Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Haziran '10

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
551
 

Çocuklar Orada Halk Ölüyor...

Çocuklar Orada Halk Ölüyor...
 

Kürt Sorununda Çözüm Düşündüğümüzden Daha Uzakta


Takriben 3 yıldan beri halen aktif olan şirketimde adını açıklamaktan çekindiğim çalışanımla birlikte Ankara'nın birçok yerini dolaşır, işimizi yaparız. 3 yıldan beri bir haber radyosu olan Ntv Radyo'yu dinliyoruz. Başlarda haberleri dinlerken sessiz kalmaya özen gösteriyoruz. Haberler geçiyor radyoda. Çalışanım ağzının içinden bir şeyler fısıldıyor. Bir şey mi söylüyor diye irkiliyorum, susuyor. Günler birbirini kovalıyor. Aynı olay birkaç kez daha tekrarlanıyor. Soruyorum. Bir şey yok diyor. Zaman geçtikçe haberleri ayıklamaya, hangi haberlere tepki verdiğini algılamaya çalışıyorum. Dikkatimi çekiyor. Ne zaman Kürt sorunuyla veya PKK ile ilgili bir haber yayınlansa çalışanım o zaman tepki veriyor. Konuyu açıyorum. Hafif hafif, yavaş yavaş Kürtler hakkında argo sözcükler duyuyorum. Sohbeti uzatmıyorum. Günler birbirini kovalıyor. Sonra çalışanımın askerliğini doğuda yaptığını öğreniyorum. Sohbetlerimiz koyulaşıyor. Haftalar geçtikçe güven artıyor. Çalışanım anlatmaya başlıyor. Önceleri yüzeysel anlatıyor. Ama ben derine indikçe hüznünü ve kızgınlığını anlamaya başlıyorum.

"Askerden geldikten sonra psikolojim çok bozuktu. Uzun süre ilaçlarla ayakta kaldım. Eren operasyonda arazi aracını kullanırken bir elimde de silahım vardı. Parmağım sürekli tetiğin üzerindeydi. Birgün araziye çıktık. İleride teröristler var, komutan yanımda oturuyor. Bana 'evladım vurulursan direksiyonu bırakma sakın' dedi. Düşünsene o anki psikolojini... Bazen şirkette bir barbunya pilaki kutusu açtığım zaman o günler aklıma geliyor. Ölülerin başında barbunya pilaki yerdik. Hiç aklımdan çıkmıyor. "

Daha iyi anlıyorum. O hüznü ve kızgınlığı daha iyi anlıyorum. Ortaokulu bile okumasına izin verilmemiş, yoksulluğunun gölgesinde büyümüş ve yaşı geldiğinde askere gönderilmiş bir sanayi çocuğunu daha iyi anlıyorum. Konuştukça devletinden neden korktuğunu, içine girdiği korku kafesinde çırpınışını daha iyi anlıyorum. Konuştuğunda 32 yaşında. 11 yıl geçmiş askerliğinin üzerinden. Aylar geçiyor. Birgün çocukluğunu, başka birgün aşklarını konuşuyoruz. Hangi işlerde çalıştığını anlatıyor. Zor geçen bir çocukluğu var. Askere gitmeden önce aşık olduğu bir kız var. Uzaktan akrabası. Sanayide yitirilmiş bir çocukluk. Ustasına sebat etmesi istenmiş. Dayakçı bir usta. Babası o küçükken ölmüş. Evde yeni bir baba var. Askere gidiyor ve hayatı cehennem oluyor. Doğuda operasyonların hızlandığı yıllar. Kendi şehrine izne gelmek bile çok tehlikeli. Yollarda çatışmalar yüzünden insanlar ölüyor. Çalışanım izinsiz bitiriyor askerliğini. Geldiğinde aşık olduğu kızın bir belediye başkanının yakın akrabası ile evlendirildiğini öğreniyor.

Bir süre serseri mayın gibi geziniyor ortalıkta. Sonra toparlanmaya karar veriyor. Görücü usulüyle memleketlerinden bir kızla evleniyor. İki güzel kızı oluyor. Bir hayat mücadelesinin içinde kızlarını yetiştirmenin derdine düşüyor. Onları anlatıyor. Onlara nasıl bir gelecek kuracağının planlarını yapıyor. Doğuyu ve dağlarını anlatıyor. Devlete sitemde bulunuyor. Ama eklemeyi de ihmal etmiyor; "Çocuklar okusun diye yapılmış okula hayvanlarını koymuşlar...". Sonrada öz eleştirisini yapıyor; "Sadece onların suçu değil ya, bizimkilerde çok hata yapmış..."

Asker ve devleti kutsal görüyor çalışanım. Zaman zaman çizgisinin dışına sapıyor, doğru tespitler yapıyor. Ama kafesinden çıkamıyor bir türlü. Onun aylarca süren hikayeleri benimde karamsar bir tablo çizmeme neden oluyor. Kürt sorununun çözümünün ne kadar zor yollardan geçtiğini gördükçe üzülüyor, içime kapanıyorum. İnsanların psikolojisini anlamak ve daha iyi bir tahlil yapmak için çalışanıma ara sıra söylüyorum; " Şu hikayeyi bir daha anlat. Hani şu polislerle giriştiğiniz..."

Ulucanlar Cezaevi'nin kapısı önünden geçiyoruz. Çalışanım ikiletmiyor beni. Anlatıyor.

" Bir ilçenin girişindeyiz. Operasyondan dönmüşüz. Yorgunlukta var tabi. Şöyle 100-150 metre kaldı köye. Özel harekatçılar köyün girişinde bekliyorlar. Polis olanlar yani. Önlerinde durduk. Görüyoruz köyü. İçeride teröristler var. Ateş açıyorlar köyün üzerine. Komutan araçta yanımdan indi. Polislerin yanına gitti. Bizde araçtan indik bekliyoruz. Komutanla polislerin konuşmasını duyuyoruz. Komutan neyi bekliyorsunuz diye sordu polise. Haber verdik Ankara'ya emir bekliyoruz diyor. Komutan arkadaşla ikimizi çağırdı yanına. Çocuklar orada halk ölüyor, girer misiniz dedi. Gireriz komutanım dedik. Polislere döndü. Bakın, emir beklemiyorlar, bunlar şoförlerim dedi. Emir geldiğinde biz köye çoktan girmiştik. Zor bir gündü. Birkaç ölü vardı... Sonra askerliğim bitti. Beni uçakla Ankara'ya yolladılar. Uçaktan indim. Bir baktım. Buradaki insanların orada yaşananlardan haberi bile yok. Öyle garip bir hikaye bizimkisi " 

Orjinal Link: http://erenaksoyoglu.blogspot.com/2010/06/cocuklar-orada-halk-oluyor.html 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bizi ne sandılar da bu kadar kaçtılar bilmiyorum. Öğretmenlerimizi öldürdüler. Şimdi Küresel eğitimsiz uyduyla, televizyozla video ile inretnetle başa cıksınlarda görelim. Aileleri bile olmadı, işleri bile olmadı. Et bulamazken şimdi, hormonlu gıdalar yerken şimdi bende doğu torunuyumdum pancar nohut ekerdi dedem memur babam paralarını banka için toplardı demin kışına. Bankaya para yatırmayıp dolar borç alıp veren den ne beklenir.

Sevda Atay 
 21.06.2010 14:49
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 41
Toplam yorum
: 20
Toplam mesaj
: 10
Ort. okunma sayısı
: 712
Kayıt tarihi
: 15.06.08
 
 

Ortaöğrenimimi Anıttepe Lisesi'nde gördükten sonra Mustafa Kemal Üniversitesi Ziraat Mühendisliği..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster