Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Kasım '10

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
3566
 

Geleceğe bırakılan iz; "Anı yazmak"

Geleceğe bırakılan iz; "Anı yazmak"
 

Görsel:ayrilikveask.com


'Anı'nın eski karşılığı 'hatıra'dır. Edebî bir tür olarak anı, bir kişinin aklının erdiği dönemden itibaren görüp yaşadığı, kendisi ve toplum için önemli bulduğu olayları ve durumları belli bir sistem içinde yazıya döktüğü, genellikle otobiyografik yanı ağır basan metinlerdir.

İnsanlığa ve topluma katkısı bulunan, dolu dolu yaşayan kişilerin anılarını, öz yaşamlarının imbikten geçirilerek damıtılmış ve satırlara dökülmüş halini okumayı seviyorum. Onlardan çok şey öğreniyorum. Ama yazma konusu biraz zor gibi. Bense bloglarımda satır ve dize aralarına yedirerek yapmaya çalışıyorum bu işi biraz... Bu nedenle konu üzerinde epeydir düşünüyordum. Bu düşüncelerimi de sizlerle paylaşmak istedim.

Neler mi düşündüm?

Kişinin 'anı' larını yazması 'ân' ı yazmaktan önemli bir ölçüde farklıdır. 'An' ı yazmak (günce tutmak) kanımca hem geçmişten hem de gelecekten kopuk, uçup gitmeye tutsak, fani bir zaman zerreciğini kalıcı kılma amacı güder. O nedenledir ki daha öznel, derin, içten ve ruhun derinliklerinden kopup gelen anlık duygu ve düşünceler hakimdir. Oysa 'anı yazmak', zaman zerreciğinden çok daha uzun, kişinin yaşına göre değişen bir süreci içerir. Anlamlı bir geçmişi içerir ve geleceğe de göz kırpar. Kişinin yaşamında iz bırakmış olan olayları objektif bir şekilde ve anlatım açısından da kurgusal nitelikte ortaya koyan yazılardır. Bir başka tanımlamayla "ân"ı yazmak, derin bir göle düşen yağmur damlalarıysa 'anı yazmak' o derin gölün kendisini resmetmek gibidir.

Daha da geniş bir anlamda "anı yazmak ölümün elinden bir şey kurtarmaktır "(*). Bu kurtarışın bence iki yönü vardır. Kişi anılarını yazdığına göre henüz sağdır, hayattadır. Burada, gerçek ölümü, yaşarken unutulmak olarak düşünen, hatırlanmak, eski ağırlığını -buruk bir tat ile de olsa- tekrar hissettirmek isteyen bir yan egemendir. Bu işin ikinci yönü ise, iz bırakmakla, gerçek fiziki ölüm gerçekleştiğinde gelecek nesillere bırakılmak istenen deneyim birikimi ile ilgilidir.

Anılar bu sayede kapı eşiğimizde nöbet tutan belli-belirsiz ayak sesleri olmaktan kurtulur hanelerimizin içinde sohbeti hoş, bilgi ve görgüsü bol misafirlere dönüşürler.

Yaşam denilen, süresi herkes için değişen sınırlı sürecin sonuna doğru yaklaşıldığı hissedildiğinde; hemen her bireyin bu süreç boyunca karşılaştığı acı, tatlı, övünç ya da utanç verici "anıları" ile hesaplaşmak isteyen yanı şaha kalkarak bireyin karşısına dikilir. Kişi, içindeki bu güçlü şahlanışı ancak anılarını yazarak bastırabileceğini düşünür.

Akla gelen diğer bir husus, "yaşam arşivi"nin değerlendirilmesi isteği olabilir. Bazı insanların da, toplumlar, kurumlar ve hatta devletler gibi yaşam boyunca ellerinde birikenlerinden (Mektuplar, belgeler,resimler vb.) oluşan, irili, ufaklı kişisel arşivleri vardır. Bu aynı zamanda o kişinin "yazılı belleği"dir. Hatta buna kişinin "kendi tarihi" de diyebiliriz. Anılarını yazan bir kişi aslında kişisel tarihini kayda geçirme uğraşısı verir. Bu yazılı belleğin, bu kişisel tarihin dışarıya açılıp paylaşmak istenilen kısmı vardır. Bir de -herşeye rağmen- saklı tutulmak istenilen bölümleri olabilir. Paslı çivilerle ahşap sandıklara kapatılarak sonsuzluğa intikal edecek çeyizler gibi...

Kanımca ideali kısa etek giyer gibi yazmak olsa gerek; dikkati çekebilecek fakat mahremi de örtebilecek bir kısalıkta...

Bir de "hoş sadâ" yanı vardır anıların. Sosyal ve mesleki çevrelerimiz, dost, tanıdık ve yakınlarımız nezdinde şair Baki'nin deyimiyle "bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ" olabilmek...

Bunun yanısıra, aynı çevre nezdinde verilen "sınav yönü" de vardır anıların. Yazılı bir sınav... Yaşanmış bir tez'in savunması... Keza, sözlü olan, zihinlere hapsolan uçar gider!

Okuyucu açısından en değerli yanı ise, bazı deneyimleri bedel ödemeden edinebilmektir.

Temel kurallar,

"Hoş sadâ"nın gerçekten hoş bir sadâ, yazılı sınavın da başarılı olabilmesi için öncelikle aşağıda yeralan üç temel kurala uyulması gerekir (**).

-Yazıldığı yayımlandığı dönemde, içinde adı geçen kişilerin bir bölümü artık yaşamadıkları için -eğer tarih, toplum ve insanlık önünde fahiş hataları yoksa- onları yargılamaktan ve infazdan kaçınılmalı,

-Yaşayanların düzeltme ve yorum hakkını tanımalı,

-Okuyanların kişisel görüş ve değerlendirmelerine de saygılı olunmalı.

Ben Sn.Prof.Güvenç'in öngördüğü bu üç kurala iki kural daha eklemek isterim:

Birincisi okuyucu açısından; geleceğe ışık tutma ve tarihçilere yardımcı olmak açısından ortaya konacak böyle bir yapıt, kaynakları ölçüsünde değer kazanır. Ancak, bu kaynakların "kim"ler tarafından nakledildiği, günümüze kadar nasıl geldiği, değişime uğrama olasılıklarının oranlarını bilmek ve incelemek gerekir. Fakat, bu kaynakları yine de bir önyargı olmadan olduğu gibi almak gerekir denirse de, o zaman metinlerin, söylenenlerin doğru olup olmadıklarını anlamak için, aklın temeli olan "çelişmezlik ilkesi" ne başvurulmalı. Çelişenler tereddütsüz dışlanmalı ve hatta reddedilmeli. Doğa ya da gerçeğe benzerliği yasalarıyla zıtlaşan herşey, yazarların sayısı ve ünü ne olursa olsun kabul edilmemeli. Bunların geçersizliği gündeme gelmelidir.

İkincisi ise yine yazar açısından; kişiler, olaylar ve kurumlar hakkında, tarihe karşı olan sorumluluk gereği zorunlu hallerde "oymacılık" yapılacaksa bunun ince bir sanat olduğu, oyulacak yerlerin asla kesilmemesi gerektiği asla unutulmamalıdır.

Ardından da sunuş gelir. Hoş, zarif ve latif olmalı derim.

Herkese hoş, zarif ve latif anılara beşiklik edecek güzel bir bayram dileğiyle...

İ.Ersin KABAOĞLU,

3/11/2010,Ankara

Not:

(*) Bu söz, Nobel Edebiyat ödülü sahibi, ünlü Fransız yazar Andre Gide'e aittir.

(**) Bozkurt Güvenç, "Anılarlardan Sayfalar", T.İş Bankası Kültür Yayınları.Edebiyat Dizisi:363.s.7.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bir "an"ı ya da "anı"yı anlatan yazıları okumak her zaman keyif vermıştir bana. Hele o "anı"daki zaman dilimini ben de yaşamışsam bulacağım ortak noktaların çokluğu alacağım keyfide arttırır. Konuyu çok güzel irdelemişsiniz. Üzerinde düşünmediğim bir konuydu. İyi bayramlar diliyorum, sevgilerimle.

Nilgün Akad 
 18.11.2010 23:22
Cevap :
Çok güzel; hem yazımda hem de değerli yorumlara yanıtlarımda eksik kalan bir noktaya parmak basmışsınız sevgideğer Nilgün hanım; "...Hele o "anı"daki zaman dilimini ben de yaşamışsam..." diyerek anıların, geçmişi, adına "Yaşam" denilen o nehirde ikinci kez yaşatmasını (Heraklit'i yalanlarcasına) sadece anılarını yazan açısından değil, yarattığı çağrışımlarla -aynı zaman diliminde yaşayan- okurlar açısından da olanaklı kılan bir yanı var... İşte bu da önemli bir saptama! Bu güzel tespitinizle sağladınız özgün katkı için içten teşekkürler, dostça selamlar ve sevgilerle...  19.11.2010 20:28
 

Ersin beycigim, oncelikle sizin ve ailenizin bayramini kutlar, saglik, afiyetler dilerim.. evet ANI yazmak cok onemli ve hatta ciddi bir sorumluluk, ozellikle siyasi tarihimizin bazi mozaik parcalarini bazi hatiratlardan ogreniyoruz, ne yazik ki, ani yazmak pek yaygin degil kulturumuzde, daha ziyade anilar Sozlu halk deyislerine yansimis adeta.. ben gercekten Sami Suleyman Gundogdu Demirel'in tum siyasi hayatinin hatiratini yazmasini cok isterdim, siyasi tarihimize isik tutacak cok onemli bilgileri hafizasinda sakliyor muhterem.. hani su nam-i diger Nurlu suleyman veya bir bilen, veya Guniz sokak 31 numaradaki muhterem veya Morrison suleyman veya Coban sulu..veya kurtar bizi babaaa deyiminin kahramani veya 7 kere gidip 8 kere geri gelen zat-i sahane ))) ve daha nice sahsiyetler var hatiratlarini yazmasi gereken, yoksa turk tarihi bazi bilgileri beraberinde goturenlerle eksik kalacaktir.. ersin beyim selam ve muhabbetlerimi iletirim, saglicakla kaliniz.. saygilar..

PuPaYelken 
 17.11.2010 17:47
Cevap :
Saygıdeğer İsmail ağabeyim, ben de öncelikle sizin ve ailenizin -okyanus ötesindeki- bayramınızı kutlar, daimi sağlık ve mutluluklar dilerim. Genel yoğunlaşma alanlarına baktığımızda anı konuları genellikle siyasi ve edebi olmak üzere iki kategoriye yoğunlaşmakta... Ama bu yine de kesin bir sınıflandırma olmayıp bir siyasi anı kitabında edebî anılar da yer alabilmekte... "...Yollar yürümekle aşınmaz..." diyerek gençliğimizde bizleri çileden çıkartan, sonra demokrasi havarisi kesilen, günümüzde ise 'gerçek demokrat, ulusalcı bir devlet adamı" vasfına yaklaşan zat-ı muhteremimizin anıları muhtemelen çok renkli ve ilgi çekici olacaktır. Bu siyasi anıların edebi yönü olur mu? Bunu pek sanmam ama mizahi yönü mutlaka olacaktır! Muhtemelen de "kara mizah"! Değerli yorumunuz ve katkınız için teşekkürler, dostça selam ve saygılarımla...  18.11.2010 18:28
 

Benim de okuma alışkanlığım daha çok anı yönünde olmuştur. Daha somut, daha samimi buluyorum anı ile ilgili yazılanları. Anı kitapları ilgili bir "anı"mda var benim. Yıllar önce "Pişman Değilim" adında bir anı kitabı okumuştum. Yazarı Antalya'da yaşayan Şen Sahir Sılan Hanım'dı. O dönemde çok aramama rağmen yazarla tanışma fırsatım olmamıştı. İki yıl önce tesadüfen bir kitapevinin kasasaında karşılaştık kendisi ile ve gerçekten o karşılaşma ile dost haneme çok özel bir insan ekledim ben. Geçen sene mart ayında ne yazık ki kendisini kaybettik. Andre Gide'in muhteşem cümlesi ve inceliklerle dolu yazınız bunları hatırlattı bana. Saygı ve selamlarımla Ersin Bey...

Özlem Akaydın 
 16.11.2010 15:36
Cevap :
Haklısınız, yaşanmakta olan şu 'an', bir süre sonra artık bir 'anı' haline gelmekte aslında değil mi değerli Özlem hanım? Tabi sözcüklere dökmeyince akıp gidiyorlar kendi kendilerine, unutulmak üzere... O yüzden yazılmaları, okunarak paylaşılmaları gerekir ki kalıcı hale gelsinler. 'Anı' ile ilgili 'anınız' da gerçekten çok ilginç. Sonsuzluğa intikal eden hanımefendiyi bizler de okuyucularımla birlikte bu yorumunuz sayesinde öğrenmiş olduk. Hem yorumunuz hem de verdiğiniz özel bilgi için içten teşekkürler, dostça selamlar ve esenlik dileklerimle...  18.11.2010 17:39
 

Anı yazmak insanın yazdığı zamana ve mekana belge olmakta ve bir tarafsız tarih belgesi sayılmaktadır.Çünkü her tarih milletlerin kendi matbağasında basılmaktadır,o nedenle anılar daha tarafsız,belgelerdir. Güzel bir konuyu titiz ve güzel ayrıntılarla yine nefis bir anlatımla dile getirmişsiniz,bilincinize sağlık dileklerimle,paylaşıma teşekkürler, sevgiyle kalın..:)

Şerife Mutlu 
 15.11.2010 18:41
Cevap :
Verlaine, bir şiirine, ‘Hatıralar, hatıralar ne istersiniz benden?’ dizesiyle başlar... Adeta belleğin diyalektiği’ni anısatan bir serzeniş gibidir bu dize... 'Hatıralar' 'Unutuş'un anti tezidir. Senteze anıların gerçekliği anımsatmasıyda ulaşılır. Bu sentezin gelecek nesillere belge olarak bırakılması için de yazılması gerek. Onlar tarafından anlamlı bir 'tez' olarak ele alınmak üzere... Bu durumu ne de güzel yorumlamışsınız. Her zamanki övgünüzü de esirgemeksizin. İçten teşekkürler. Yaşam karşısında o zarif, bilge, üretken ve sevecen duruşunuzla hak ettiğiniz tüm güzelliklerin yanıbaşınızdan eksik olmadığı mutlu, neşeli ve dinlendirici bir bayram dileğimle...  16.11.2010 0:13
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 335
Toplam yorum
: 3201
Toplam mesaj
: 251
Ort. okunma sayısı
: 2316
Kayıt tarihi
: 05.10.07
 
 

Samsun/Ladik doğumluyum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım babamın görevi gereği ülkemizin Orta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster