkü ülke şartları, fakültelerin durumu, sınavın adaletsizliği ve tabi ki ailenin isteği...Hepsi birleşince eğitim fakültesinin daha mantıklı bir tercih olacağı görüşü ön plana çıktı. Sonuçta da seçimim bu yönde oldu.

***

Kabullenemedim bir türlü, derslere girmek işkence; o derslere kafa patlatmak ayrı bir işkenceydi. 1. sınıfın sonlarına doğru bizi staj için okullara gönderdiler ki benim için bu durum -çocuklara tahammül edemeyen biri olarak- işkenceden öte dünyadaki cehennem azabı gibi bir şey olacaktı...Öyle düşünüyordum. Okulun ilk günü gittiğim ilk sınıfta birinci sınıflar vardı, okuma yazmaya geçmişlerdi çoktan, sınıf o benim bildiğim sınıf değildi, herkes rahatça dolaşıyor, özgürce istediğini yapıyordu. Disiplin vardı ama bizim bildiğimiz o "hmmm çabuk yerine yoksa tokatı yersin" disiplini değildi. Şaşırmıştım ama çocuklara karşı içimde belirmeye başlayan tuhaf duygu beni daha da şaşırtmıştı. Sınıf öğretmeni öğrencilerin yaptığı resimleri topladı, görev vermişti önceki günden. Tahmin edeceğiniz gibi içinde hiç bir anlam çıkarılamayacak gibi görünen karalamalar da vardı, çok mükemmel ifadelerin olduğu harika bir tabloyu andıranlar da (tabi onların seviyesine göre)...Öğretmene "iyi de hocam bunlara nasıl not vereceksiniz ki, yani üzülecekler, sonuçta pek de bişeye benzemiyor bazıları?"... Bana verdiği cevap utanmama sebep oldu: " Ne notu? Onların her biri kendi çapında birer ressam...Hepsine tabi ki  yıldız vereceğim. Çünkü hepsi ellerinden gelenin en iyisini yapmış. Hepsinin resmini panoya asacağım, bu nottan daha iyi geliyor onlara." ..Utandım, kızardım, bozardım... Haklıydı ama ben de daha çok toydum. Hiç bir şey bilmiyordum. Bir yıldır okuldaydım ama sadece aptal teorik safsatalarla doldurmuştum beynimi. Oysa aslı öğretmenlik okulda yapılmalıydı ve ben yeni öğreniyordum herşeyi. 

***

Zaman geçti, öğretmenlik için bu kez ben vardım sahnede. Sahne benimdi ve ben istediğim gibi şekil verecektim elimdeki hamura. Daha doğrusu istedikleri gibi olmalarına izin verecektim. Yargılamadan, suçlamadan...Şimdilerde bana "öğretmen" olmayı öğretenlerin yerindeyim. Aslında "öğretmenliği" öğretmek için gerekli olan yasal ve bürokratik prosedürleri yerine getimeye çalışıyorum. Onca yolu kat ederek geldiğimiz noktada bize öğretilmesi gereken aslında o ilkokul öğretmeninin o zamanda öğrencisine yaptığı şey: kendimiz olmamıza izin vermek. Bazı hocalar bunu gerçekten kendi öğretmenlikleri ve yeterlilikleri ile yaptırıken bazıları da bunu yaptırmak yerine bize kendince bir şeyler ispatlamaya çalışıp, ego tatminiyle uğraşıyor... 

***

Aldığımız doktora derslerinden birinde iki kişi (ki bunlardan biri de bendim), bir sempozyum dolayısıyla İstanbul'da bulunuyordu. Bir sonraki hafta anlatılacak konunun kararlaştırılmaması ve bizim de bunu sorgulamamamız üzerine konferans dönüşü aslında o anlatım yapacak kişilerin biz olduğumuzu öğrendik. Tabi ki hazırlığımız yoktu ve hoca ile konuşma görevi de benimdi. Oldukça anlaşılır ve nezaket kurallarına uygun bir dille anlatım için gerekli hazırlığımızın olmadığını belirttik. Bu seferlik hocanın anlatmasını istedik. Daha doğrusu istemedik, eğer sizin için de uygunsa dedik. Hay demez olaydık. "Siz benim yerime düşünmeyin" deyip bize; "bu hafta anlatılacak konu yoktur, çıkabilirsiniz" deyip kapıyı gösterdi. Kısaca odadan kovulduk. Tabi biz neye uğradığımızı şaşırarak dışarı çıktık. Sonradan öyle demek istemediğimizi filan söyledik, konuştuk. Hallettik (ya da biz öyle sandık).

***

Efendim bu hafta da final sınavları vardı. Ki her üniversitede var. Doktora öğrencisi olmak, bir nevi bu türk kuralları biraz geride bırakmak demektir aslında. En azından ben bu zamana kadar öyle biliyordum. Sınav olursunuz ama öyle klasik sınavlar olmaz sizin sınavlarınız; uygulamalıdır ya da yeni bir konu araştırmasının raporudur vs vs. İlkokul öğrencisi misali sınav günü belirlenip o tarihte o saatte o mekanda bulunup sınav olunmaz(ya da ben öyle biliyordum). Amma velakin, bu kural da bu hocanın dersinde değişti (aslında değişmedi, sadece bize olan kızıgınlığının bize yol, su ve elektrik olarak geri dönüşüydü bu). Haftanın ortasında sınav yaptığı yetmezmiş gibi bir de o sınava gidenleri bütünlemeye bıraktı; üstelik de kopya muamelesinden. Yaşananlar ilkokulda bile yaşanacak cinsten değil ama maalesef bu bir gerçek ve üstelik doktora döneminde yaşanan bir gerçek. Ve arkadaşım sırf o sınava girebilmek için bir çok insandan rica minnet izin alarak sınava gitmişti. Hayır merak ettiğim şu; öğrencileri sınıfa bırakıp sonra sadece kağıtları almak için gelen bir hoca nasıl olur da sınıftakilere sadece kitapları yanında olduğu için "kopya çektiniz" ithamında bulunabilir? .... Hepsini geçtim, bu zihniyetle bu hoca nasıl örnek bir "öğretmen" yetiştirebilir? ...

***

Ünvanınıza ve yaptıklarınıza saygım sonsuz sayın hocam, ama düşünce yapınız benim gözümde sıfır... Ve sizden "hocalık" adına öğreneceğim hiçbir şey yokmuş, bunu anladım...Anlatacağınız kitabi bilgileri daha iyi öğrenebileceğim çok yer var. Saygılar... 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Haklı olduğun yerler fazlaca...Bence o hocadan "hocalık" adına öğrendiğin bir şey oldu; asla onun gibi davranmıyacaksın. Eğitim çok önemli bir konu, bilgiyi bilinçli aktarmak çok daha önemli...Okuyup da adam olamayanlarla dolu bu memleket. Ben hostes olmayı çok isterdim...Olmadı. Şiir ile uçuşlar yapıyorum :) Başarılarının devamını dilerim....Sevgili ÖĞRETMENİM...Saygılar...

Nil ALAZ 
 09.06.2012 14:51
Cevap :
Hostes olsaymışsın güzel şiirlerini yazmaya fırsatın olmayacaktı muhtemelen, ya da yazsan da biz okuyamayabilirdik...Ama sen her halükarda uçmayı başarmışsın, üstelik "Şair" olarak kalplere uçmayı herkes başaramaz, sen bunu yapabilenlerdensin...Haklısın sanırım, asla onun gibi bir hoca olmayacağım... Selam ve sevgiler güzel yürekli ŞAİRİM..:)  11.06.2012 8:42
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 9
Toplam yorum
: 11
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 519
Kayıt tarihi
: 01.05.12
 
 

Küçükken Ay Savaşçısı Usagi gibi olmak isterdim. Biraz büyüyünce Linkin Park'ın asi yanı çok cezb..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster