Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Temmuz '10

 
Kategori
Blog yazarları tartışıyor!
Okunma Sayısı
767
 

Dünyada sol ne kadar darbeciyse Türkiye’de de o kadar darbecidir.

Dünyada sol ne kadar darbeciyse Türkiye’de de o kadar darbecidir.
 

Sosyalizmin Marksla birlikte macerasında bir “iktidara el koyma, proletarya diktatörlüğü” gibi eylemsellikler vardır. Marks ve Engels bu anlamda Komünist Parti Manifestosu kaleme almıştır ve bu partinin stratejisini orada özenle tariflendirmiştir. Bu daha sonra 1917’de Devrim yapacak Leninist Parti modeline kadar gitmiştir.

Çin’deki Halk Devrimi’nin özü budur. Küba’da, Nikaragua’da yapılan şey de budur.

Solun kendisi de darbeci midir?” – (21.08.2008 tarihli yazım)

“Evet, solun kendisi darbecidir, iktidarın gerekiyorsa zorla ele geçirilmesi için silahlı ayaklanmaya kadar işi götürür.”

Solun böylesi bir niteliği varken Türkiye’deki solu dünya solundan ayırmak mümkün müdür?

Türkiye’nin bir 1908 Temmuz Devrimi tecrübesi olduğunu; saltanatın yarı gizli bir örgütlenme ile iktidarının sınırlandırıldığını hatırlamamız gerekiyor. İttihat ve Terakki pratiği son yıllarda Talat-Enver-Cemal kişiliğine indirgenmiş, darbeci olarak suçlanmışsa da bu örgütün aynı zamanda bir devrim yaptığı göz ardı edilmemelidir.

İttihat ve Terakki modeli başarılı bir devrimci iktidara el koyma pratiğidir.

Son zamanlarda özellikle liberal aydınlar tarafından sıklıkla yerden yere savrulan ve fırsat buldukça küfredilen “Kemalizm” modeli de Türkiye’nin emperyalizmle yaptığı mücadelenin başarılı bir örneğidir; sonrasında benzer ülkeler için de ilham kaynağıdır.

Kemalizmin aynı zamanda liberal politikaları günümüze taşıyan bir model olduğu unutulmamalıdır!

1960’a kadar sosyalist pratiğin içindeki aktörlerin hemen hepsi Avrupa sosyalizmini kendisine model almış "burjuva kökenli" aydınlardı. (Aydınların köken olarak neye dayandıkları bu anlamda çok önemlidir, solu parçalayan aralarındaki fikir ayrılıkları çoğunlukla içinden kopup geldikleri kökenden kaynaklanmıştır; sola ait sınıfsal nedenler çok azdır.)

1960’daki askeri darbe ve peşi sıra gelen ilerici anayasa sosyalist harekete "darbeci" nitelik kazandırmıştır.

Yine 1960’tan sonraki görece daha özgür dönemde yayımlanan devrimci yazılar, Küba örneği aynı zamanda gerilla tipi mücadeleyi de gündeme getirmiştir.

Solun bu dönemden sonraki macerası Avrupa sosyalizminden kopuktur.

Parlamenter sosyalizme inanmış partiler de süreç içinde varlıklarını devam ettirmişlerdir.

Ben, bütün bu oluşumları Türkiye’nin tarihi zenginliği olarak ele alıyorum. Ayrıca bütün bu tarihi girizgahtan kopuk bir güncel politika üretilemeyeceği, anlaşılamayacağına inanıyorum.

Yüz yılı aşkın yaşanarak biriktirilmiş bir tarihin yokmuşçasına değerlendirilmesi Türkiye'deki Yeni "Nihilizm"dir.

Siz, bütün bunlar yaşanmamış da hayvanlar âlemindeki içgüdüsel bir olaymış gibi kaleme alırsanız aslında olup bitenden hiçbir şey anlamamış olduğunuzu itiraf etmiş olursunuz.

Dünyada sol ne kadar darbeciyse Türkiye’de de o kadar darbecidir; dünyada darbeler dönemi kapandığı için Türkiye'de de sona ermiştir; bundan sonraki süreci darbeler değil, öncelikle liberal politikalar ve onun insana verecekleri belirleyecektir.

Türkiye’de olan bitenin liberal dönüşüm olduğunu hemen herkes biliyor. AKP’nin temsil ettiği liberal aktörler batıda olduğu şekliyle ülkemizde de iktidarı toptan devralmaya hazırlanıyor. Bu anlamda her türlü karar alma mekanizmasının kendilerinde toplanmasını arzuluyorlar. Buradaki isteklerin kitapta yazılanla çelişen hiçbir yanlış tarafı da yok.

Sivil-asker çelişkisi de burada kendisini gösteriyor. Asker uzunca bir süredir masada her türlü ilişkinin içinde olan bir mekanizmaydı; belirleyiciydi. Ancak liberaller artık iktidarlarını-kazançlarını başka bir kurum, güçle paylaşmak istemiyorlar.

Blog platformunda sınırların kaldırılması, silahlı güçlerin lağvedilmesi gibi günümüz dünyası için fazlasıyla ütopik düşünceler üretiliyor.

Silah endüstrisi dünya ekonomisinin en önemli bileşenlerinden bir tanesidir.

Türkiye savunmasını güçlendirmek için ihale açtığında bu ihaleye Nijerya, Cezayir, Küba’dan şirketler girmiyor. Yine güçlü liberal ekonomilere sahip ülkelerden şirketler masaya oturuyor ve o şirketleri destekleyen mutlak surette hükümet başkanları da oluyor.

Silah endüstrisini yok etmeden askeri ortadan kaldırmak mümkün müdür?

Türkiye’nin en önemli ithalat kalemlerinden bir tanesidir savunma ve asker masada çok önemli bir pozisyonda oturmaktadır. Esas mesele o askerin masada oturuş şeklini diğer modern ülkelerde olduğu yere çekebilmektir.

Devletçi, bürokrat kesimi olduğu gibi…

Eşyanın doğasına uygun bir şekil ve zaman içinde yukarıda çok kısaca değindiğimiz değişim ve dönüşümler olması gerektiği gibi yaşanacaktır.

Bu dönüşümler ister istemez özgürlüklerin de genişlemesine neden olacaktır. Ancak bütün bu özgürlüğün anlamının liberal ekonomiye mi katkıda bulunacağı yoksa insanların her türlü yaşam kalitesini etkileyen ve sola konu olan refahı da arttırıcı bir zenginleşme mi yaratacağını yaşayarak göreceğiz.

AKP bir taraftan ekonomik ve siyasal liberalizmi birlikte yürütebilir; peşinden de bu toplumun en alt kesimine kadar paylaşılabilirse işte o zaman biz bütün bu oluşumları sağın ve solun ortadan kalkması şeklinde değerlendirebileceğiz.

Dünyada böyle bir model biliyor musunuz?

ABD’de ne kadar evsiz insan var?

Fransa’daki gettolarda hamamböceği üzerinde yumurtlayan karıncalar mı yaşıyor?

Bu arada Çin ve Hindistan’daki insanları hangi konseptin içine alacağız? Örneğin onları anlamamızı sağlayan hayvanlar âleminde bir örnek model var mı?

Baştan beri altını çizmeye çalıştığım şeye gelmiş oluyoruz, sonrasında ne olacak?

Uzay Gökerman

Referans: Türkiye’de sol: Hamamböceğinin gövdesindeki karınca yumurtaları Haruki Murakami

Not: Yazarın notu uyarınca referans verilmiştir. Bu yazının genel içeriğini ilgilendirmeyen yorumlar tarafımdan kaldırılmıştı. Ancak Sn. Çelik'ın bu konuda ithamları devam etmiştir. Bu nedenle kendisinin yukarıdaki yazı ile ilgili yorumlarını aşağıya zaman sırasına göre tekrar ekliyorum. Taktir okuyucunundur.

Kim bu meçhul şahıs acaba?


Bir yazıya cevap olarak yazı yazıyorsunuz ama bu yazının hangi yazı olduğu, kim tarafından yazıldığı üzerine en ufak bir açıklama yok. Meçhul bir yazarın bilinmeyen bir yazısı üzerine gazel... Bakın ya bir bir kişiyi okumaz, fikirlerini tartışma, tezlerine cevap verme gereği duymazsınız ya da bundan kendinizi alamıyorsanız cevap yazdığınız yazının kaynağını gösterirsiniz. Bu en hafif deyimle, tartışma adabıyla alakası olmayan ayıp ve korkakça bir davranıştır. Ben o yazıları burada sizinle veya bir başka isimle tartışma amacıyla yayınlamadım, konu açılmışken kendi fikrimi ifade etmek için yazdım. O nedenle kimsenin yazısına atıf yapmadım. Ama birileriyle tartışma veya cevap verme amacım olsaydı bunu mutlaka yapardım. Siz siyaset düşünmekten-yazmaktan önce biraz tartışma adabı öğrenin. Siz bu anlamda daha alfabenin A'sındanız. İçeriğe gelince, tam da o böcek örneğinde anlatılan tipte bir "sol" bakışın ürünü bir yazı... Özellikle de Kemalizm konusunda söyledikleriniz...

Haruki Murakami 13.07.2010 10:29:57

Cevap:

Kategorinin başlığı "Blog Yazarları Tartışıyor"dur. Siz google'ın bir blog sitesinde yazmıyorsunuz ki. Aynı platformda görüşlerimizi ifade ediyoruz, tartışıyoruz. Kaynak ortada, görüşler ortada, insanlar ortada ve eğer birileri bu yazıları okuyor ve takip ediyorsa kimin ne yazdığını biliyor. Sizin yazılarınızı okuyan biri olarak kaynak göstermeden birilerini ima eden sayısız yazınız olduğunu da biliyorum. Üstelik bunu da "hicivle" birlikte yaparsınız. Siz bu tavrınızla esas adap bilmeyen bir şekle sürüklüyor, tartışmaların eksenini değiştiriyorsunuz. Bunun neresi korkaklık anlamadım. Ayrıca neden korkmam gerektiğini de. Siz bir yazıya atıfta yapmıyorsunuz diye ben de aynısını yapma zorunluluğum mu var? Bu alınganlığınızı şu yorumunuzu anlamak mümkün değil. Siz tartışmayı kaldıramıyorsunuz. Savunduklarınızla taban tabana zıt bir tavır sergiliyorsunuz. Çok ilginç...

13.07.2010 10:41:11

-

İşin kolayına kaçmayın


Madem mühendissiniz verilerle konuşun. Burada kişisel saldırı amacıyla yazı diye kusulmuş alçakça iğrençliklere karşı, cevap hakkımı kullanmak için yazdığım ama editoryanın engeli nedeniyle isim ve kaynak belirtemediğim yazılar haricinde, birinin tezlerini tartışmak için yazıp da yazarına atıf yapmadığım bir yazımı gösterin. Bir yazıda işlenen ve sadece o kişi tarafından değil, birçok kişi tarafından dile getirilen fikirlere karşı bir şeyler söylerken kaynak belirtme zorunluluğu yoktur ama belli bir kişiye ve yazıya cevap için yazıyorsanız, o metnin kaynağını göstermek zorundasınızdır. İşte korkaklık "nasılsa herkes biliyor" gerekçesine sığınmaktır. Bu yazınız sizin bu konudaki önceki yazılarınızın devamı ya da genel bir tartışma değil, baştan sona benim yazıma cevap niteliğinde, o nedenle kaynak belirtmek zorundasınız. Elbette yasal bir zorunluluktan bahsetmiyorum, ahlaki zorunluluktur bu; öyle bir kaygısı olanlar için tabii... Yorumumu anlamak isteyen gayet iyi anlıyor.

Haruki Murakami 13.07.2010 11:19:28


Cevap:

Sn. Çelik, nasıl oluyorsa yazılarıma eleştiri yapanlar gelip benim mühendisliğime takılıp kalıyorlar. "Madem mühendissin göster marifetini. Yoksa korkaksın." Ben bu tarzda tartışmaların bizi bir yere götürmeyeceğini düşünüyorum. Siz olayı artık kişiselleştirdiniz. Biz artık sizinle düşüncelerimizi değil kişiliklerimizi çarpıştırmaya başladık. Üstelik siz artık direkt olarak sıfatlar kullanmaya başladınız. Korkak diyorsunuz, en hafif şekliyle böcek diyorsunuz. Ben bu platformada hiç kimseyle bu uslupla konuşmam. Siz bana küfrediyorsunuz diye aynı şekilde cevp vermem. Bu sizin bileceğiniz bir şeydir; okuyucunun kendisi aradaki farkı görür ya da görmez. Siz benden şimdi örnek vermemi istiyorsunuz. Ben size örnek vereceğim, mesela "Soytarı bile olamayan yeteneksiz mizahçının dramı" isimli bloğunuzu örneklendireceğim, bu sefer konu sizin orada neye cevap verdiğiniz ve benim nasıl yanılş anladığıma varacak. Başka sıfatlar bulacaksınız.

13.07.2010 11:50:11

Sn. Çelik'e cevap-devam

Kaynak göstermeyle ilgili kendimi zorunda hissetmiyorum. Ancak bunu daha uygar bir uslüpla mesala özel mesaj atarak uyarabilirdiniz. Bir çok yazar arkadaşla bunu aramızda yaptık. Ben de bunu olumlu karşılar referansı altına koyardım. Sn. Çelik ben sizi tanımıyorum ve aramızda hiçbir husumet yok. Düşüncelerimiz konuşuyor. Paylaşmanın, fikir ifade etmeniz, tartışmanın da bir uslubu olmalıdır. Ancak siz bu yolu tercih ediyorsunuz. Hemen kategorize etme araçlarınız devreye sokuyorsunuz. Ben kendi adıma sizinle iletişim kuramıyor olduğum için üzgünüm. Muhtemelen bu anlamda kendimde de eksik taraflar vardır. Hatta belki bu yazıda ifade ettiğiniz gibi referans göstermediğim için hata da yapmış olabilirim. Ancak bunu ortaya koymanın yolu da sizin yaptığınız gibi olmamalı. Siz üzüm yemek istemiyorsunuz. Ancak benim derdim muhabbet etmek. Saygılar...

Uzay Gökerman 13.07.2010 11:59:20

Sayın Gökerman

Mühendisliğinize takılıp takılmamak benim soruma bir cevap değil. Benimle ilgili bir iddiada bulunuyorsunuz, ben de "hadi kanıtlayın" diyorum; bu kadar basit. O verdiğiniz örnek tam da benim bir önceki yorumumda açıkladığım şeyi doğrulayan bir yazı. O bir fikir tartışması değildi. Yani kendi kendinizi yalan çıkarıyorsunuz. Şu böcek meselesini anlama şekliniz de ilginç doğrusu! Yani bir söz ancak bu kadar yanlış anlaşılabilir, bu kadar çarpıtılabilir. Orada kimseye böcek denmiyor, canlılar aleminden bir örnek veriliyor ve bir kişi değil bir durumun tasviri yapılıyor. Ben sizinle hiçbir zaman kişilikler temelinde bir tartışmaya girmedim, mühendislik meselesi de aslında iltifat sayılır, "mühendisler daha mantıklı çözümlemeler yapabilir ve somut verilerle hareket eder" anlamında. Size ne zaman, nasıl küfrettim? Yazık, ayıp! Ben sizi tam aksine, burada aynı fikirde olmayıp da tartışabileceğim ender kişilerden biri olarak gördüm ama siz bu konuda beni sürekli yanılttınız. Bir kere daha yazık

Haruki Murakami 13.07.2010 12:10:02


Cevap:

Sn. Çelik, İlk yorum altında yazdım siz bunu hicivle karışık yapıyorsunuz dedim. Üstelik o yazıda konu edindiğiniz şahıs bundan rahatsızlığını direkt olarak ifade ediyor. Örnek de tam da o hicve yakışan bir yazı örneğidir. Elbette kabul etmenizi beklemiyorum. Sizin düşüncelerinize göre de hareket edecek değilim. Son cümleniz önyargınızın itirafıdır. Samimi değilsiniz. Duygularınızı kontrol edemiyorsunuz. Kimbilir hangi tartışmanın içine takılıp kalmışsınız. Çok iyi giden bir tartışmayı getirdiğiniz hale bakın. Elinize sağlık diyelim.
13.07.2010 12:57:22

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Siz bayağı bir tartışmışsınız...kategori amacına ulaşmış :)) Neyse, tartışmanın şekli ve sonucu, kırıcı olmaması ve saygıyı kaybetmemesi önemli...selamlar!

Fatma Köse  
 16.07.2010 14:08
Cevap :
Ben kendi adıma üzgünüm. Selamlar...  16.07.2010 16:07
 

Oysa geldiğimiz noktada iktidarın kendisi sorgulanır haldedir. Çünkü bireyler özgürlük arayışlarında, tercihlerinde hem daha bilinçli hem daha ısrarcıdır. İkili kategorilerden herhangi birine yerleştirilmek ve bu kimlikle tanımlanmak kimseye yetmediği gibi gerçek karşılığı olmadığı görüldü. öte yandan bugün kapitalizmin küresel, değişken, geçişli sermaye imparatorluklarından sözedebiliriz. İnsanların kafalarındaki siyasal sistemde daha fazla özgürlük var çünkü günlük yaşamda birey bir yandan devlet bir yandan şirketlerin çıkar ortaklığı içinde giderek daha güçsüz giderek daha yalnız. buyüzden devletin küçülmesi, sivil dayanışma örgütlerinin ve doğrudan demokrasinin önemi büyük. Her toplumsal pratik iktidar kavramıyla ilişkisi yüzünden politiktir zaten. slm.

Başak ALTIN 
 15.07.2010 14:39
Cevap :
1933'de Nazi partisini iktidara taşıyan güç insanların özgürlüklerini bir başka erke devretmesidir. Bugün iktidarın kendisi ne kadar sorgulanıyor bu konuda çok net işaretler göremiyorum. Ancak küresel krizler nedeniyle insanların tüketim alışkanlıkları, bireysellikleri toplumun önüne geçiyor. Bu nedenle eskisi gibi örgütlü hareket edemiyorlar. Türkiye bu anlamda çok daha sorunlu gözüküyor. İnsanlar daha fazla tüketim yapacakları zenginliğe sahip olmak istiyor. Bunun nedeni de zaten illüzyonun kendisi bunu tetikliyor. Değerli katkıların için teşekkür ederim...  15.07.2010 15:23
 

Geçen yüzyıl, imparatorlukların dağılma süreciydi ve yerine bu devasa gücü toplumun devralması idealleştirilmişti. Demokrasi kavram olarak Marks ve Marksist sol tarafından burjuva ideali olarak ele alındı ve doğrudan demokrasiyi ve devletsizliği savunan anarşistler de karşı devrimci olarak tasfiye edildiler. Anarşistlerin darbeyi ya da şiddet yoluyla iktidarı ele geçirmeyi benimsemeleri Bolşeviklerin "madem bu mücadelede aynı yöntemi savunuyoruz o zaman bizi bölerek zayıflatmayın" diye dışlandı. Bu tamamen büyük bir güce karşılık büyük örgütle iktidarı ele geçirme mantığıydı. Yani senin de sözünü ettiğin sol, sağ vs. darbelerdeki mantık, demokratik siyaset kültürünün taraflarca dışlanmış olmasındaydı. bu, insanın özgürlük arayışlarına tamamen ters sonuçlar doğurdu. Ulus devletlerle faşizmin güçlenmesi ve "aynı oldukları farzedilenlerin karşıtı olarak görülen diğer aynılara karşı birlikte güçlü olması gibi. İktidar bu çerçevede ikili kategoride yapay ikili karşıtlıkla kuruldu. -devam

Başak ALTIN 
 15.07.2010 14:29
Cevap :
Sistem kendi içinde küreselleşirken kendisine muhalif olanı parçalıyor. Eskiden din kimliğini öne çıkarmak önemliydi; şimdi millet vurgusu güçlendi. Hele ülkemiz bu anlamda çok önemli bir örnektir. Küresel olarak baktığımızda da batı kendisi iktisaden de gerektirdiği için liberal ve demokrat olmak zorundayken; üçüncü dünya ülkelerinin demokrasi sorununu söz konusu ettiğimiz şekliyle dağıtıyor. Bu ülkelerde demokrasi önünde duran en büyük neden yine o demokrasiyi yaratanlardan kaynaklanıyor. İktidar sahipleri baskıcı olunca da ona karşı örgütlenmeler de bu şekilde kuruluyor ve gelişiyor.  15.07.2010 15:15
 

Evet, dünyada çok yüksek düzeylerde fakir insan, aç insan, sıhhi şartları sağlayamayan hayatlar yaşayan insanlar var. Bunda kapitalizmin son derece suçlu olduğuna da şüphe yok. Ancak bu sorunlar, kapitalizm içinde askeri diktatörlüklerin, cuntaların, darbecilerin, diktatörlüklerin olduğu coğrafyada mı, yoksa liberal demokrasinin uygulandığı coğrafyalarda mı daha yoğun olduğunu sormak isterim. En azından Türkiye için kolaylıkla şunu söyleyebilirim ki, Türkiye'de vesayet rejiminin hakim olduğu ya da derinleştiği dönemlerdeki açların ve fakirlerin sayısı ile liberal demokrasinin boyutlarının sıçradığı dönemdeki aç ve fakir sayısı karşılaştırlabilinir mi? Bunu en azından kişi başına düşen milli gelirle ve demokrasinin standartı ile karşılaştırabiliriz. Elbette bunlar sol adına ulaşılması düşünülen hedefler değil ve mevcut düzen birçok riski, adaletsizliği, eşitsizliği, vicdansızlığı içinde barındırıyor. Bu risklerden birisi de, silahlanmanın artması. Bunlara karşı sol politika kaçınılmaz.

Bibliyofil 
 14.07.2010 13:19
Cevap :
Sorduğun sorunun bir başka yanısıması var. Darbeciler aynı zamanda o açlığın ve sefaletin olduğu yerlerde hayat bulabiliyorlar. Ancak açlık ve sefalet aynı zamanda ABD'nin de çok önemli sorunlarından. Yeraltı insanları diye etnik yapı oluşmaya başladı bir çok ülkede. Sosyal devlet bu insanların sorunlarıyla ilgilenmek yerine onlardan kayıtdışı bir ekonomi yaratıyor. Ucuz iş gücü, organ, uyuşturucu... Bu insanların bir kısmının dünyada belki kaydı bile yok. Bu insanlar üç yüz yıl önce de kömür madenlerinde çalışıyordu. İlginç değil mi?  14.07.2010 13:32
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1928
Toplam yorum
: 2001
Toplam mesaj
: 77
Ort. okunma sayısı
: 1324
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

"Keyif verici bir yalnızlık" olarak gördüğüm yazma serüvenimin en önemli merkezlerinden bir tanes..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster