Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Temmuz '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
484
 

Ellerimin hafızası

Ellerimin hafızası
 

Uyandım. Duvar saatinin tik taklarını duyuyorum ilk önce. Evin içindeki öteki sesleri dinliyorum. Sessizliğin sesini. Sonra sokaktan gelen sesleri: Bir kepengin açılışı. Bir arabanın motorunun çalışmaya başlaması. Bir kadının otobüse ya da servise yetişmek için sert topuklu ayakkabısıyla olağandan hızlı yürümesi. Erkenden uyanıp evinin önüne çıkmış bir emeklinin göbeğini kaşıması. Kumruların dem çekişi. Bir evden alttaki bakkala sarkıtılan sepetin yere çarpışı. Bir ağacın yapraklarının gönülsüz esen rüzgârın etkisiyle birbirine sürtünmesi. Bir adamın öksürmesi. Bir kadının üstünden yorganı fırlatması...

Sonra evin içindeki aydınlığı seçiyor gözlerim. Güneşin kalkma saatinin geldiğine işaret eden aydınlığını. Tam karşımdaki duvarı fark ediyorum ilk. Sonra duvarın tavanla kesişim noktasındaki küçücük örümcek ağını. Duvardaki saati. Onun hemen alt hizasındaki televizyonu. Onun yanındaki kitapları. Küçük masa takvimini. Kapının üstüne uğur diye asılmış küçük nalı. Tavandaki lambayı. Perdeleri. Perdelerin kirlenmeye yüz tuttuğunu...

Ellerimi hissediyorum. Sol elim dirseğimden kıvrılıp omzumu tutmuş. Kendi yalnızlığına sarılır gibi. Sağ elim yastığın yanındaki boşluğa uzanmış. Sahipsiz bir kolun ucunda gibi duruyor şimdilik. Avucum yarı kapalı.

Renkleri ayırt ediyorum. Duvarların boyasına krem rengi diyormuşuz. Yastığım vişne rengi bir kılıfla kaplı. Çarşafın rengine gülkurusu, televizyona siyah, tavanın boyasına beyaz dermişiz. Güneşin rengini anlatmak zor. Sarı da denebilir, beyaz da...

Sonra kendimi hatırlamaya başlıyorum. Adım ne? Neredeyim? Saat kaç? Kaç yaşındayım? Şimdi ne yapacağım? Daha kaç yıl yaşayacağım? Ömrümün neresindeyim? Evde kahvaltılık var mı? Kahvaltı yapmaya zamanım var mı? Traş sabunum bitmişti, yenisini aldım mı? Niçin yorgunum? Niçin yataktan kalkmak istemiyorum?

Belleğim yavaş yavaş yerine oturuyor. Oturunca da kendimle, kendim olarak bir araya geliyorum.

Yeni seslere eskiden kalma sesler karışıyor şimdi: “Günaydın”, “defol git”, “seni seviyorum”, “bir ekmek, bir kilo şeker”, “sayın abonemiz bu bir bant kaydıdır...”, “hafta sonu görüşelim mi”, “Şırnak’ta çatışma iki asker şehit”, “aradığınız numaraya şu an ulaşılamamaktadır”, “en ucuz konut kredisi bizde”, “Fantaaaa”, “midenizden biyopsi için parça almamız gerekiyor”, “Celal Bey, elinizdeki işler Cuma gününe kadar biter mi?”, “Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam,...”, “Çıııktık açıık aalıınlaa, ooon yıldaa her savaştaan”, “bak, aslında sorun sen değilsin”, “Yurdun çeşitli bölgelerinde meydana gelen trafik kazalarında 9 kişi öldü, 15 kişi yaralandı”, “küresel ısınma ciddi boyutlara ulaştı”, “aavantajın varsaa, aavantıjıın vaar”, “Bodrum ve Marmaris’te meydana gelen orman yangınlarında yaklaşık 500 hektar genişliğinde orman kül oldu”, “nerdesin?”...

Sabahın ışıklarına zihnimdeki görüntüler eşlik etmeye başlıyor. Sevdiğim yüzler. Görmek istemediğim yüzler. Hep görmek zorunda olduğum yüzler. Özlediğim yüzler. Buzdolabının rafları. Çaydanlık. Baharat kavanozları. Akşamdan kalma birkaç bulaşık kap. Ayakkabılarım. Elbiselerim. Evin banyosu. Sokaktaki çöpler. Kaldırımda adım başı bir tükürük. Bineceğim otobüs. Otobüsteki yüzler. Koltuk altlarındaki ter lekesi. Hastalar. Gezginler. Önceki günün yorgunluğunu atamamış kirli sakallı konfeksiyon işçileri. Temizlikçi kadınlar. Solgun yüzlü sekreter kızlar. Delik deşik yollar. Toz. Sıkışık trafik. Kalabalık. Hep kalabalık...

Sonra ellerimin hafızası yerine geliyor. Tuttuğum elleri hatırlıyorum. Başka elleri. Tokalaştığım elleri. Vedalaştığım elleri. Öptüğüm elleri. Sevdiğim elleri. Okşadığım tenleri. Gıdıkladığım tenleri. Okşadığım saçları. Attığım yumrukları. Yaralarını. Parmak uçlarımdaki cetvel acılarını. Cop morartılarını. Sıra dayağı eziklerini. Yanıklarını. Bıçak kesiklerini. Jilet kesiklerini. Kireç alerjisini. Yazdığım yazıları. Çektiğim kötü kuraları. Çektiğim piyango biletlerini. Onlara hiçbir zaman, hiçbir ikramiyenin çıkmamasını. Terlemelerini. Cebimdeki hallerini. Üşümelerini. Parmak uçlarımı nefesimle ısıtmaya çalışmamı. Sıkılınca parmaklarımı çıtlatmamı...

Uyuyunca organlarımın vücudumu terk edip kendi başlarına gezmeye çıktıklarını düşünüyorum. Gözlerim görmek isteyip de benim onu sınırlamam yüzünden bir türlü göremediği şeylere bakmaya gidebilir. Başka ülkelere. Uzak denizlere. Deniz diplerine. Uzayın derinliklerine. Bir yıldızın yanıp duran merkezine.

Kulağım her gece bir anne ninnisini dinlemeye gidiyordur mutlaka. Oradan da bir viyolonsel konserine. Sonra bir nehrin kıyısında durup suyun şırıltılarını dinliyordur.

Ellerim beşiğinde usluca yatan bir bebeğin başını okşamaktan alamıyordur kendini. Ya da bir sevgilinin kulağının üstüne düşen saçlarına parmaklarımı geçirip aşağı doğru tarıyordur. Kürekle çalışan bir işçiye yardım ediyordur yarım saatliğine. Anlar bu işlerden.

Akciğerim her gece bir dağa kaçıyordur. Dağın havasını sonuna kadar içine çekip dönüyordur göğüskafesimdeki yuvasına.

Kalbim zaten hiç yerinde duramaz. Sana uğruyordur mutlaka. Uzaktan senin nabzını dinleyip uydurmaya çalışıyordur kendi ritmine...

Foto: http://wiecek.biz/pliki/dreams_of_flying/dreams_of_flying_5.jpg

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Seni okurken yoruldum güzel insan...Yordun, beni kendinle kavgalarına ortak ettin.Zaman zaman isyanına ,zaman zaman özlemine. zaman zaman ise hazlarına ortak ettin beni.Yoruldum seni yaşamaya çalışırken, kendimle olan kavgalarımı anlamaya çalışırken onları yaşamaya çalışırken yorgun düşmüş bedenimi kafamı taşımakta zorluk çekerken ortak ettin beni kendi kavgalarına yordun beni güzel insan....

yüreğinin sesi 
 19.10.2007 17:05
Cevap :
Anlattığım şeylerin okuyanlara anlatmak istediğim biçimde yansımasına çok seviniyorum. Ama sizi yormak istemezdim :) Yorgunluklarınıza yeni yorgunluklar eklemek istemezdim. Yorumlarınız benim için gerçekten gurur kaynağı oldu. Yüreğinize sağlık. Sevgiler, selamlar...  19.10.2007 22:43
 

okudum bu yazını. Bu uyur uyanık olma halini ne güzel anlatmışsın. Ayaklar bir yandan yere basarken bir yandan hala bulutların üzerinde geziyor sanki. Bir film seyreder gibi oldum, ayrıntılara eğilişin insanı yazıya hemencecik çekiveriyor. Sağol, Sevgiler...

ni 
 25.07.2007 9:07
Cevap :
Çok teşekkür ederim Nihalcim, bu yazının okuyan herkesi bu derecede sarması ne kadar hoşuma gitti bilemezsin :) Sevgiler, selamlar...  25.07.2007 20:46
 

Akıcı, sürükleyici bir yazı olmuş. Yaşamımızdaki ayrıntılar önemlidir. Yazınızda bahsettiğiniz ayrıntılarda herkes kendinden bir parça bulabilir. Somut ile soyut arasında güzel bir köprü kurmuşsunuz. Gördüklerimiz ve duyduklarımızı dile getirmişsiniz. Görmek ve duymak istediklerimizi de dile getirseydiniz yazınız üstündeki hüzün tablosundan kurtulabilirdi.

kumrusu 
 23.07.2007 19:35
Cevap :
Efendim Nazan Hanımın yorumuna verdiğim cevapta belirttiğim gibi, üzerinde hiçbir hazırlık yapmadan hızlı bir biçimde yazılmış bir yazıydı bu. Elbette genişletilebilir, zaten tekrar dönüp elden geçirmeyi düşünüyorum. Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim. Sevgiler, selamlar...  23.07.2007 21:20
 

Ellerine sağlık Celal. Ben edebiyat eleştirmeni değilim ama bana kalırsa gerçekten güzel bir yazı olmuş. Ayrıntılar arası geçişler Ferit Edgü tarzında bir bütünü oluşturmakta iyi oturtulmuş. Kısa cümlelerle verilen ani şekilde 'an'ı ve geçmiş çağrışımları hatırlama için verilen detayların içi dolu ve edebi anlamda ritmik. Sadece somut ayrıntılar, bazı yerlerde çok fazla kanımca. Bunun yerine fiili detaylarla genel hafızaya dair çağrışımlar yapılsaydı belki daha da güzel bir yazı ortaya çıkabilirdi. Umarım son cümleme alınmazsın (netice de edebiyat eleştirmeni değilim daha önce de dediğim gibi), ama bu gibi bazı yazılarınla sıradışı olduğunu düşündüğüm için yaptım bu kritiği ;))

Nazan Adıgüzel Köseoğlu 
 20.07.2007 14:37
Cevap :
Sevgili Nazan, senin değerlendirmene alınmak bir yana aksine çok sevindim. Ne kadar güzel ki, okuyup geçmek değil anlayıp eleştirmeye çalışmışsın. Burada "eleştiri"yi olumsuzluk değil "kritik" anlamında kullanıyorum. Yazılarımı tekrar okurken ben de genellikle "şurada şunu yapsaydım, burayı biraz daha açsaydım" diye kendimi eleştiriyorum. Zamanla bazı yazılarıma tekrar dönüp elden geçirmeyi ve genişletmeyi düşünüyorum. Çünkü ben genellikle yazılarımı çok sıkışık zamanlarda bazen sırf rutinden kurtulmak için yazıyorum. O anda aklıma ne gelirse çala kalem yazıyorum. Hemen hiçbiri 5000 vuruştan aşağı olmamasına rağmen bazen yarım saatte yazdığım oluyor. Yani üzerinde çok çalışılmış değil aslında. Yorumun beni gerçekten tüm yorumlar gibi çok sevindirdi, çok teşekkür ederim. Sen bu edebiyat eleştirmenliği işini biraz ciddiye al bence, iyi yapıyorsun çünkü. Özellikle benim bu tür yazılarımda oluşturmayı amaçladığım "ritm" unsurunu harika yakalamışsın. Eline sağlık. Sevgiler, selamlar...  20.07.2007 20:42
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3630
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster