Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Ocak '11

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
3901
 

Çelik Gülersoy efsanesi ve vefasız İstanbullular!

Çelik Gülersoy efsanesi ve vefasız İstanbullular!
 

İstanbul aşığı, İstanbullulara ve Türkiye’ye büyük eserler kazandırmış bu İstanbul Beyefendisini tanıtmak ve vefa borcumu ödemek istedim. Çelik Gülersoy’un yaşamını okurken eski İstanbul’u, Atatürk’ün işaret ettiği çağdaş medeniyete açılan pencerenin illâki eğitimden geçtiğini ve daha bir çok şeyi bazen hüzünlenerek, bazen takdir ve hayranlıkla okuyacaksınız. İstanbul’un Tarihi dokusunu bozmadan, yaptıkları ile övünmeyen bu müstesna insan, tüm karalamalara rağmen , dürüstçe yönetilen bir Kurum bütçesi ile neler yapılabileceğini de ispatlamıştır. 

Çelik Gülersoy, 1930 yılının 23 Eylül’ünde, ikindi vakti, saat 16.00’da Türkiye’nin en son ucunda, yılın 10 ayı yolları kardan kapalı , Hakkâri (Çölemerik)’de kerpiç bir köy evi içerisinde doğdu. Babası Akif Bey, nesiller boyu Ünye kadılarını ve müftülerini yetiştirmiş Müftüzadeler ailesindendir. Annesi Münevver Hanım, anne tarafından Erzurum’un yerlisi zengin bir ailenin kızıdır. 

Akif Bey’i üvey babası evden uzaklaştırmak için Askeri okula yazdırır. Okulu bitirince Anadolu’da dolaşmaya başlar. Elazığ’da 21 yaşında Münevver Hanım’a rastlar 1921’de evlenirler. İstiklâl Savaşı sürerken yurdu dolaşmaya başlarlar. Diyarbakır, Malatya, Sinop… Bir gönül macerası sonucunda iyice borçlanan komutan Akif Bey yurdun ‘en ücrâ’ köşesine tayinini ister. Hakkâri (Çölemerik). Bu unutulmuş yurt köşesinde emekli olan komutanın dönüşe geçmelerine 15 gün kala Çelik Gülersoy doğar. Ekim başlarında karlı bir kış günü at sırtında yola çıkarlar. 2, 5 yıl Elazığ ve Malatya’da yaşarlar. 

1933 yılında İstanbul’a gitmeye karar verirler. Annesi Fatih’te , son eşinden olan oğulları ile üç katlı bir konakta yaşamaktadır. Bu konak Akif Bey’in gönderdiği yardımlarla yapılmıştır. Ailece bu konağa misafir olurlar. Büyük kardeş, hukukçu ve tarihçi, din bilgini, ünlü “Sultanselim’li Hafız Ali Rıza Bey”, (Sağman), titiz, huysuz bir adamdır. Akif Bey için ilk hayal kırıklıkları başlar. 1934 yılı başında İstanbul’un en sakin en havadar, konakları, geniş bahçeleri ve Hamidiye suyu ile ünlü semti Yıldız’a taşınırlar. İstanbul pahalı bir şehirdir. Aile geçim sıkıntısı çekmeye başlar. Akif Bey özel bir okulda müdür yardımcılığı görevi yapıyor olsa da çoluk çocuğun gıdasını dahi karşılayamamaktadır. Mide kanaması geçirir. 1935 yılında vefat eder. Dul bir anne ve 4 çocuk yalnız kalırlar. Dört yaşında alfabeyi söken Çelik, 7-8 yaşında ağabeylerinin lise tarih kitaplarını okumaya başlar. 

2.Dünya savaşına kadar 4-5 yılı dulluk ve yetimlikle geçirirler. Abla evlenir, ağabey askeri okula başlar, öbür ağabey ev tutup çıkar. 1940 yılında Çelik ve annesi baş başa kalırlar. Evleri, Abdülhamit döneminin görkemli çerçevelerinden Serasker Rıza Paşanın büyük sarayından kalmış son bir konak parçasının yamacında, iki katlı taş bir evdir. Hepsi birbirine eş bu 4-5 küçük yapı, padişahlık döneminde Seraskerin sarayını donatabilmek için kullanıldığı fenerlerin depolandığı yapılardır. Küçük ve çıkma bir yokuşa dizilidir. Karşılarında, yıkılan saraydan kalmış taş konak yükselmektedir. 

Konak Seraskerin torunu Nurhayat Hanım efendi ile evli bulunan Reşit Saffet Bey’in malikânesidir. 5 dönüm bahçe içinde, ulu çam ve ıhlamur ağaçları ile çevrili, bahçesi öbek-öbek cennet çiçekleri ile donatılmış, son bir saltanat bakiyesidir. İçerisi Reşit Saffet Bey’in zengin kütüphanesi, saray eşyaları, şark salonları ve oyuncak odaları ile, yarı Osmanlı yarı Avrupalı, çok değişik bir ayrı dünyadır. 

Lise yıllarından itibaren Çelik, içe dönük ve kendine yeterli, bu dünya içinde büyür. Evin çocukları arkadaşı olmasına rağmen, oyunlarının, müsamerelerin, eğlencelerinin çoğuna katılmaz, bahçıvana yardım eder, sonra saatlerce yeşil ve gölgeli köşeye çekilir, kitaplarını okurdu. 1940’ların başında bu kitaplar Michel Zevako ve Arsen Lüpen romanlarıydı. 40’ların sonu ve 50’lerin başında ise, Batı edebiyatı ve felsefesi hakkında Türkçeye çevrilmiş ne varsa, onların hepsidir. Öbür yandan da Batı’nın bütün bu usta kalemlerini, koyu yeşil iri yapraklı kavak inciri ağaçlarının altında okur, çevreye baygın kokuları yayan beyaz zambakların ördüğü bir tabiat dokusunun içinde hepsini birden tadarak, Balzac’ı, Stendal’ı tepedeki dallardan yosunlu büyük havuza düşen ballı incirlerle beraber benimseyip hazmederdi. 1947’de çalışmaya başladı.İşi, İstiklâl Caddesi’nde sayılı kalmış üç katlı tahta evlerden birinde, 3 odalı bir kata yerleşmiş Turing Kurumunda yarım gün, her işe yardımcılıktı. Lisenin ilk yılında, okuldan çıkar, büroya gelir, kapı açar, paket yapar, seçkin kişilerin devam ettiği Yönetim Kurulu’na da sokulur ve ilk defa duyduğu, görüşleri, tezleri, bakış açılarını dinlerdi. 

Yıldız Sarayı’ndaki Şale Köşkü’nde toplanan ulaştırma konferansında bakan Şükrü Koçak’a bir zarf götürme işi ile başladı. Reşit Saffet Bey, başka adam olmadığından, Yıldız’a telefon ederek Çelik’i Taksim’e bu amaçla çağırmıştı. Güneşli bir eylül günüdür. Çok sonraları Kurum’a İstanbul saraylarını ve köşklerini imar etme hamlesini kazandıracak olan insanın Kuruma girişi, böylece garip bir rastlantı ile, Yıldız Sarayı’na adımını atmasıyla başlamıştır. Saraya zarf götürme olayını, Kurumda bir dizi çıraklık hizmeti izler. O yıllarda liseler saat 13’de tatil olmaktadır. Ayazpaşa’daki okuldan çıkan genç öğrenci, İstiklâl Caddesi’ndeki Kuruma gelir. 4 odalı ofisin personel sayısı 2 olduğundan, yazılara yardım etmek, basit baskılı Kurum dergisini postalamak, tek telefona cevap vermek ve çıngırtılı zili ancak akşam saatlerinde çalan kat kapısını açmak, görevleri arasındadır. 

1948 yılı yaz ayında yeni bir iş çıkar. Galata’daki Kurum kitaplığının yerleştirilmesi işi. Bütün yazı buranın defterini yapmakla geçiren Gülersoy bir gerçeği 18 yaşında iken öğrenir: İstanbul halkının kitapla alâkası yoktur. Bütün yaz boyunca “halka açık” kitaplığın eşiğini bir kul atlamaz. Kapanır. 

50’li yılların başında kötü günler başlar. Savaş sonunda İstanbul’un nüfus dokusu değişmeye başlar.Halkı ve bileşimi farklılaşma gösteren Yıldız’da, eski küçük evde yeni yeni komşularla bağdaşmanın imkânı kalmaz ve ana oğul “büyük konak”a taşınırlar.Dünyadan bu kadar kopuk yaşayan Çelik’te, tüberküloz başlangıcı kendini gösterir. Beyoğlu Erkek Lisesi’ni birincilikle bitirmiş ve İstanbul Hukuk Fakültesine yazılmıştır. Önce Beyazıt Meydanı’nda, arkadaşsız, yabancı, yeni bir muhitte, pempe köpüklü kesik kesik bir öksürük krizi kendini yakalar, az sonra bir sabah konağın ücra bir odasında hastalık bütün bütün kendini gösterir. 

Bütün konak halkı, sonbaharın bitimiyle, Harbiye’deki kışlık eve gitmişlerdir. Ana-oğul, yaklaşan bir kışla yüz yüze, 17 odalı saray yavrusu konakta yapayalnız, başbaşadırlar. İçinde bulunduğu bütün şartlar, inançsızlığı körükleyecek doğrultudadır. Bomboş ve soğuk bir konak, ancak ısıtılmış küçük bir oda, kimsesiz çırpınan yalnız bir anne... Yattığı yerden gördüğü farklı bir tablo daha vardır. Karşıda liman, Topkapı Sarayının silûeti, nefti yeşil çam ağaçları üzerine yağan lapa lapa kar, pencereye konan güvercin ve kumrular ana-oğulu yalnız bırakmamaktadır sanki… İçine bir sıcaklık doğar. Konak tavan katında geçen bu hastalık aylarından sonra yaşadığı, askerliğine kadar geçen 10 yıl, iş hayatı içerisinde üç beş kişilik Turing Kurumunun o zamanki kadrosunda, bir yandan çalıştığı, bir yandan hukuk diplomasını aldığı dönemdir. 1935’den itibaren, Konak’ın şark salonunda, sedefli, fildişili, gümüşlü arabesk mobilya; garp salonlarında, altın ve kristal, yemek odasında, tablolar, çeşmeler ve art-nouveau objeler, ona değişik dünyaların olduğunu öğretmiş ve yaşatmışsa, 1950’li yılların Kurumu da, yönetimine devam eden döneminin en seçkin kişilerini tanıtmış ve onların fikir dünyasına girmesini sağlamıştır. 

İstiklal Caddesi’nde son kalmış üç katlı harap evin son katında yer alan o zamanki Kurum, üç memurlu küçümencik bir bürodur, ama yönetim kuruluna o zamanki Türkiye’nin en seçkin kişileri devam eder ve (yapacak başka bir şey ve para olmadığı için), sürekli toplantı yaparlar. Bu toplantılara katılan, şehirci Prof. Prost, eski Şehreminlerinden Opr. Cemil Paşa (Topuzlu), Opr. Emin Bey (Erkul), büyükelçiler, önce Hamdullah Suphi Tanrıöver, daha sonra Hulusi Fuat Tugay, yazar Abdülhak Şinasi Hisar, bestekâr Kemal Emin Bara ve tabii başkan ve kurucu Reşit Saffet Bey’in kendisi, engin tecrübeli diplomat, adamlardan öğrendiği şudur ; Herşeyin başı kültürdür. Kültür unsuru, medeniyeti de sürükler, tekniği de geliştirir, ona bir anlam, yön ve içerik kazandırır. Adına turizm denen olay, kendi başına bir şey değildir. Bu temellere dayanan toplumun, sadece bir yan ürünüdür. 

Gülersoy 1958’de fakülteyi bitirir, 1959 yazında askere gider, yedek subay çıktığı vakit, 1965 başında annesini Ankara’ya aldırır ve 11 yıl sonra Konak’tan koparlar. Askerlik dönüşü avukatlık stajını yapıp cübbeyi giyer ve iki yıl bu mesleği Kurumdaki işiyle bağdaştırarak yürütmeye çalışır. 

1961 yılında ilk yurt dışı seyahatini yapar. Eylül ayında İtalya’nın Perugia şehrinde İtalyan Otomobil Kulübünün topladığı uluslararası trafik hakkında hukuk konferansına katılır. Bu arada İtalya’nın belli başlı sanat ve kültür merkezlerini görür. Aynı yıl, Türkiye’nin yabancı dillerde ilk el kaynaklara dayanan ilk bilimsel turizm etüdünü yayımlar: Sosyal Turizm.1962’de aynı niteliklerde ikinci etüd: Seyahat Acentalığı ve 1964’te üçüncüsü “Türkiye’nin Turizm Propagandası” takip eder. 

1963 yılında kurulan yeni Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın ve Dışişleri Bakanlığı’nın düzenlediği çeşitli konularda toplantılara katılmaya başlayan Gülersoy, bir keresinde B.M.’nin danışman olarak gönderdiği Luxemburg’un emekli turizm genel komiseri Robert Ginsbach ile tanıştırılır. Bu zeki ve yetenekli kişi Gülersoy’a Türkiyenin turizmde yapacağı çok şeyi bulunduğunu, bu hamle içerisinde ülkenin ulusal Turing ve Otomobil Kurumuna da çok hizmetler düştüğünü ifade eder. 

1965 yılı Şubatında Kurumun başında bulunan Reşit Bey vefat eder. Gülersoy perişan olur. Babasını küçük yaşta kabettikten sonra yakınında ilk kez bir ölüm olayı yaşamaktadır. 

60’lı yıllarda turizm, Türkiye için bir ümittir ve Kuruma da büyük işler düşmektedir.1965 yılı bitmeden, Kurum’u Şişli’ye taşır. 6 Mayıs 1966’da Gülersoy’un Kurum Genel Müdürlüğüne tayini oybirliği ile çıkar. Hukuk müdürü Said Duhani Bey’e yapılan haksızlık, duygusal kişiliğinden ötürü Çelik Bey’i bunalıma sürükler. Çıkışı Said Duhani’nin eseri olan “Eski İnsanlar, Eski Evler”i türkçeye çevirtip, resimleyerek yayınlamakta bulur 

1965 yılı sonlarında Kurum, bütün servisleriyle Şişli’ye yerleşir. Gülersoy’un ilk yaptığı iş, temiz salon ve katlara yeni katılmaya başlayan genç ve yetenekli elemanları yerleştirmeye başlamak ve eskileri tasfiye etmek olur. Kurum, köklü değişikliklere ve esaslı bir reorganizasyona sahne olur. 

Aynı yıl Gülersoy, İstanbul’u bizim gözümüzle veren ve 4 dilde hazırlanan rehberlerini yayımlar. O güne kadar şehrin bir Türk tarafından yazılmış rehberi yoktur. Haşet’in Guide Bleusü, Almanların Schröder’i, hatta Mamboury’nin rehberi yabancı yazarların kaleminden çıkmış etüdlerdir. Türk gözülye İstanbul, hâlâ yazılamamıştır. Tarih ve İstanbul Gülersoy’un geldiği ekolden aldığı eski bir tutkusudur. 1965’de bunun yazımına oturur ve 1966’dan itibaren yayınlamaya başları. Bu yazım ve kitabın resimlenmesi işi Gülersoy’a bir boşluğu daha duyurur: İstanbul dokümantasyonu. O yüzden 1967’den itibaren bir hazırlığı, kendi cebinden yürütmeye başlar. 20 yıla yakın zamandan sonra, Ayasofya’nın arkasındaki Soğukçeşme Sokağının köşebaşında yükselecek olan, dünya çapında öneme sahip, “İstanbul Kitaplığı ve Arşivi”. 

Çelik Gülersoy, dışa açılır. Otomobilli turistin ayağına gitmek gerekmeketdir. Bu amaçla Topkapı surlarının hemen dışında, Karayolları’ndan temin edilen, yol kenarı tarlası halinde ki 4 dönümlük araziye enformasyon bürosu açar. Burasını bir bahçe haline getirir. Bina kurulur, içine üç dil bilen üniversiteli gençler yerleştirir. “Trakya’nın en temiz tuvaleti” de burada açılır. El attığı ikinci servis, turistlere yol yardım servisidir. Üniformalı iki şoför Çorlu-İzmit arasında günlük seferlere başlarlar. Bu Türkiye’de ilk defa görülen bir şeydir. Ondan sonra el attığı bir başka konu da müzelerin ve ören yerlerinin renkli ve yabancı dillerde rehberlerinin ve kitaplarının hazırlanması olur. Bunlarla bir “Türkiye Kitaplığı”nın ilk temelleri atılır. 

Daha sonra fiili yardımlara girişilir. Müzelerin ilk defa olarak Türkçe ve yabancı dilde matbu vitrin etiketleri bastırılır, onarım ihtiyaçları karşılanır. Ayasofya tuvaleti yapılır

İlk başarılar döneminden sonra, Gülersoy 1971 yılı başında sıkıntı içine girer. Büyüyen kadro ve artan masraflar, eski donmuş gelirlerle karşılanmamaktadır. Kurum, 1966 sonunda yönetime gelen yeni başkanının hayalinde yaşattığı bir “İstanbul Festivali”nin de finansmanını yüklenmek durumundadır. Kurum bu amaçla ilk kadroyu kurmuş ve masrafları ödemeye başlamıştır. Fakat eldeki kaynaklar yetmemektedir. 1971, Çelik Bey’in hayatında ve Kurum tarihinde, önemli bir dönüm noktasıdır. 

Aynı yıl Maliye ve Gümrük Bakanlıklarıyla Çelik Gülersoy’un imzaladığı protokol meseleyi çözer ve en önemli bir döviz kaynağını Türkiye’ye kazandırır. Bu protokolle, triptiğin bedeli Almanya’nınkinin yarısı olarak saptanır. (Triptik:Otomobiller için verilen geçici gümrük belgesi.) Bakan radyoda bir demeçle kararı duyurur. 9 Temmuzda ilan edilen karar 11 Temmuzda yürürlüğe girecektir. Radyodaki demeci duyan Almanya’daki işçilerimiz triptiklerini almadan Türkiye’ye yola çıkarlar. 

Kurum böyle bir gelişme karşısında hazırlıksızdır. Gülersoy merkezde iki memur bırakıp, kalanını otobüsle sınıra götürür. Bina yoktur. Gece-gündüz aralıksız çalışılarak, akın-akın gelen işçi kafileleri karşılanır. Bu zorlu çalışmada ilk masada Gülersoy’un kendisi bizzat triptik yazarak örnek olmakta ve başı çekmektedir. Cumartesi günü masaya oturan ekip, ancak salı sabahı kalkabilmiştir. 

Çelik Gülersoy ülkesi için yaptığı sayısız hizmetin sahibidir. Ancak yurduna yaptığı hizmetlerin en başına, çalışa didine ülkeye kazandırdığı bu döviz kaynağını koymak gerekir… 

1971 yılında sağlanan yeni ve önemli gelir kaynağı, peşinden, Kurum içinde etkili ve olumsuz gelişmelere neden olur. Yönetimdeki iş alemi içinden gelen unsurların gitgide artan Kurum gelirlerini bildikleri gibi kullanma girişimleri, Kurum içinde bir kriz yaratır. Kurum geleneklerinden gelen Çelik Gülersoy, büyük bir mücadelenin içinde bulur kendini. Yıllarını verdiği Kurumu ve itibarını sürdürmek, açtıkları yeni yolda işçilerin güvenini sağlamak, artan gelirleri sadece yurt yararına kullanmak. Çelik Gülersoy ile Dr. Nejat Eczacıbaşı arasında geçen mücadele 1974 Genel Kurul seçimlerinde, Gülersoy yanlılarının lehine sonuçlanır. Böylece yönetimin iş aleminden alınıp bilim çevrelerine devredilmesi yolu da açılmıştır. 

1972’de “Çağlar Boyunca İstanbul Görünümleri” ve “İstanbul’u Konu Alan Ünlü Yabancı Eserler” dizilerinin yayımını başlatır. Türkiye’de ilk kez, Lamartine, Gautier ve Nerval gibi ünlü yazarlar Türk okuyucusuna tanıtılır ve bunların hakkında türkçede etüdler yapılmış olur. 

1972 yılında Kurum, İstanbul’un belirli yerlerine şehrin planını ve o yerin plandaki yerini gösteren levhaları yerleştirir. Bu esnada Kariye Müzesi ve çevresinin tam bir mezbelelik halinde olduğunu görür. Ön taraftaki çeşme bir yıkıntı halindedir. Önce müzeyi çevreleyecek bahçe duvarı meselesine el atar. Daha sonra müzenin bahçesi ele alınır ve düzenlenir. Bahçe bitince çeşmenin onarımına girişilir. Abdülhamit devri fotoğrafları esas alınıp bu da tamamlanır. 10 yıl içinde İstanbul’un bu eski köşesinde, bir çok eser ve ev onarılarak, burada ülkemizde bir benzeri olmayan “bir tarihi çevre koruması örneği” gerçekleştirilmiştir

Tarihi Türk mezarlıklarının korunmasında ilk adım olarak Üsküdar-Karacaahmet’te Ayrılık Çeşmesi’nde bir alanın tarihi mezarlık olarak düzenlenmesi ele alınır. İçte ve dışta yankılar yaratan bu eser etkin bir tanıtım sağlar. 

Sultanahmet Talat Paşa Konağı’nın kısmi onarımı ve döşenmesi de gerçekleştirilir. 1976’da Kapıkule Gümrüğü’nün yeni baştan imarını başlatır. 4 yıllık bir çalışmadan sonra bu problemli ve ülkemiz açısından kötü propaganda konusu olan eski düzen yerine Avrupa’nın en güzel sınır kapılarından biri gerçekleştirilir. Aynı yıl Safranbolu’da yerleşimin en güzel ve ölçüleri ile en büyük konaklarından Asmazlar Konağı satın alınıp koruma altına alınır. 

Yüzyıllarca İstanbul’da hükümetin simgesi olan ve son yıllarda çok harap ve bakımsız durumda olan Bab-ı Ali’nin onarımı sağlanır. 1977 yılında İtalya hükümeti yazar Willy Sperco’nun teklifi ve gayretleri ile, kültür hayatında başlattığı başarılı yayın hizmetlerinden dolayı Gülersoy’a “Cavaliere” (Şövalye) nişanını verir. Gülersoy bu ödülü, konsoloslukta sade bir törenle almayı tercih eder. 1977, Gülersoy aleyhine 1974’te başlatılmış olan kampanyanın henüz tam sona ermediği bir iç burukluğu dönemidir. 

1979’da gerek İstanbul halkına, gerekse dışarıdan gelecek turistlere iyi ve yakın bir rekreasyon alanı olabilecek Yıldız Parkı’nda ilk düzenlemelere başlanır. Galata Mevlevihanesine yardım edilir ve bahçesi düzenlenir. Kültür filmleri dizisinden bir yıl sonra Çelik Gülersoy 79’da Kapalıçarşı’nın Romanı adlı etüdü ile Simavi Vakfı ödülünü kazanır. 

Bir gün Aytekin Kotil ve yardımcıları ile birlikte şehirde gezi yaparlar. Çelik Bey Kotil’i Kariye, Yıldız ve Emirgan’a götürür. Harap ve içler acısı durumdaki köşklerle, yangın yerine dönmüş parkı gösterir ve bir işbirliği teklifinde bulunur. Kurum bütün Yıldız Parkı’nın bakımını üstüne alacak, birkaç köşkü onarıp halka açacak ve 15-20 yıl kullanıp karşılığında ayrıca kira da ödeyecektir. Parkın gelirleri de belediyeye kalacaktır. Restorasyon masrafları kiradan düşülmeyeceği gibi, ayrıca sigorta da yaptırılacaktır. Bütün şartlar Belediye’nin lehinedir. 

Kotil, 1978 sonunda bir mukaveleyle ve ondan az sonra ikinci bir mukavele ile, bu hizmetleri Kuruma verir. 

1979 başında Malta Köşkü’nün onarımına geçilir. Çelik Bey, hiç bir mimar ve dekoratör kullanmadan, sıvacılar, boyacılar ve parkeciler ekibini gece yarılarına kadar çalıştırır. Çevrenin harabeye dönmüş yeşil dokusu, 70 yaşındaki emektar ve işini bilen bahçıvan İsmail Efendi’nin yönetiminde 10 kişilik bir işçiler grubuyla Çelik Bey’in sabahın erken saatlerinden gün batımına değin, bir bir, yerinde tarifleri ve yol göstermesi ile, çiçekli bir parka dönüşmeye başlar. Çelik Gülersoy hurdacı hurdacı, antikacı antikacı dolaşarak, binaya uyacak eşya toplar, aynı üslupta yenilerini sipariş verir. 4 ay gibi kısa sürede onarım bitirildiğinde, binanın eşyaları da hazırdır. Bütün eşyalar 1, 5 günde döşenir. Ortaya çıkan sonuç herkesi şaşırtır. Malta Köşkü, Kurumun organizasyonu olan uluslararası bir kongre ile açılır: Turing Kurumları (AIT) Uluslararası Federasyonu Avrupa Toplantısı. Reşit Saffet Bey’in 1930’da İstanbul’da topladığı bu kongre 49 yıl sonra yine İstanbulda toplanmaktadır. 

Aynı yılın yazında bir iki ay aralıkla Yıldız Parkı’ndaki Çadır Köşkü’nün altı, ön ve arka bahçeleri onarılır, döşenir ve halka açılır. Emirgandaki Sarı Köşk yine “sihirli bir değnek” dokunmuş gibi, sarı-beyaz karışımı bir renge boyanır, terasları yapılır, içerisi o zamana kadar İstanbul’da bu gibi yerlerde görülmeyen bir şıklıkla döşenip halka açılır. Bu işlerin yürütülmesinde ve gerçekleşmesinde de Çelik Bey, her aşamada işin başındadır. 

1980 yılı yazında bu tesisleri gezen devrin Kültür Bakanı Tevfik Koraltan kendi bakanlığının elindeki Sepetçiler Kasrı’nın 20 yılı aşkın zamandır onarılmakta olduğunu; Şerifler Yalısının restorasyonunun da 15 yıldır sürdüğünü ve daha da bitmeyeceğini görünce, Gülersoy’a Kültür Şeref Ödülü vermeyi kararlaştırır ve ödül töreni Çadır Köşkü’nün bahçesinde yapılır. 

Çalışmalar yurt dışında da duyulur ve ilgi çeker. Avrupa Konseyi’ne bağlı bir kuruluş olan “Europa Nostra” Vakfı, kendi tarihinde ilk defa Türkiye’ye bir ödül verir. Konu Malta Köşkü, sahibi Çelik Gülersoy’dur. Kültür filmleri dizisindeki yapımlar da, birbiri ardınca devam etmekte ve Antalya Festivali ödüllerini almaktadır. 

Bu gelişmelerin ardından Fransız hükümetinden sefarete bir karar gelir. Çelik Gülersoy’a ulusal takdir nişanı “Officier” rütbesi verilecektir. Onun da töreni Malta Köşkü’nde yapılır. 

Aynı tarihlerde Aytekin Kotil, şehir, Kurum ve Çelik Bey’in hayatında çığır açacak bir kararı vererek, Şehir Meclisi’nin tüm engellemelerine rağmen Çamlıca Tepesi’nin düzenlenmesinin Kurum’a verilmesini sağlar. 

Bir mezbeleliğin ve pislik yuvasının kısa zamanda farklı bir yapıda düzelmesi ve buraya tarihi karakterde ulusal bir kimlik kazandırılması, bu konudaki yayınların yetersizliğine karşılık, halkın geniş ilgisini ve sevgisini çekmiştir. Açılışının duyulmasından sonra onbinleri hatta yüzbinleri buraya çeker, tatil günlerinde, çevre traifiği uzun süre kilitlenir. 

İki yıl öncesinden başlanan bir büyük eser de, 1981’de meyvasını verir: Kapıkule Gümrüğünün düzeltilmesi. İki yıl öncesine kadar tam bir kargaşa görünümündeki Türkiye’nin bu en büyük kapısı, tanınmaz derecede düzelmiş, 70 dönümlük bir arazi betonlanarak modern bir görünüm kazandırılmıştır. 1980 ihtilâli sonrası askeri yönetim, gerçek dışı iddialarla, Kurum aleyhine doldurulmuştur ve fonksiyonlarını Turizm Bankasına devreden bir kanun hazırlattırılmaktadır. 

Kapıkule’nin imarı gibi büyük bir olayın, küçük bir kuruluş tarafından yapılmasının şaşkınlığı yaşanmaktadır. O yüzden, beklenmedik bir olay olur ve zamanın Turizm Bakanı’nın etkisi ile, Gümrük alanının açılış töreninde Kuruma yer ve Çelik Bey’e söz hakkı verilmez ! 

Gülersoy, Atatürk Yılı’nda bir dizi hizmeti de gerçekleştirir. Büyük Ata’nın 1919 yılında bir süre ailesiyle katıldığı tarihi ev kısa sürede Kurum kadroları seferber edilerek onarılır. Metnini kendisinin hazırladığı Dolmabahçe ve Atatürk belgeseli geniş ilgi uyandırır. Eser, Güvenlik Konseyi’nin ve TRT’nin ilgisi ile, 10 Kasım gecesi televizyonda gösterilir. 

31 Temmuz 1982’de Kenan Evren ve Milli Güvenlik konseyi üyeleri Kurumun Emirgan ve Yıldız Parkları ile Çamlıca’da yaptığı düzenlemeleri ve eserleri ziyaret ederler. Ziyaret defterine yazılanlar takdir ve sevgi yazıları ve en olumlu izlenimler ile biter. Bir karalama kampanyası daha Çelik Gülersoy’un lehine bitmiştir! 

1979 yılında başlayan “İstanbul’u koruma ve güzelleştirme çalışmaları” 80’li yıllarda peşpeşe yine hizmetlerle her geçen gün artarak ve yankıları genişleyerek sürer. Yıldız ve Emirgan Korusu içlerindeki restorasyon ve iyileştirme programları sonucu Beyaz Köşk, Pembe Köşek, Sarı Köşk, Malta Köşkü, Çadır Köşkü onarılarak fonksiyon verilerek halka açılır. Yıldız Parkı’nda Pembe ve Yeşil Sera’lar Çelik Bey’in çizgi ve emeği ile yapılır. Çamlıca Tepesi ise günden güne gelişen organik bir yapı içinde doğal çevre düzenlemesi içinde çeşitli ünitelerden oluşan Osmanlı Kahvehanelerini ve çiçekler dolusu bahçeleri İstanbul’a kazandırır. Sultanahmet çevresinde otel olarak düzenlediği Yeşil konak büyük yankılar yaratır. Soğukçeşme Sokağının bütününü kapsayan bakım, onarım ve restorasyon çalışmaları başlatır. Çubuklu Hidiv Kasrı’nın onarımına el atılıp süratle yürütülmeye başlar. Bu yoğun çalışmalar içinde araştırmacı-yazar Gülersoy birbiri peşine yılların birikimi etüdlerini de yayınlar: Lâle ve İstanbul (1980), Eski İstanbul Arabaları (1981), Çamlıca’dan Bakışlar (1982), İstanbul Estetiği (1983), İstanbul’un Anıtsal Ağaçları (1984). 

Sultanahmet-Soğukçeşme Sokağı’nda yer alan Büyük İstanbul Kitaplığı , İstanbul üzerine yazılmış, dünyanın farklı yerlerinden toparlanmış nadide eserler, minyatürler, el yazmaları, seyahatnameler, sefaretnameler, hatıralar, rehberler, gravürler ve fotoğraf albümleri gibi çok çeşitli bilgi-belge barındırıyor. Son 400 yılın yayınlarından oluşan bir arşive dayanan kitaplık, uzun restorasyon çalışmalarının ardından 1990’da hizmete açılmıştır. 

Çelik Gülersoy, “Yıkanmayan, kokan insandan” nefret ederdi. Tüm elemanlarının odalarına banyo yaptırır, sıcak su sağlardı. Arada da personeli odalarında denetlerdi. Toplumun, özellikle de genç neslin, şehrin tarihi dokusundan habersiz oluşuna çok sinirlenirdi. Şehrin gündelik yaşamındaki o inceliği estetiği arıyordu. Düzgün konuşma, davranma bunlara çok dikkat ederdi. 

Çoğu zaman sağlığını bile göz ardı edecek derecede yoğun çalışmaları karşısında, yaşadığı en ağır darbelerden biri de, o kadar emek verdiği köşklerin, yalıların ve Çamlıca tepesinin Turing’den alınmasıydı. Çelik Gülersoy İstanbullulara “kırgın” olduğunu ve çok üzüldüğünü açıkladı basına! Yeterince sahip çıkmamışlardı eserlere! Kızgındı, İstanbullu olmayıp da “Ben de İstanbulluyum” denmesine… 

Bu şehrin alelâde bir yer olmadığını ve alelâde yaşanamayacağını göstermek istedi herkese. 

Değişen zamanın gereği basında değiştiği için çalışmaları görmezden gelmeye başladı. Ama bunun karşılığında dünya basını çok daha büyük bir ilgi göstermişti. Bunlar sonucunda reklam için ne önemli bir kaynak ayrılmasına ne de başka çabalar gösterilmesine gerek kalmıştı. Bir gün Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand bir Noel tatilini geçirmek üzere habersiz Yeşil Ev’e gelerek ‘Aman düzeninizi bozmayın. Bize sadece belli bir katı ayırın, gündelik hayatınıza devam edin’ demiştir. Sonra bir gün Kraliçe Sofia -bin odalı Madrid Sarayı’nın sahibi- Soğukçeşme Sokağı’nın bir küçük pansiyonunu maiyeti ile birlikte alır ve 4-5 gün orada tatil yapar... İstanbul da onca lüks otel, saray varken… 

Çelik Gülersoy son yıllarında İstanbulluların vefasızlığından duyduğu üzüntüyü sıkça dile getiriyordu. Çok üzgündü. Sağlığını ihmal edecek kadar görevine düşkün bir insandı. Vefatına son 10 güne kalana kadar Kuruma düzenli gidip geldi. 

73 yaşında yakalandığı pankreas kanserinden hayata veda etti. O sadece İstanbul değil Türkiye tutkunuydu. Tüm engellemelere, karalamalara rağmen mücadeleden vazgeçmedi. Atatürkçü kişiliği ile tam bir dava adamıydı. 

Çelik Gülersoy’un bıraktığı eserlere bu gün baktığımda canım acıyor. İstanbullulara hediye ettiği mekanlara gittiğim zaman, 5 kişilik masalarda 3 koltuğun kişisel eşyalarla doldurulup, masanın üzerinde çocuğunun altını değişen insanları gördüğümde gözlerim doluyor. Çelik Gülersoy’un adını bile duymak istemeyenlerin yarattığı beton yığınları ve yağmalanmış orman arazilerinden rant elde etmek isteyen Tarih ve kültür katillerinden yüzüm kızarıyor. Vefa duygusu olmayan, suskun İstanbullulardan sonra İstanbulluyum demeye dilim varmıyor… 

Sevgili Çelik Gülersoy’u rahmetle anıyor, anısı önünde mahcup ve saygıyla eğiliyorum. 

20.Ocak.2011 

Nurcan Çelik Yalun 

Kaynaklar: Nezih Başgelen/Çelik Gülersoy yaşamı. 

Selen Baycan/İstanbullulara kırgın gitti. 

www.gulersoy.net 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Belki de kırgınlık içinde veda etmemiştir hayata, "Ben dolu dolu yaşadım ve dünyaya gelmemin amacını yeterince yerine getirdim, mutluyum!" diye bir iç ses duyarak girmiştir. Işığı bol olsun. Teşekkür ederim bu önemli tanıtım için. Selamla, saygıyla... MS

Mehmet Sağlam 
 20.01.2011 10:33
Cevap :
Sayın Sağlam, bu denli sanat'a,tarih'e,kültür'e âşık bir insan'ın yüreğinde ki sevginin büyüklüğünü tasavvur edemiyorum. Kırgınlığı İstanbullulara, dillendirmediği siyasetçilere olsa da o İstanbul'a hiç küsmemiş. Böylesine duygusal bir insanı ayakta tutan şey, sizin vurguladığınız o 'iç ses ' olsa gerek. İlginiz ve değerli yorumunuz için çok teşekkür ediyorum. Saygıyla efendim.  20.01.2011 11:58
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 348
Toplam yorum
: 959
Toplam mesaj
: 108
Ort. okunma sayısı
: 1315
Kayıt tarihi
: 31.10.07
 
 

İstanbul 25 Temmuz : /… İşletme tahsil ettim. Özel ilgi alanım olduğu için 2 yıl Psikoloji okudum..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster