Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Şubat '07

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
1857
 

İran: Yaşayan ölüler diyarı

Bir haftadır Türkiye’ de değildim (Ağustos 2003). Bazıları gibi ne Houston’ da genel sağlık kontrolünde, ne de bazı gözü doymazlarımız gibi Oxford Street’ de o mağaza senin bu mağaza benim satın alma krizlerindeydim. Yollar bu sefer beni ziyaret ettiğim kırkıncı ülke olan İran’ a götürdü.

Diğer otuz dokuz ülkeden Türkiye’ ye döndüğümde hayatıma kaldığım yerden devam etmişken bu defa, ayağımın tozuyla, önümde alabildiğine uzanan Van Gölü’ nün kıyısında içimi satırlara dökmek ihtiyacını hissettim. Dökmek zorundaydım; zira, göğsüm bu yükü kaldıracak kuvvette değil.

Bir iş için bulunduğum İran Azerbaycanı’ nın “payitahtı” (başkenti) Tebriz’ de bol bol yerel nüfusla karışıp sohbet etmek imkanı buldum. Onlardan duyduklarım ve bir hafta boyunca gördüklerim bana bu satırları yazdırıyor.

1971 yılında üniversite birinci sınıf öğrencisiyken en yakın arkadaşım CENTO bursu kazanmış ve tüm masraflarını CENTO’ nun karşıladığı kırk günlük mükellef bir İran gezisine katılmıştı. Geri getirdiklerinin arasında, İran’ın en gözde şarkıcıları Arif ve Guguş’un kasetlerinin yanısıra, onun anlata anlata bitiremediği ve benim hala unutamadığım İran anıları vardı. Klimalı otobüsü o zaman ilk defa orada görmüş, Tahran’ın Paris’i gölgede bırakan geniş caddelerini, katıldıkları toplantıların üstün düzeyini, Şah Rıza Pehlevi’nin sarayında gördüklerini uzun zaman tefrika etmişti ve tüm izlenimlerini, bu defa ben İran’a giderken kulaklarımda çınlayan, şu cümle ile özetlemişti: “İran bizden en az yirmi yıl ileride!”

İşte, bu ifadeden otuz küsur yıl ve bir islam devrimi sonra ben sadece on dakika süren Türk tarafındaki çıkış ve gümrük işlemlerimi tamamlayıp, sanırım bir özel teşebbüse ihale edilmiş olan Türk sınır işletmesinin pırıl pırıl görünümünü geride bırakmış ve İran sınırına yürümüştüm. Ama, İran sınırı büyük demir bir kapı ile kapalı idi. İran gümrük muhafızlarının iki saat süren yemek ve namaz işlemlerini, iki buçuk saat daha süren pasaport damgalama eziyeti izledi. İran gümrük muhafızlarının, günün sıcağı altında bunalan insanların birbirlerini ezerek topladıkları pasaportları keyfi gelince alıp, içeride yine keyfi gelince okuyup damgalaması sonrasında toplam dört buçuk saat süren eziyet kısmen bitmiş, Gürbulak kapısını geride bırakıp, İran’ın Bezergân kentine yönelmiştim. Karşımda o otuz yıl öncesinin Avrupa ülkesi yerine, küçük cılız bakkal dükkanlarının iki çeşit bile olmayan bisküvileri tezgahladığı, bir şişe soğuk su bulamadığınız ve kredi kartını hiç duymamış esnafı ve benim evimi Fiji’den bile aramama müsade eden ama şu anda sınırdan birkaç yüz metre ötede bile Türkiye ile bağlantı kuramadığım bir mobil telefon sistemi ile karşı karşıya kalmıştım. Çünkü, Pasifik Okyanusu’nun ortasındaki bir garip adacıkta işime yarayan uluslararası dolaşım anlaşması, varlığını sürdürebilmesini dünya uluslarından kopmakta bulan İran islam devriminin kapısından içeri girememişti.

Edebiyat derslerinden, şarkılardan ve şimdilerde de Baku televizyonundan hatırladığım azericeyi hem kullanarak hem biraz da icat ederek “rahegan”ımla (şöförümle) “danışa danışa” (konuşa konuşa) Tebriz yolunu tuttuk. İlk izlenimim, Bazergan’da duvarlara yazılmış olan ve islam devrimini Türkiye’ye TIR şöförleri ile göndermeye yönelik duvar yazılarının sınırdan kilometrelerce içeride bile benzin istasyonlarının duvarlarına türkçe yazılı olduğu idi. Bu arada bir gözlemim de, bu yazıların mutlaka bir Türkiye Türk’ü tarafından yazılmış olduğu şeklinde idi. Zira, fars yazısına alışık eller kesinlikle latin harflerini bu düzgünlükle yazamıyor ve türkçeyi netlikle ifade edemiyordu. Bunun en güzel delili de çapaçul dükkanların veya TIR yıkama istasyonlarının duvarlarındaki türkçe ifadelerin yazı ve ifade bozukluğu idi.

Şöförüm beni biraz sınadıktan ve ben de onu sınadıktan sonra, o zembereği boşalmışçasına İran’ın bugünkü durumunu anlatmaya koyuldu; adamı tutabilene aşkolsundu. Üç yüz kilometrelik yol onun İran’ın devrimden sonra nasıl yaşanılmaz bir ülke haline geldiğinin hikayesi ve cızırtılı araç teybinde çok çalınmaktan bozulmuş, yıllar öncesinin Guguş ve Nurhan kasedi ile geçti. Aslında çok temiz sese ve müziğe sahip bu iki sanatçının kasedini nerede bulabileceğimi sorduğumda, bunların el altından bulunabileceğini, çünkü devrimin Arif gibi onları da yasakladığını söyledi. Sanatın yasaklanabilmesine hayıflandım, kızdım. Ama, zihnimden iğneyi kendime batırırken de yanaklarım herhalde hafifçe kızarmadı değil. “Sanat, yasah olardı?” Sanata yasak olur muydu?

Beni bir sabah müşterime götüren maşın (araba) şöförü şöyle yakınıyordu, “Mollalar, bize deyipti, aha bu Şah, neftin pulunun hamisini Süvis bankına aparıptı. Biz gelince her neferin kapısı çalacak ve neftin pulundan özüne düşen özüne verilipti” (Mollalar bize: bu Şah, petrol parasının hepsini İsviçre bankalarına götürüyor. Biz gelince herkesin kapısı çalınacak ve petrol parasından hissesine düşen kendine ödenecek.) Ama durum hiç de öyle olmamış, devrim sonrasında yine var olan ve gürül gürül akan petrol kaynakları önceleri İran-Irak “cengine” (savaşına) sonra da, çok yerde duyduğuma göre, mollaların kendi hesaplarına akmaya başlamıştı. Şah zamanında beş bin “tümen”e[1] satılan Peykan otomobillerini mollalar rejimi başa geçtiklerinde bin tümene satmayı vaad etmişler; ama şu anda o iddia edilen rakamın çok çok üstüne sadece bej rengi boya ile satılıyordu. Peykan yine hâlâ bir senede dağılıyor ve diferansiyel aksamındaki ses de senelerdir kesilememişti. (Ben de günlerce bu sesi dinledim) İşin daha da korkuncu, bu köhne görünümlü araçları alabilmek için parayı yatırıp bir yıl da beklemek gerekiyormuş.

Vatandaşın bir başka büyük serzenişi de Rafsancani’nin kızının bile ülkeden kaçmış olması ve diğer mollaların “uşahlarının” (çocuklarının) da yurtdışında yaşıyor olmaları idi. Bunların ne kadarı şehir efsanesi, ne kadarı ise gerçekti; onun ayırdına varmak sadece tek kaynakla konuşulup edinilecek bir bilgi değildi; ama önemli olan, İran’da sokaktaki adamın duygusunun bu olduğu idi.

Türkiye’den ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nden gazete ve dergi gelmesine izin verilmeyen, Türkiye ve Azerbaycan’daki GSM sistemi ile uyumsuz bir cep telefonu şebekesine sahip İran Azerbaycanı’nda sokaklarda gözleri cesur bakışlarla çevresini izleyen, her hallerinden kendilerine güvenleri olduğu anlaşılan genç, güzel fakat kara çarşafların insafsız yeknesaklığına hapsedilmiş kadınlar gördüm. Bir iş arkadaşım, İran’daki kadınlar hakkında ne düşündüğümü sorduğunda, uzanıp yol kenarındaki bir çiçeği koparıp elimde biraz önce aldığım kuruyemişlerin siyah plastik torbasının içine koydum, sadece bir iki taç yaprağının torbadan çıkmasına izin vererek. Adamcağız yüzüme baktı ve ızdıraplı bir ifade ile “Çok düz deyirsin!” (çok doğru diyorsun) dedi, hiç birşey demediğim halde. Ve anlattı: “Mollalardan önce İran’da “fahişehanalar” (genelevler) vardı. İsteyen giderdi, istemeyen düzgün insanlar gitmezdi. Mollalar günah diye uzak ve dış mahallelerdeki bunları kaldırdı. Onlar da şehirlerin tüm mahallelerine dağıldı. Şimdi bilmiyorum ki benim eşim ve kızımın komşu diye alışverişe gittiği kimdir. Çarşafın altında neler olsa benim haberim olmayacak. Benim evime giren çarşaflının erkek mi kadın mı olduğunu ben nereden bilebileceğim.” Mollaların şeriat düzeni eşin eşe güvenini de alıp götürmüştü.

Devlete ait yerler, bankalar son derece disiplinsiz bir çalışma içinde göründü gözüme. Bunun nedenini sorduğumda, heryerde iş başına mollalara yakın insanların getirildiğini, onların iş bilmediğini sadece yakınlıkları nedeniyle orada olduklarını ve personellerinden iş yerine ibadet beklediklerini duydum. Ama, galiba bu silah da geri tepmişti. “Ahır zamanda bizim mescidlere her yüz neferin yetmişi gediyirdi. Ne vahtki mollalar geldi, indi yüz neferin belkim onu bile getmiyir. Hepimiz dinden bezdik!” (Eskiden bizim camilere her yüz kişiden yetmişi gidiyordu. Ne zamanki bu mollalar geldi, şimdi yüzde on bile gitmiyor.) Gerçekten de, koca Tebriz şehrinde, ki Ankara ile aynı nüfusa ve benzer dağılım alanına sahip, tüm camilerin sayısı Ankara Esenboğa havaalanı yolundaki üç mahalledekinden daha az göründü gözüme. Bunun neyi de gösterdiğinin takdirini okuyucuya bırakıyorum. Ama eklemeden edemeyeceğim, devlet binalarının ve üniversitelerin bahçelerindeki camileri görünce Ankara İnönü bulvarındaki yeni Sayıştay binasının ve anadoludaki üniversitelerin kampuslarındaki camiler gözümün önüne geldi ve birden içim ürperdi.

Ama sözün en güzelini, Şah döneminin şarkıcılarını kaçak kasetlerinden dinlemeye meraklı bir kişi söyledi: “Ben elli dört yaşındayım ama benim hayatım bitti. Korkarım benim çocuklarım hiç gerçek hayatı bilemeyecek. Ben bu şarkıları dinleyerek avunuyorum. Şu etrafına bak. Bu nüfus her sabah uyanıp işe giden, akşam olunca da yatıp mezarlarına giren ölülerdir. Bakma bunların yürüyüp konuştuklarına.” Bu cümleyi söyleyip, kolumu tuttu ve titrek bir sesle ve azericenin tatlı ifade tarzı ile dedi ki...Hayır, “dedi ki: ” demek yeterli değil, “zihnime, ruhuma bir bıçakla kazıdı: ” “Siz ne şanslısınız ki, sizin Atatürk’ünüz var. Ondan Allah razı olsun; ona Allah rahmet eyleye. Bizim tek ışığımız vardır; o da O’dur.” Bu ince ruhlu insan, bu “bizim molla heveslilerinin” göremediğini gören, gözleri buğulu insan sözünü şöyle bitirdi. “Ama, bu perişan halimize bakıp sakın sanmayın ki, siz bizden yirmi otuz yıl ileridesiniz ! Hayır, siz bizden yine otuz yıl geridesiniz. Çünkü biz içinden henüz nasıl çıkacağımızı bilmediğimiz bu tecrübeye sahibiz. Oysa, siz bu tecrübeyi yaşamak için Atatürk’e sırtınızı dönüyorsunuz.” ....Cân evimden vurulmuştum! Hıçkıra hıçkıra boşalttığım göz yaşları, onun elimi sıkan sıcak samimiyeti ile teselli bulmuştu. Evet, Türkiye’ yi İngiltere kralının gelmek için izin istediği ülke konumundan almış, “Meclisinizden savaş kararı çıkmazsa gösteririz size” küstahlığına muhatap edecek seviyeye indirmiş, kültürsüz, vizyonsuz ve gizli hedefleri olan kadroların eline emanet etmiştik.

Bu satırları yazarken, Van gölüne bakan otelimin odasının altındaki havuzda su içinde şakalaşan hafta sonu için Van’ a gelmiş İranlıların hayat dolu seslerini duyuyor ve, hiç adetim olmamasına rağmen, gün ortasında biramı yudumluyorum. İranlılar da ben de, burada aynı ruh yapısı içindeyiz; yasak olandan kurtuluşu kutluyoruz.

[1] 1 Tümen: 1, 1 YTL

-

[1] 1 tümen karaborsada 1, 100, 000 TL

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Cok guzel bir yazi olmus. Imkanim ve zamanim olsa simdi giderdim Iran'a. Farkli bir bakis acisi getirmissiniz. Ataturk'un ne kadar anlamli seyler yaptigini bir kez daha anliyor insan. Elinize saglik, sevgiler...

Hasan ARSLAN 
 21.02.2007 5:44
Cevap :
Sayın Arslan, işim icabı dünyanın 54 ülkesini gördüm. Buna Pasifik'teki minik adalardan Alaska'ya ve Kuzey Kutbu'na kadar bir alan dahil. İnanın bu ülkelerin hiçbirinden "Allahım beni buradan kurtar!" diye ayrılmadım ama İran'dan çıkıp Gürbulak'ta vatan toprağına kavuşunca 1974'ten beri sürekli yurtdışına giden biri olarak ilk defa eğilip toprağı öptüm. Mustafa Kemal Atatürk'ün büyülüğünü ve bu ülke için yapmış olduklarını o gün çok daha şiddetle anladım ve onun kıymetini bilmeyen nankörlere daha fazla kızdım. Yazıma yorum bildirdiğiniz için teşekkür ederim. Saygılarımla.  21.02.2007 16:25
 

İran yazınızı okurken, içim titreyerek ve gizli bir korku çekerek okudum.Atatürk önderliğinde kazanılan bir Kurtuluş Savaşı geçirmiş bir millet ve bu milete emanet edilmiş Cumhuriyet. İran gibi olmayacağımıza eminim, geçmişimizi ve önderimizi asla unutmayacagız.. ESEN KAL

Portakal Çiçeği ve FISILTI 
 17.02.2007 17:52
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 25
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 3718
Kayıt tarihi
: 29.06.06
 
 

1953 Trabzon doğumluyum. TED Ankara Koleji (1971), ODTÜ Makina Müh (1976) lisans, University of New ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster