Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Haziran '14

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
369
 

Deniz küstü

Deniz küstü
 

Kıvrılarak rampa yukarı uzanan yolu ve son evleri de geçtikten sonra, Bandırma’yı arkanızda bıraktığınızda deniz artık sağ tarafınızda kıyılarda köpürerek sizi takip eder. Rampayı aşıp aşağıya sallandığınızda Kapıdağı’nın başı her zaman bulutlu heybeti, onu karaya bağlayan dar kıstağın iki yanındaki iki körfezi, Edincik altı ve Seyitgazi ile sonlanıp ve Tavşanlı Ada ile uzanarak sınırlanan görkemli manzara sizi büyüler. Burası Saba Melikesi’nin ülkesidir. Artık Erdek’e gelmek üzeresinizdir. İki tarafınızdan akıp giden yemyeşil bir zeytin ormanı arasından her dönemecin sonunda deniz aniden karşınıza çıkmakta, güneş ışınlarını yansıtarak parıldamakta, içinizi ısıtmakta ve tarifsiz bir sevinçle kabartmaktadır. Aslında bu bildik görüntünün ötesinde çok şey değişip geçip gitmiştir. Hayat iki yanınızdan akıp geçen zeytin yeşilliğinde akıp geçmiştir. Burası benim ilk çocukluk yıllarımı geçirdiğim, ilkokula başladığım, delikanlı yıllarımın ve şimdi ileri yaşlarımın tatillerini geçirdiğim bildik bir yerdir, Erdek…

Yol kıyısı ağaçlarından, kuyu başlarındaki çınarlara, yerleşim yerlerinin eski Rumca isimlerinden yeni isimlerine bildik, tanıdık bir eski dost. Murat Bayırı rampasını çıktığınızda karşınızda yeşillikler içinde kaybolmuş, ileride ufuk çizgisinde denizle göğün parlayan güneş altında birbirleriyle bütünleşen görüntüsüyle kaynaşan bildik, kavuşmakla gönendiğiniz bir eski dost.

Şimdilerde arabesk bir yozlukla takıp takıştırmış, giydikleri üzerine ve saflığına hiç yakışmayan bir kenar mahalle dilberi gibi sırıtsa da o sizin ilk çocukluk aşkınızdır. Bu haliyle biraz mahçup ama hala eski günlerin özlemi ve içtenliğiyle sizi kucaklamaktadır. Siz de onu. Zeytinliklerin arsaya çevrilip kat karşılığı betonlaşmaya açıldığını, yeşilin sinsi bir kurt tarafından her karşılaştığınızda biraz daha kemirilmiş olduğunu görseniz de, eski ahşap, yoksul, denize yaslanmış gibi duran, cumbaları fesleğenli, bahçeleri akşam sefaları renkleri ile bezeli, ızgara sardalya kokularının buram buram tüttüğü evlerinin anılarıyla içinizi ısıtmaktadır.

Emekli bir dedenin yanında babaanneniz ve yaşlı büyük halanızla babasız büyüyor olmanız bir midye kesiği gibi içinizi yakmaktadır. Onlar size öğretmeye ve acınızı yamamaya çalışmaktadırlar. Okula orada o yıllarda başladım. Hüzün, siyah okul önlüğümün üzerine takılı beyaz bir okul yakasıydı sanki. Sanki çantamda onu taşıyordum. Bir buruk çocukluk şekilleniyor, deniz onun mayası, tuzu oluyordu. Denizi seviyor, onunla konuşuyor, dertleşiyordum. Evin balkonundan görülen zeytinlikler üzerinden açıklara uzanan görüntüsü acımı alıyordu sanki. Güneş, özellikle ilkbahar aylarında akşam üzerleri tarifsiz renk oyunlarıyla, kızıldan mora çeşitli tonlar sergileyip ufuktaki bulutların uçlarını tutuşturarak batıp sönerken, denizin mavisi anlatılamaz bir laciverte dönüşüyor, acım da sönüyordu.

O yıllarda az nüfuslu küçük bir kasaba olan Erdek’te deniz ve zeytin kültürüyle çocuk kişiliğim şekilleniyordu. Daha ayçiçeği yağları çıkmamıştı, zeytin yağları saf, katkısız buruk lezzetlerini sunuyorlardı. Sevgiler de öyle… Zeytinler toplanıyor, çiziliyor, kırılıyor, salamuraya yatırılıyor, fazlası ihtiyacı olanlara dağıtılıyordu. Sevgilerde öyle… Balıkçılar ağlarını hemen evlerin önündeki kumsala çekiyorlardı. Ne çok, ne çeşitli balık vardı, fazlası ihtiyacı olana dağıtılıyordu. Sevgilerde öyle… Hemen her şey karşılıksız paylaşılıyordu. Acılarda öyle…

Gaz lambasının aydınlattığı akşamlar geride kalmış, artık jeneratörün aydınlattığı akşamlar başlamıştı. Akşamlar artan sessizlikte çoğalan dalgaların sesleri, lambalı radyolarda başlayan ajans haberleri, kızaran balık kokularının dışarılara sızdığı evlerde aynı tekrarlarla başlarken, kürekle yürütülen tekneleri ile balıkçılar denize ve kısmetlerine açılır olurlardı. Yıllar akıp gidiyordu. Elde yapılmış teneke kapağından kıyıdan iple çekilerek yüzdürülen oyuncak yelkenli, hayallerimi ve ümitlerimi sonsuzluklara taşırdı sanki. İlk yüzme kaçamakları, ilkel olta düzenekleri arkasında bir taşın ucunda kaya balıklarına yem edilen günler… Günler hayalleri büyütür olmuştu.

Sonraları yavaştan ilk yazlıkçılar görünür oldular. Evler bir iki odalarını düzenleyip pansiyon olarak vermeye başladılar. Yaz başlarıyla ve yazlıkçılarla birlikte kasabaya yeni bir hava, renk ve neşe taşınır oldu. Kumsallarda denize girenler arasında yeni yüzler görmek, yeni canlılıklar taşıyordu. Bir taraftan yazın sonlarına doğru, birden bu canlı kalabalığın ortadan çekilmesiyle sanki daha büyük, daha insanın canını sıkan, daha yalnızlaştıran bir boşluk oluşuyordu. Sonra alışıldı, tek tük derken oteller, pansiyonlar, moteller çoğalmaya başladı. Yeşilliklerin giderek azalması peşinden balıkların azalmasını, sevginin azalmasını getirdi, paylaşmayı çekip götürdü. Sonra bir acayip yalnızlık, yabancılaşma başladı.

Yalnızlık sürüler halinde zeytinliklerin üzerine çullanan sığırcıkların kanatlarında gelir, koyu mor ışıltıları donuk siyaha dönüşmeye başlamış zeytin tanelerinin siyahında matlaşır kalırdı. Yaz aylarının uysal, denizi okşayarak gelip kumsalda sonlanan ılık esintileri çoktandır yerlerini Kapıdağ’ın doruklarını saran gri bulutların arasından kopup gelen, ürperten poyraza bırakmış olurlardı. Sessizlik bir kader gibi kasabanın üzerine çöreklenirdi. Çocuklar umutlarını denizler ötesine taşıyan tenekeden yapılmış oyuncak yelkenlilerini bir dahaki yaza kadar kömürlüklerdeki yerlerine özenle kaldırırlardı. Zeytinlerin toplanmasına daha zaman vardır. Ve zaman; rıhtımda ender güneşli günlerde ağlarını tamir eden az sayıdaki balıkçıların usta ellerinde, çınar altı gazinolarını terk edip evlerine kapanan kasaba kadınlarının uzak, hüzünlü bakışlarında, giderek kahvehanelerde sayıları çoğalan, sigara dumanı sislerinin dalgalanmasında silikleşen görüntüleri içinde buruk ve küçük dünyalarına kısılıp kalan erkeklerin sessizliğinde donup kalırdı sanki.

Denizin durgun görüntüsü üzerine asılı kalmış bir tablo gibi duran, terkedilmiş Zeytinli Adanın taşları üzerinde tüneyip kalmış, mısır patlağı beyazlığındaki yaz yorgunu martılar, hüznü ve yalnızlığı büyütmektedirler. Kahvehane duvarlarını süsleyen Yavuz Zırhlısının ve Atılay Denizaltısının büyük resimleri altında, yüz çizgilerini, bakışlarını ve iri ellerini denizin şekillendirdiği bir eski bahriye askeri anılarını, eskiyi anlatmaktadır. Yeni, deniz gören evinin camında ufka dalıp gitmiş bakışlarıyla bahriye askeri nişanlısının hasretini büyüten bir kıyı kızının türküsünde şekillenmektedir. Bahriyeli yarim var! Aslında değişen bir şey yoktur. Yaşlısı, genci, çocuğuyla deniz bu kıyı insanlarının ortak kaderi olmaya devam edegelmektedir. Deniz onların yaşamı, yaşam zenginliğidir. Zeytinliklerde çalışırken onun türkülerini söylemekte, sevinçlerini o çoğaltmakta, acılarını ona gömmekte, düğünlerinde onun coşkulu dalgaları gibi sirto’larla coşmakta, sarhoşluklarında onun köpüklenen kabarmaları gibi dalgalanmakta, rüyalarının mutluluğunda yakamozlar ve balıkların menevişli pulları parıldamaktadır. Evet, deniz onların yaşamıdır. Damarlarındaki kanın tuzu olup çağıldayarak akmakta, nabızlarında vurmaktadır. Sonraları değişen türkülerle birlikte o deniz insanları da giderek azaldılar.

Çok sonraları dededen kalma bir yerde evimiz oldu, tatil zamanları gider gelir olduk. İlk zamanlar etrafımız zeytinliklerle kaplıydı ve tek tük ev vardı. Giderek zeytinliklerin sahipleri, mirasçıları kolay ve çok para kazanmak adına buraları kat karşılığı satar oldular. Aslında sattıkları yarınlarıydı.

Onlar zaman yorgunu bir ihtiyar karı kocaydılar. Bütün zorlamalara karşı yazlıklar arasında bir ada gibi kalmış, ulu ağaçların gölgelediği bahçelerini ve tek katlı evlerini satmadılar. Bu güzelim bahçeyle birlikte bu sömürüye inatla, sevgilerini birlikte büyüterek direndiler. Sabahları onlara taze yumurta ve süt almaya gittiğimde doyumsuz söyleşiler yapardık. Bir yaz gittiğimizde yoktular, o güzelim bahçenin yerinde bir yazlık sitenin soğuk, kaba inşaatı  yükseliyordu.

Zamanla bir yozbeğeni giderek artarak kasabanın üzerine bir karabasan gibi çöktü. Kanatlarında gök kuşağı renkleri taşıyan sakaların cıvıltılarının yerini arabesk türküler ve disko gürültüleri aldı. Görüntü kirlendi, bir ayna gibi parlayan deniz matlaştı, balıklar azalıp çekildiler. Deniz küstü…

 

Akın Yazıcı

  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Değerli Yazıcı, Yaşar Kemal'in İstanbul'un çöküşünü anımsatan "Deniz Küstü" anınızı ilgiyle okudum . Çocukluğunuzun , gençliğinizin ve bugünün Erdek'ini gözümde canlandırdım .Değişen koşulları,teknolojiyi ,doğa katliamına inatla direnip eski Erdek'i korumaya çalışanların haklı ancak cılız sesini , içten akıcı bir uslûpla sunmuşsunuz. Hiç Erdek'e gitmeyi düşünmemiştim , bu yazınızı okuyuncaya kadar. Teşekkürler. Mehmet Selçuk Gazioğlu

Mehmet Selçuk Gazioğlu 
 10.06.2014 13:40
Cevap :
Sayın hocam; Gecikmemi lütfen kabalık olarak yorumlamayın,acemilikten ancak bugün ulaşabildim mesajlarıma.Size tesadüfen bir yazınızı okurken rastlamıştım,ne kadar iyi olmuş.Kazançlıyım... Sevgi ve saygılarımla... Akın  01.07.2014 18:29
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 174
Toplam yorum
: 420
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 363
Kayıt tarihi
: 07.05.14
 
 

1965 Ankara Üniversitesi Tıp fakültesinden asker hekim olarak mezun oldum. Gülhane Askeri Tıp Aka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster