Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ocak '08

 
Kategori
Alternatif Enerji
Okunma Sayısı
682
 

Enerji sorunu perspektifinden

Enerji sorunu perspektifinden
 

İran vanayı kapatınca bir anda dışa bağımlı olduğumuzu hatırlayarak; enerji sıkıntısı yaşadığımızı fark ettik.

Oysa enerjinin elde edilmesi ve onun kullanılması bütün ülkeler için daima büyük bir sıkıntı. Bu nedenle de her ülkenin kendine göre bir enerji politikası ve stratejileri olmalıdır; zaten vardır.

Dünyada yaşadığımız “küresel ve bölgesel ölçekteki karışıklıkların temel sebeplerinden bir tanesi” yine enerji sorunudur.

“Enerji kainatın varoluş, anlamlandırma, kavrama, dönüştürme ve yeniden ortaya çıkma fenomenidir de aynı zamanda.”

Türkiye, Ortadoğu ve benzer enerji kaynaklarına bu kadar yakın olup, hareket halinde ya da yerlatında sıcak halde duran bir sürü su kaynağına, yılda ortalama 2500 saat güneş görmesine, bir çok yeri olağanüstü şekilde rüzgar almasına rağmen enerji sıkıntısı çeken nadir ülkelerden biri olsa gerek. Bunun arkasında Türkiye’nin gelirini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme amacı güden “merkezler” olduğunu biliyoruz.

Alternatif enerji kaynaklarının hiçbirinin bugüne kadar değerlendirilmediği, varolanların da plansız yapılandırılıp, işletildiği sürecin sonunda; her yıl % 7 ile 9 arası büyüyen bir ekonominin ve artan nüfusun talep ettiği enerjinin karşılığı bugün verilememektedir. Bu büyüyen bütün ülkelerin sorunudur. Örneğin Çin bizden çok daha büyük bir enerji ihtiyacı duymaktadır.

Fakat!

Çin ekonomisi kullandığı enerjiyi Türkiye’den çok daha verimli bir “katma” ve “artı” değere dönüştürebilmektedir. Böylece enerji yatırımları için harcanması gereken para kendi bütçesinin içinde daha küçük bir pasta dilimine denk gelebilmektedir.

Türkiye ne yazık ki, bir montaj sanayisi olmanın ötesine geçememiştir. Teknoloji üretemektedir. Böyle olunca da kendi ülkesinde çıkardığı bor gibi bir elementin satışı ile yapılan ihracat ile mamul olarak ülkeye ithali arasında makas günden güne açılmaktadır. Nihayetinde ülkemizde herşey pahalı hale gelmektedir.

Bu enflasyonun yarattığından farklı bir pahalılıktır; ve enflasyon ne kadar düşerse düşsün önüne geçilemeyecektir.

Enerjiye sahip olmak ya da onu üretmek kadar tüketmek de çok önemli olmalıdır. Yeri gelmişken tek bir örnek verelim; elektrik enerjisi sanayileşmiş ülkelerde neredeyse % 100’e yakın bir verimlilikte kullanılırken, yakın zamana kadar ülkemizin bir çok şehri, bölgesinde % 30’lara varan kayıplarla tüketilmiştir. Aradaki fark maliyet unsuruna “zorunlu olarak” eklenmiştir. İşim gereği bir çok iş merkezine, fabrikaya girdim; bulundum ya da çalıştım. Ülkemizin en gözde ve isim yapmış kurumlarındaki geri teknolojiler insanın küçük dilini yutturtucak cinstendi. Son on yılda yapılmış binalarda kısmen düzelmeler bulunmakla birlikte, ucuza mal edip kısa sürede kullanıma ve üretime geçme dürtüsünün önünü hiçbir enerji ekonomisi kavramı ilkesi kesememiştir.

Zincirlikuyu’dan Maslak’a kadar uzanan hat boyunca ne kadar güzel binalar yaptık değil mi? Bana kalırsa mimari açıdan hiçbiri sınıfı geçecek estetik değere sahip değil; ama daha da önemlisi bir çoğunda elektromekanik sistemlerin daha şimdiden geri teknolojiye dönüştüğünü söyleyebiliyoruz.

Bugün ülkemizde sekiz on ayda binalar yapılmaktadır. Bu binalar yapılırken hâlâ maliyet bir numaralı belirleyici unsur olmayı sürdürmektedir. İçinde bulunduğum proje toplantılarında, ısı hesaplarının temelini oluşturan “ısı iletim katsayısının” mimari tercihlere göre “uydurulmaya” çalışıldığına şahit oldukça mesleğimizin nerede durduğunu anlamakta zorlanıyorum. Bir çok binada fazla ve gereksiz ısı yükleri oluşmaktadır. Proje ve tasarım grupları imalata çizim yetiştirmeye ve konsept belirlemeye yarayan sistem elemanlarına dönüşmüştür.

Çok basit ama benim çok çarpıcı bulduğum bir örnek vereceğim.

Ülkemize geçtiğimiz sene edebiyat dalında bir Nobel geldi. Yazarımız Orhan Pamuk; kendi deyimiyle 35 yıllık çalışmalarının karşılığı olarak bu ödülü yedi adet roman yazarak aldı. Bunun üzerine Orhan Pamuk’a gelecek sene, yedi romanı bir büyük ödüle dönüştürme başarısı gösterdiği için “simya” dalında Nobel verileceği benzeri espriler yapıldı.

Burada Orhan Pamuk’u olumsuzlayan bir şey söylemek istemiyorum. Kitaplarını okudum. Nobel’den sonra bir kere daha elime alma ihtiyacı hissettim. Özellikle Benim Adım Kırmızı romanının çok ciddi derinliğe sahip bir çalışma olduğunu bir kere daha gördüm.

Uzatmayalım... Orhan Pamuk bir çok kişinin düşündüğünün aksine bence bu ödülü almayı hak etmiştir. Ödülü alma süreciyle ilgili yorumlara girmek istemiyorum. Bu yazının konusu değildir.

Mimar en az bir edebiyatçı kadar sanatın içindedir. ... Post-modern İstanbul görüntüsünde biz bugüne kadar sanata rastlayamadık. Bunun nedeni mimar mimarlığını yapamamaktadır. Süreç, betonarmaden tutun da o binanın mekanik ve elektrik tesisatına varıncaya kadar devam etmektedir.

Bu hak edene hak ettiğini verme ve paylaşım sorunudur.

Mimar mimarlığını, mühendis mühendisliğini, usta ustalığını hakettiğini alamadığından ve “mecburen” şişirmektedir.

Yazımızın başka tarafa kaydığını düşünenler olabilir; hayır rotamızdayız.

Bizde bir yerlere ulaşma telaşı var.

“On sene içinde Avrupa Birliği’ne giremezsek biteriz.”

Cumhuriyeti kuran kadroları Osmanlı yetiştirdi. Osmanlı son yüzyılı hep Avrupa gibi olmak ve ona yetişmek üzerine yaşadı; ve bütün detayları kaçırdı.

Ülkemizin üç temel sorunu vardır.

Birincisi ana direği eğitimdir. Elbette eğitimli insanı yönetmek zordur; fakat eğitimsiz insandan da zenginlik yaratamazsınız. Türkiye; araba kullanırken sakız çiğnemesini beceremiyorsa birinden vazgeçecek, ama eğitim sorununu hemen çözecek.

İkincisi enerjidir. Kalıcı ve verimli enerji politikaları hemen devreye alınacak.

İran vanayı kapatınca akla hemen nükleer enerji gelmiştir. Kurullar toplanmış, projenin hayata geçirilmesi için acil programlar devreye alınmıştır. Laf arasında söyleyelim; Sinop’tan gelen haberler hiç de iyi gözükmüyor. Önümüzdeki bir on yıl içinde orada bir nükleer santral inşa edilmiş olacak. Bunun kısa bir süre ülkemizi rahatlatacağına kuşku yoktur. İkinci köprü de bir süre İstanbul’u rahatlatmıştı; ama sonra trafik daha da büyük bir kördüğüme dönüştü. Nükleer enerji ülkemize hiçbir zaman mutluluk getirmeyecek. Çözümün bu olmadığını yaşayınca göreceğiz.

Son olarak; yine birbirine bağlı, biraz daha fazla eğitimi ilgilendiren bir şey belki, teknoloji üretiyor hale gelebilmektir.

Evet... Sattığımız şeyin üzerine satmamızı anlamlı kılan bir değer ekleyebilmemiz gerekiyor. Yedi tane roman yazıyorsunuz; ama benzersiz şeyler ortaya koyuyorsunuz, Nobel’e dönüşüyor.

Paradoksal gelebilir; enerjiyi ucuzlatmanın yollarından bir tanesi de onu üretimin maliyet unsurlarının içinde aşağılara çekebilmektir. Ne demektir bu? Know-how yaratmaktır.

Uzay Gökerman

Yazıyla ilgili kaynak:indigo dergisi

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1883
Toplam yorum
: 2000
Toplam mesaj
: 77
Ort. okunma sayısı
: 1349
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

"Keyif verici bir yalnızlık" olarak gördüğüm yazma serüvenimin en önemli merkezlerinden bir tanes..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster