Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Mart '09

 
Kategori
Tiyatro
Okunma Sayısı
3695
 

Giordano Bruno

Giordano Bruno
 

"Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım."

Bu sözlerin sahibi, tarihte ‘düşünce özgürlüğünün ilk havarisi’ olarak kabul edilen, İtalyan filozof, rahip, şair Giordano Bruno’dur.

Cehalet, batıl inançlar ve dogmatizmin dört bir yanda dinsellik adı altında yaşadığı ortaçağda, evrenin sonsuzluğuna inanır Giordano Bruno. Ailesi peder olmasını istediği için onu bir manastıra gönderir ve kilise en büyük yargılayıcısına kendi elleri ile kapılarını açar. Kapılar açılır ama o kapıları bir bir yıkmak ister Bruno. Sorguladığı şeyin tam göbeğine düşmüştür. Bu yüzden herkesten daha farklıdır sorgulamaları, bunalımları ve çıkarımları;

“Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı'yı.”

Babasıyla bir gezi sırasında uzaktan çıplak ve gri görünen Vezüv dağını görür. Babası ona, orada aynen oldukları yerdeki gibi zengin bir bitki örtüsü olduğunu anlatır. Giordano şeylerin uzaktan başka göründüğünü anlar ve duyulara güvenmemek gerektiğinin bilincine varır. Her şeyin şüpheli olduğunun farkına vardığı anda, içindeki düşünür doğar.

Rahip olmasına karşın en sert kelimelerle kiliseyi ve hatta dini eleştirmekten korkmayan Bruno, hiçbir yerde kalıcı olarak yaşayamaz, sürekli gezmek (gerçek anlamıyla kaçmak) zorunda kalır. Cenevre, Güney Fransa, Almanya, Zürih, Paris ve Londra'da devam eder yaşamına. Bu kaçışlar sırasında maddi sıkıntı da çeken Bruno, yoksulluğun hayatın en yalın hali olduğunu söyler. Hayatın en makyajsız en gerçek halidir yoksulluk ona göre.

1582 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde bir kürsü elde eder. Bir İtalyan aristokrat tarafından davet edildiği Venedik'te Galileo Galilei ile tanışır. Mocenigo adlı bir aristokratla çatışınca, onun tarafından Engizisyon'a teslim edilir. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylenir. Ama o düşüncelerini inanarak savunmaya devam eder. Engizisyon mahkemesi, baskılar sonunda düşüncelerinden döneceğini umarak yargılama süresini uzun tutar ve yaklaşık 7 sene (2555 gün ve 2555 gece) gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermez ve ölüme mahkum edilir. Aslında kilise de hata yaptığının farkındadır ama itibarını zedelemek istemediği için ölüm kararını alır. Düşüncelerinin arkasında durduğu gibi ölüm kararının karşısında da dimdiktir Bruno; “Siz bu hükmü okurken korkuyorsunuz fakat ben dinlerken korkmuyorum" der.

17 Şubat 1600’de, Roma'nın ünlü meydanı Campo De Fiori'de, dili koparılarak, canlı canlı yakılmıştır. 19’uncu yüzyılın sonlarında ise meydanın aynı yerine bir heykeli dikilmiştir Giordano Bruno’nun.

İade-i İtibar diyorlar işte günümüz cahilleri buna…

Geçen hafta İrfan Şahinbaş sahnesinde Erhan Gökgücü'nün yazıp yönettiği Giordano Bruno ( http://www.devtiyatro.gov.tr/eser/eser1507.asp )’yu izledim. Son zamanlarda izlediğim en iyi oyundu. Pek çok ödül almış zaten. Bu tarihe kadar izlememiş olmam kabahatmiş. Oyuncular, kostümler, sahnenin dört bir tarafından çıkan soytarı ve şarkıcılar çok başarılıydı. Giordano Bruno’yu canlandıran Durukan Ordu’nun oyunculuğu ise mükemmeldi. Giordano Bruno deyince aklıma Durukan Ordu geliyor artık. O kadar başarılıydı ki, Bruno ile özleşti kafamda. Erhan Gökgücü, oyunu yazmadan önce Bruno hakkında çok araştırma yaptığını, bu nedenle eserin belgelere dayalı olduğunu, Bruno'nun hayatını adeta milimi milimine incelenerek yazılmış bir oyun olduğunu ifade etmiş.

Oyunda geçen bir diyalogu paylaşmak istiyorum; Manastırda kapıyı kitlemek yasaktır. Ama kitap okumak daha çok yasaktır. Bruno kilitli kapılar ardında gizli gizli kitap okumaktadır. En yakın arkadaşı onu yakalar ve günah işlediği için ona çok kızar. Bruno da çocukluk arkadaşına en masum şekilde açıklar; çocukken ağaca çıkardık. Ağaca çıkmak yasaktı. Senin amcan bizi yakalar ve kolumuzdan tuttuğu gibi eve götürürdü. Biz ne yapardık? Yasak olduğu için ilk fırsatta yine ağaca çıkmaya çalışırdık. Sonra düşmüştük. Sen bacağını kırmıştın. Oysa amcan yasaklamak yerine, ağaca nasıl çıkılacağını bize öğretse daha iyi olmaz mıydı? Böylece düşmezdik. Kitapları yasaklamak yerine okumama izin ver. Bilmediğimiz o kadar çok şey var ki… Ağaca çıkıp, özgür ve mutlu olduğumuz günleri hatırla, der arkadaşına ve ortak eder günahı(!)na.
Bruno işkence ile sorgulanırken, gücünün tükendiği bir an “Ağaca çıkmak istiyorum. Ağaca çıkmak istiyorum.” der. Papaz hiçbir şey anlamaz tabii ki… En beğendiğim diyaloglardan biriydi, bir çocuk özgürlüğünce ağaca çıkmak istemesi, bir insan olarak düşünce özgürlüğünü beklemesi…

Oyunu yazan ve yöneten Erhan Gökgücü’nun oyunla ilgili düşünceleri ise son söz mahiyetinde; ''Türkiye ve dünyada devamlı, adı değişik olsa bile baskı süreçleri var. Bu baskıya karşı direnenlerin tarihte adeta ilk simgesi olmuştur Giordano Bruno. Bu yüzden, severek, düşünce özgürlüğünü anlatmak için yazdım. Dünyada özgürlüğün bugün gerçek anlamda uygulanmadığını görüyoruz. Geçen yüzyıl, savaşların yüzyılı oldu. Milenyum 'yeni bir umut' diye lanse edildi ama yeni umudun hemen arkasından Orta Doğu'da, başka bölgelerde savaşlar yaşanıyor. Tek sorun da savaş değil zaten. Düşünce özgürlüğünü, insansal özgürlüğü, bireyin birey olma yolunda ilerlemesini kısıtlayan bir dolu faktör var. Onun için Bruno, ne yazık ki her dönemde dünyanın hemen hemen her kesiminde geçerli bir konu.''

Ağaca çıkma isteği ve inancınızı hiçbir zaman yitirmemeniz,
Tanrıyı kullanan kötülerden değil, Tanrının kullandığı iyiler olmanız dileğimle…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bruno benim en çok saygı duyduğum tarihi kişiliklerden birisidir ama ne yazık ki sevgili Hazandagüzeldir'in de işaret ettiği gibi bu son derece önemli ve değerli insanı üniversitelerimiz ve kültür aristokrasimiz başta olmak üzere kimse önemsemez. Sosyolojik sefaletimizin şifresi de bu olsa gerek; Kime değer verip kime değer vermeyeceğimizi bilmiyoruz. Örneğin kadınlar günü veya kadın hakları deyince mangalda kül bırakmayan kadınlarımızdan kaç tanesi Olympe de Gouges'in kim olduğunu, neler yaptığını biliyor? Çok güzel bir blog, elinize sağlık, size çok yakışmış :) Sevgiler ve selamlar

Matilla 
 05.10.2009 8:50
Cevap :
Mustafa Bey merhaba. Evet, en üzücü olan da bunca yaptıklarına, inandığı ve savunduğu değerlere olan inancına rağmen pekçok kişi tarafından isminin bile bilinmemesi. Ama azınlık da olsa bilen biliyor. Zaten çoğunluk değil miydi onu öldüren? Nisan ayından beri yazılarınızı okuyamıyoruz, özlettiniz kendinizi. Merak etmiştim doğrusu sizi. İyi olduğunuza sevindim. Sevgiler, saygılar...  05.10.2009 22:10
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 73
Toplam yorum
: 219
Toplam mesaj
: 49
Ort. okunma sayısı
: 5592
Kayıt tarihi
: 06.09.06
 
 

Yılın en uzun gecesinde doğmuşum. Bu yüzden midir bilinmez ruhlarımızın özgür kaldığı geceleri se..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster