Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Temmuz '13

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
88
 

Hangi ‘son’ ?

Hangi ‘son’ ?
 

İki genç elleri sımsıkı birbirine kenetlenmiş şekilde yürüyorlardı. Başları birbirlerine duydukları sevgiden dik, bakışları mağrur…

Güzel ve bunaltıcı bir Haziran günüydü. Buram buram  kokusu geliyordu güllerin, ortancaların, kadife çiçeklerinin. Gündüz sıcağı besbelli mahalle sakinlerini şekerleme yapmaya davet etmiş olmalı. İn cin top atıyor. Yaprak kımıldamıyor…

Elindeki kitabı bitirmiş olmanın verdiği mutlulukla derin bir Oh ! çekti  Kerim. Aniden doğruldu. Aklına bir şey gelmiş olmalıydı. Hemen siyah pantolonu koltuğun üstünden aldı ve giydi. Gardrobu hızlıca açıp, sarılı  beyazlı bir gömleği askıdan hışımla çekti ve üstüne geçirdi. Telaşla saatine baktı. ‘Bu saatlerde ben ve o hariç herkes uykudadır.’ diye aklından geçirdi. Kitaplıkta kimsenin göremeyeceği şekilde saklamış olduğu mektubu atletinin içine yerleştirdi ve o telaşesinin aksine, usulca ve sakince kapıyı açtı ve dışarı süzüldü. Sokakları bir solukta geçti. Fahriye’nin kapısına doğru seğirtti. Kapıya kulağını dayayıp içerde ne olup bittiğini anlamaya çalıştı…

- Fahriye kızım güğümü indir, az bi çamaşır kaldı kuzum, bitirek de dinlenek. Ayran aşı yap, sen de Kübra!

- Anne  şu sıcakta çamaşır yıkattın ya ! Sana da bişey demiyorum artık.

- Bu sıcakta dakkasına gurur yavrum çamaşurlar.

-  Eyi eyi ! Tamam. Senin dediğin gibi olsun ana! Sırtını duvara dayadı ve güneşe döndü yüzünü.. Mırıldanarak ;

“Ey ! İçimi dışımı yakan güneş, senin ateşin mi büyük benim yangınım mı?” dedi.

İrkildi. Kapı çalmıştı sanki. Hızlı adımlarla kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında kimseyi göremedi. Uzaktan onu seyreden Kerim, kapının hemen yanındaki süpürgeyi hedef alarak elindeki taşı fırlattı. Süpürge yere düşünce Fahriye mektubu gördü ve el çabukluğuyla şalvarının içine atıverdi.. Annesi de dibinde bitiverdi.

- Mühim bişi yok ana ! Delinin biri taş atıyor. Bi yakalasam dedi sinirli numarası yaparak. 

Bi yakalasam, öpüverecem…

Yürüyordu Fahriye usul usul ama mektup şalvarın paçasından düştü düşecek… Hem kendi kendine gülüyor, hem anam görürse yandık ki ne biçim diye söyleniyordu. Doğum yapacak kadın gibi  yürüdüğünü annesi görmesin diye ellerini karnına götürerek tuvalette aldı soluğu….

Tuvaletin içine girer girmez hemen musluğu açtı Fahriye. Sonra da şalvarındaki mektubu çıkardı. Buruşmuş zarfı düzeltti ve sakin olmaya çalışarak açtı mektubu… Açar açmaz içinden paralar düştü yere. Fahriye telaşla paraları yerden topladı ve kuru bir yere usulca bıraktı, mektubu okumaya başladı. Gözleri  faltaşı gibi açılmıştı Fahriye'nin. Bazen bir yaprak gibi sallanıyor, bazen de hüzünleniyor, heyecanlanıyordu  mektubu okurken.

Fahriye’m,

Çiçeğim, böceğim, balım, şekerim demeyeceğim sana. Sadece çok özledim diyeceğim. Biliyor musun bugün sana o bahsettiğim kitabı bitirdim. Zaten okuduğum her romanda mutlaka bir karakter sen oluyorsun. Her yerde karşıma çıkıyorsun veya ben seni her romanda bir kahramanla özdeşleştiriyor olmalıyım. Bilmiyorum neden seninle bu kadar doluyum. Kitap ne alaka şimdi. Kafayı sıyırttın bana sen.

Gülüm önümüzdeki Çarşamba yola çıkıyorum. Ani bir haber geldi. Gideceğim ama yalnız gitmeyeceğim. Sıkı dur ! Sen de benimle geleceksin. Götüreceğim seni de. Bu kadar beklediğimiz yeter… Çarşamba gününe kadar ne plan yapıyorsan yap akşam 6 İstanbul treni gelmeden istasyondaki tuvaletin yanındaki banka otur beni bekle. Başını gözünü iyice sar sarmala. Daha önce kimsenin görmediği bir entari al kendine ve de ayakkabı. Parayı bunun için gönderdim. Orada ev tutuldu ikimiz için. Sana söylemedim ama bayadır bu hayalimi gerçekleştirmek için para biriktiriyordum. Oraya varır varmaz evimiz hazır yani. Arkadaşım Yakup tüm işleri yoluna koydu. Bir sen eksiksin. Ömrümü tamamlayacak olan sensin. Bana inan güven…

Unutuyordum bak, kimliğini almayı unutma sakın…

Sevdalın Kerim…

Fahriye paraları çabucak sayıverdi ve güzelce anasının yaptığı gibi döşüne yerleştirdi. Akan musluğu kapattı. Mektubu da yırtsam mı saklasam mı diye düşündükten sonra yırtmaya karar verdi. Mektubu yırttı ve kağıt parçalarının kuburda tek parçası görünmeyene kadar su döktü.

Yanan yüzüne su çarptı ve dışarı çıktı.

Anası :

- Bu kadar saat tuvalet mi olur kızım? Hasta mısın yoksa?

- Yok ana bişeyim. Biraz istifra ettim o kadar. Midem yanıyor çok fena…

- Sen yat dinlen biraz. Çamaşırı kardeşin asıversin.

- Tamam ana.

Fahriye odasına çıktı ve düşünmeye başladı. Acilen plan yapması gerekiyordu. Nerden başlayacağını bilemiyordu. Kerime sarılmak, onunla uyumak, İstanbul ve Kerim ve Ben …

Aklımı yitireceğim. “Mutluluk demekki böyle bir şey” dedi içinden. “Bu yüzden Mevlam devamlı mutlu edip durmayi insanları. Kullarını seveyi de ondan. Bu kadar mutluluğa can mı dayanır yoksam” diye söylendi yüksek sesle… Sonra eliyle ağzını kapattı! Kıkırdadı hafiften… Allahım sen ne eylersen güzel eylersin! İşlerimizi yoluna koyarsın sen. Sana inancım da güvencim de sonsuz. Yarı yolarda koma beni de Kerimimi de !

Bir abdest aldı namaza durdu. Dualarını ederken de gözyaşları ona eşlik etti.

Seccadesini katlarken kafasını saran düşüncelerden kurtulmaya,  olabildiğince sakin olmaya çalışıyor ama  düşünmeye nereden başlayacağını da bilemiyordu. “En önemlisi tren akşam 6 da imiş. Hava aydınlık. Herkes dışarıda. Nasıl çıkacağım dışarı? Nasıl olacak?” diye düşünüyordu. Bir yol bulunurdu elbet! 

Bir yol bulunur muydu ?

...

- Keriiiiim ! Ulan Kerim ! Nerdesin  oğul sen ?

Kerim hazırladığı küçük valizini somyenin altına acele  ittiriverdi. Kapıdan başını uzatıp merdivenlerden yukarıya çıkmakta olan annesine:

- “Niye beni ararsın bakem tatlı anam? Göresin mi geldi oğlunu? dedi.

“He! Oğul, merak ettim, sabahtan beri çıkmadın odandan! Ne halt yiyon merak ettimdi.”

-Yok  ana bişeyim de amma sana söylemem gereken bir şey var! Aklımdaykene  oturuver de söyleyeyim.

- Kötü bir şey değil, de mi evladım. Diyiver çabucak. Meraglandırma  beni oğul” dedi   Kerim in yüzünü severek, gözlerine bakarak.

 - Anacım bu haftasonu gidecektim ya İstanbul’a, maalesef biraz erken gitmem, gerekecek. İsmail aradı ev arkadaşım. Bir derdi varmış. Gitmem lazım. Uzun uzun anlatamam ama bil ki yanında olmam lazım dostumun.

 - Eyi ! Tamam Oğlum. Ben de bir şey var sandımdı. Sağlıcaklan git gel !

Kerim anasının ellerini öptü. Annesinin ellerini avucuna alıp kendi yüzünde dolaştırdı toprak kokan parmaklarını, nasırlaşmış avuçlarını… Yüzünde hissetmek istiyordu. Gözlerini yumdu ve birkaç dakika öyle sevdi annesi Kerimin yüzünü…

Annesi çıkar çıkmaz valizi somyenin altından çıkardı. Eksik bir şey var mı diye tekrar gözden geçirdi. Tamamdı. Her şey yolundaydı. Fahriye şimdi nasıldır, ne yapıyordur acaba diye düşündü…

Fahriye cephesinde işler tıkırındaydı tabiri caizse. Çarşıya yalnız çıkmak için bahane bulmuş, annesi de yutmuştu. “Bu anam ne saf benim ya!” diyerek kapıdan çıktı. Köyün  terzisinde hazır şalvar, fistanlar görmüştü. Hiç vakit kaybetmeden terzinin yolunu tuttu. İlk beğendiği fistanı ve yazmayı aldı. Hemen bir kapı yanındaki kunduracıdan ayakkabı aldı. Koluna taktığı pazar çantasının dibine yerleştirdi aldıklarını, sonra da pazara girip gördüğü ilk sebzelerden birer ikişer kilo alıp çantayı doldurdu. Eve geldiğinde ortalık sessizdi. Anam şekerleme yapıyor olmalı, dedi içinden. Yavaşça mutfaga yöneldi. Zerzevatları yerine bırakıp hemen odasına geçti. Çeyizlik sandığına aldıklarını bir solukta atıp sandığın kapağını usulca kapattı. Derin bir Oh! Çekti. Bugünlük bu kadar heyecan yeterdi. Artık yarasa gibi olmuştu mektubu aldığı günden beri. Herkes uyurken o uyanıktı. Zaten uyuması mümkün değildi. Gece örterdi tüm ayıpları, yasakları, günahları. Geceler boyunca hep hayalini kurduğu her şeye kavuşmasına ne kadar az kalmıştı.. Dört – beş sokak arkadaki arkadaşına kalmaya gitmeliydi. Suna’nın babası tarlaya çalışmaya gitmişti. Fahriye ile Suna’ya da gün doğmuştu dedikodu yapmak için. Güç bela annesinden izin alan Fahriye hesaplarına göre Salı akşamı orada kalacak, çarşamba akşamı da oradan eve çıkıyorum diye çıkıp istasyona koşacaktı. Kerimine kavuşacaktı. Evet planlar böyleydi. Bir yol bulunmuştu, işte…

Fahriye odasının kapısına yaslandı bir türkü mırıldanmaya başladı…

Kerim odasının kapısına yaslandı bir türkü söylemeye başladı…

Çarşambayı sel aldı

Bir yar sevdim el aldı aman aman !

Bir yar sevdim el aldı.

 

Keşke sevmez olaydım ,

Elim koynumda kaldı

Aman aman !...

Bu türkü de nerden geldi aklıma. O türküdeki Çarşamba olsa olsa bir ilçenin kazasıdır. Tövbe Tövbe!  Bizim sonumuz bu türküdeki gençlerin kaderine benzemeyecek dedi… ellerini havaya kaldırıp :

- “ Benzemeyecek değil mi Allah’ım?” dedi.

 - “ Benzemeyecek!” dedi Kerim gözlerini yumarak…

---Son----

Hangi ‘Son’ ?

Bu öykünün sonunu hayatı öykü tadında yaşayan değerli insanlarımıza bıraktım. Gönlünüzden geçen ilk hangi ‘Son’ ise, o ‘Son’ sizin karakterinizin ve hayata bakışınızın bir aynasıdır. Ne kadar umutlusunuz gelecekten veya ne kadar karamsar veya ne kadar gerçekçi ve ne kadar mucizelere inanan  veya ne kadar kaderci… Bütün ‘Son’ lar kendimize açılan bir kapı gibi.

Kapılarınızı hiç kapatmamanız dileği ile…

Saygı ve Sevgilerimle…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 74
Toplam yorum
: 47
Toplam mesaj
: 27
Ort. okunma sayısı
: 262
Kayıt tarihi
: 02.07.11
 
 

1980 yılının buhranlı Ankara' sında gözlerimi dünyaya açmışım. Babamın işi nedeniyle çocukluk yıl..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster