Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Eylül '08

 
Kategori
Ramazan Eğlenceleri
Okunma Sayısı
4555
 

Eski Ramazanların Vazgeçilmezi-3 : Kantolar

Eski Ramazanların Vazgeçilmezi-3 : Kantolar
 

Türkiye kantoyu Nurhan Damcıoğlu ile tanıdı ve sevdi.


Tanzimat’la birlikte Osmanlı İmparatorluğunun yenilenme ve modernleşme zamanları, Gülhane hat-ı Humayun olarak bilinen Gülhane bildirisinden (3Kasım 1839) sonra olmuştur. Birçok alanda yapılan yenilenme ve modernleşme çalışmaları arasında, Osmanlılarda her zaman iyi bir yer edinmiş olan Musiki alanında yapılan değişikliklerde vardır. Örneğin, Mehterhane'nin yerine kurulan "Muzika-yı Hümayun" bu iyi niyetli modernleşme çabalarının sembolü olmuş. Özellikle, o güne kadar göz ardı edilen batı notası ve musikisinin öğrenilmesi için Musika-yı Humayun için İtalya'dan orkestra şefleri ve öğretmenler getirilmiş. Bize özgü kullanılan enstrümanlar arasına, nihayetinde batı sazları da girmiş. Saray fasıl heyetlerinin yerini, fanfar orkestraları aldı. Bu alanda o kadar ileri gidilmiş ki, belki de dünyada ilk ve tek kadın bandosu, Sultan Abdülmecid'in hareminde kurulmuş. Bunu, Adile Sultan'ın saray orkestrası takip etmiş. Ünlü besteciler İstanbul'a davet edildi. Medori, Negrini gibi opera sanatçıları, pek çok italyan, Fransız, Alman oyuncu ve tiyatro topluluğu, F. Liszt gibi müzisyenler, Sarah Bernardt gibi efsanevi oyuncular sarayın ve İstanbul'un konuğu olmuşlar. Bu yoğun ve canlı kültürel ortam, bir dizi zincirleme etkileşimi gerçekleştirmiş. Sahne sanatlarında ve musiki alanında ki yeniliklerin anası, hem de hazırlayıcısı işte bu görgü ve izleme olanakları olmuş.

Tüm bu gelişmeler arasında, İstanbul’a gelen Italyan sanatcılar arasında İstanbullulara sanatın bir başka boyutu olan ve İtalyanca’da “şarkı söylemek” anlamına gelen Kanto’yu da beraberlerinde getirdiklerinde İstanbulluların bu kadar çok seveceklerini ve benimseyeceklerini herhalde düşünemediler.

O zamanlar her ne kadar, İstanbulluların aşina olduğu Ortaoyunu ve Karagöz sergileniyorsa da, seyirlik gösteri de denilen profesyonel sahne sanatlarından sayılmadığından, ilk sahne sanatları, o dönemde İstanbul’a temsiller ve gösteriler sunmaya gelen, İtalyan opera ve tiyatro toplulukları sayesinde modern sahne sanatları ile tanışılmış. İlk zamanlar yalnızca İtalyanlar tarafından yapılan bu gösteriler, İtalyanca olduğundan pek bir şey anlaşılamıyordu. Sonraları, özellikle 1850'den sonra ilk Türkçe telif oyunlar, ilk müzikli oyunlar, Ermenilerin öncülük ettiği Opera ve Tiyatro toplulukları ortaya çıkmaya başladı. Saray dışında ilk kez 16 Mayıs 1870'de Güllü Agop Efendi'ye verilen "Türkçe Oyun Oynama Ayrıcalığı" ile bir tür "Sultani Tiyatro" saray dışında gerçekleştiriliyordu ve halka iniyordu. Osmanlı Tiyatrosu adı ile sahne sanatları icra eden Güllü Agop'a tanınan bu ayrıcalık, diğer gruplara İstanbul sahnelerinde, Türkçe oyun oynama yasağı getiriyordu. Belki de Türklerin gerçek tiyatro yapmalarının gecikmesinin altında bu sebep yatıyordur.

İşte bu dönemde, sahne yapmalarına izin verilen yabancı kadın sanatçıların müzikli danslı gösterileri pek tutuldu. Adına kanto denilen bu gösteriler daha çok iki merkezde yapılıyordu. Direklerarası ve Galata. 19.yüzyıl son zamanlarında, Galata tiyatrolarında, daha çok ayak takımı diye adlandırılan, daha çok gemicilerin ve bıçkınların uğrak yeri olan çalgılı çengili yerlermiş. Bu tip kantolar, yazılı belgelerde naklettiğine göre <ı>"Birinci perdeleri ekseriya soğuk, pandomima usulünde; bir komedyen veya zamanın komikleri Paskal Andon, Corci, Todori gibi aktörlerin Rum şivesiyle, bozuk Türkçeyle oynayıp, namına tiyatro dedikleri, Ortaoyununun sahneye çıkarılmış kaba bir taslağından ibaret, saçma sapan söz döküntüleridir". Birinci perdeden sonra, ikinci derece şantözlerin okuduğu kanto faslı başlar. Tiyatronun "devşirme orkestrasının ahengi" arasında kemani Kıvırcık Toni yahut klarnetçi Salih Efendi, "Peruz'un ya da Küçük Amelya'nın gelişini müjdelermiş.

O zamanlar Galata tiyatrolarında, erkekler kantocuları ayarlamak için çok kavga ederlermiş. Kantoculardan bir çoğu için “ Çok kimsenin katili olmuş çok gencin caninin yakmış bir kahpedir” diye bahsedilir. Sahnede şarkışını bitirdikten sonra, localardan sandalyeler, çiçekler, buketler, fiyongalı mektuplar atılır, şangırtı, höngürtü, patırtıdan bina yıkılacak zannedilirdi. Rakipler arasında tokattan, sopa, usturpadan başlayan çekişme, ustura, bıçak, demir çekme, bazen de tabanca atmak" dahil bir çok kaba gösteri ile gece tamamlanırmış ama bu sahneler o zamanların külhanbeyleri arasında çok yaşanmış.

Bir diğer eğlence merkezi ise, ayak takımının pek uğramadığı Direklerarası, Galata'ya göre daha sakin bir eğlence merkezidir. Özellikle Ramazan geceleri çok hareketlidir ve en önemli özelliği ailece gidilebilir olmasıdır. Burada önceleri, Kel Hasan ve Abdi Efendilerin, daha sonraları Naşid'in toplulukları büyük rağbet görmüş ve kanto sanatı, gerçekten de parlak yıllarını bu ustaların idaresi altında yaşamıştır. Topluluk orkestrası keman, trompet, trombon, klarnet ve bir trampetle zilden oluşur. Orkestra temsilden bir saat önce kapı önünde günün sevilen şarkılarını, kimi oyun havalarını ve marşları çalarak seyirci toplamaya çalışırlarmış. İzmir Marşı ile son bulan bu "Antrak müziği" artık gösterinin başlayacağının da bir işareti gibidir. Toparlanan orkestranın gidip sahne kenarındaki yerini almasıyla da gösteri başlarmış. Dönemin kantocuları aynı zamanda bestecileridir. Son derece basit ezgileri olan kantolar günün modasını, güncel olayları yansıtan, en çok da kadın erkek çekişmesine dayalı güfteler üzerine söylenmiştir. Yangın, Çoban, Değirmenci, Dondurmacı, Sevda Pazarında, Avcı Kantosu, Sarı Liralar, Seni Budala Şaşkın kantoları gibi.

Anadolu’ya da taşan kanto, genelde Rum ve Ermeni kantocular tarafından yapılmaktaydı. Bunların en ünlüleri de Pepron, Karakaş, Haim, Şamram, Virjin ve Peruz gibi sanatçılardır. Kantonun, bir orta sınıf kent kültürü haline dönüşmesi ile yaygınlaşmış, Fakat, özellikle Cumhuriyetten sonra Batılılaşma çabaları, geleneksel kültürü ötelemiş ve kanto gibi sahne sanatları nostaljik değeri taşımaya başlamış. Özellikle 1950’leden sonra da yalnızca Ramazan nostaljisi olarak sahnelenmiş. Daha sonraları, tek kanallı, tek renkli televizyonların Ramazan eğlencelerinde boy göstermiş. Bu alanda nostaljikte olsa, kantoyu bize Nurhan Damcıoğlu, Meral Küçükerol, Oya Alaysa gibi sanatçılar sevdirmiş ve bu sanatçılar tarafından uzun yıllar sahnelenmiştir. Fakat her geleneksel değer gibi, Kanto sanatı da popüler kültürün etkisinde kalarak, tamamı ile Batı sanatlarına ezilmiş ve tarihe karışmıştır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Gelmiş geçmiş bir tane kantocu tanırım oda Nurhan Damcıoğlu.Ne güzel dans ederdi.Onu beklerdik ekranların başında. Yaptıkları herkesten değişik gelirdi.Sesi,güzelliği,işvesi ve müziği harikaydı.Geçenlerde bir tv'de gördüm kendisini yıllara meydan okuyormuşcasına bir havası vardı.Gelmedi arkası,yetiştiremedik başka kantocu işin kötü tarafı bu.saygılarımla...

Murat GÜLCEK - Yakamoz35 
 08.09.2008 4:20
Cevap :
Kanto sanatı da, birçok sanat ve zanaat gibi popüler kültür karşısında yenilmiş ve heba olmuş. Yapacak bir şey yok. Biz kendimiz, kendi kültürümüze sahip çıkamazsak, elin kültürünü örnek alırsak, sonradan dövünmemizin kime ne faydası olur ki ?  08.09.2008 12:13
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 671
Toplam yorum
: 745
Toplam mesaj
: 86
Ort. okunma sayısı
: 2468
Kayıt tarihi
: 26.06.06
 
 

Anadan doğma bir İzmirliyim ve bu şehirli olmaktan gurur duyuyorum.. Hem bu şehirde doğmuş, hem b..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster