Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ekim '13

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
4603
 

Kader ve Hür İrade

Kader ve Hür İrade
 

''Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır” - Albert Einstein

“Tanrı zar atmaz” – Albert Einstein

“Hiç şüphesiz, Biz her şeyi Kader ile yarattık” – Kamer Suresi 49

“Her ümmetin mecusileri vardır. Bu ümmetin mecusileri “kader yoktur!” diyenlerdir.” Hadis-i Şerif

Hiç kimse kaderini değiştiremez ve kaderinden kaçamaz. Goethe

“Kaybetmeye hazır olmadığın hiçbir şeyi kazanamazsın” Jackson Pallock

Kader nedir?  Kaza nedir?
Kesin bir hüküm müdür, yoksa insan kendi kaderini değiştirebilir mi?
Kesin ise o zaman hür irade nerededir?
İrade nedir ve irade hür müdür?
Hür irade yoksa insan yaptıklarından sorumlu tutulabilir mi?
Kaderi belirleyen nedir? ….
Basiret bağlanması nedir?

Öncelikle tüm soruların Allah’ın mutlak ve sonsuz düzeninde biz ölümlü insanların sonlu imkanlarımız ile sonsuz olana dair aradığımız cevaplarla ilgili sorular olduğu ve benim de cevapları aramakta olan bir yolcu olduğumu ifade ederek yazıma başlamak istiyorum.  Zira, bu yazım da hakikatın peşinde koşma çabalarımdan birisidir. Mutlak gerçeği sadece Mutlak Yaradan bilir ve bizler bu sonsuz basamaklı merdivenden çıkarak ancak gerçeğin peşinden koşabiliriz. Unutulmamalıdır ki “gaybın anahtarları Allah’ın katındadır” ve arayan bulacaktır.

Her şeyi yaratan Allah’tır ve O’nun bilgisi ve iradesi dışında hiçbir şey hayatta tezahür edemez. Mutlak Yaradan olarak evrendeki en küçük parçacıktan galaksilere kadar her şey, ama her şey, O’nun sonsuz iradesi altındadır. O bize “şah damarımızdan bile yakındır” ve kendisini yaradımları ile belli eder. Bu bağlamda hayatta ne oluyorsa olsun O’nun isteği ve iradesiyle oluyordur.

Kader nedir? Kader Wikipedia’daki tanımıyla “bütün olayların önceden ve değişmeyecek biçimde düzenlediğine inanılan ezeli takdir” olarak geçiyor. “Alın yazısı”, “Yazgı” veya “Mukadderat” olarak da anılır.

Kader ve kazaya inanmak, İslamiyet’te “İman’ın Şartları’ndan 6’ncısı”dır. Yani, “ister iyi ister kötü olsun, her şeyin Allah'ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla olduğuna inanmak”tır. Kaza ise “Allah'ın ezelde takdir ettiği şeyleri zamanı gelince bu takdire uygun olarak yaratması”dır. Dinimizde “Kader ve Kaza’ya İman Etmek” her şeyin Allah tarafından bilinmesine, yaratılmasına ve zamanı geldiğinde ezeli plana göre gerçekleşmesine inanmaktır.

Kaderle ilgili sorular muhtemelen tüm insanlık tarihinde en çok sorulan sorulardandır ve gerek Semavi Dinler, gerekse çeşitli inanç sistemlerinde bu sorulara farklı cevaplar vardır. Bu arayışlar çokluktaki teklik içinde yaşanan evrende insanoğlunun kendi çeşitliliğidir. Zira, her arayış sonlu olanın sonsuz ve mutlak olanı arayışında farklı yollardır ve tüm gerçeği yanlız Allah bilir. Bu arayışlardan bazıları kısaca şöyledir…

Sokrates öncesi “Doğa Filozofları”ndan Demokritos M.Ö. 4 yy’da Atomculuk düşüncesi ile determinist bir yaklaşım sergilemiştir. Ona gore evrende bir kesinlik hakimdir ve rasgeleliğe yer yoktur. Atom olarak adlanrılan öz, maddeyi temsil eder ve onunla her nesne yapılabilir. Atomları bölünemeyen en küçük öz olarak tanımlamış ve atomların hareketlerinin bilinmesiyle sonuçların da bilinebileceğini söylemiştir.

M.Ö. 5 yy’da Urla’da doğan ve sonra Atina’da yaşamış olan bir diğer Doğa Filozofu Anaksagoras da Demokritos ile aynı parallelde düşünmüştür. Varlığın temelini hareket eden tohumlar olarak adlandırmış ve bunları hareket ettiren bir ilk nedenden, “nous”tan bahsetmiştir. Onun yaklaşımı da deterministtir, yani etkilerin bilinmesiyle sonuçların da bilinebileceğini söyler.

M.Ö. 3 yy’da Pisagor gibi Samos doğumlu Epiküros, Demokritos ile benzer düşünerek atomculuk fikrini destekler ama atomların Demokritos’un bahsettiği gibi katı bir determinizm ile hareket etmediğini söyler. Ona gore bir belirsizlik faktörü vardır ve bu yüzden olayların sonuçları önceden öngörülemez. Bu şekliyle de indeterminist bir yaklaşım sergiler.

Yahudilik’te kişinin kaderi bir kere ve kesin olarak belirlenmez, yıllık olarak tayin edilir. Musevi yılbaşı döneminde geride bırakılan yıla ait günahların düşünülmesi, bir vicdan muhasebesi yapılması ve helalleşme ve tövbe ile geçmiş yükümlülüklerin bırakılarak bu şekilde alın yazısının değişmesi vardır.

Neo-Platonik dönem filozofu Plotinus “Enneadlar” (Dokuzluklar) adlı eserinde kader ve özgür irade konularını tartışmıştır. Plotinus doğal olarak kendi zamanının anlayış ve hakim felsefeleri ışığında bunları yapmış ve kendi anti-tezleri ile diğer tezleri çürütmeye çalışır. Ona gore hiçbir şey alın yazısından kaçamaz. Tüm eylemlerimizin daha önceki eylemlerden etkilenen fikirlerden oluştuğunu söyler. Bu yüzden de ona gore özgür iradeden söz edilemez.

Hint Felsefesi’nde Karmakavramı “Dharma-Karma-Reenkarnasyon” ile birlikte sıkça geçer. Bu üçü içiçe geçmiş bir şekilde ele alınır. Karma basitçe neden sonuç ilişkisine verilen bir terimdir. İyilik yap iyilik bul, kötülük yap kötülük bul. Yada “ne ekersen onu biçersin” şeklinde anlatılabilir. Şimdiki yaşadıklarımız geçmişteki eylemlerimizin sonucudur ve geleceği ise şimdiki eylemlerimizin sonuçları belirler. Her karma kişinin eylemleriyle yarattığı bir sınavdır. Sınavlarını verip de o yaşamda saflaşamayan ruh Hint Felsefesi’ne gore tekrar ve ayrı bir bedende doğar ve geçişten gelen karmalarının sınavını yeni hayatında verir. Ruh ne zaman arınır ve saflaşır, o zaman samsara adı verilen reenkarnasyon (doğum-ölüm) silsilesinden kurtularak Nirvana’ya erişir.

Şamanizm veTaoizm gibi kadim öğretilerden tutun da, Kant ve Nietzsche gibi Yeni Çağ filozoflarına kadar birçok öğreti ve filozof kader kavramını incelemişlerdir. Kader hep merak edilen bir gizem olarak yaşamlarımıza girmiştir. Bu bile başlı başına bir ayrı yazı konusudur.

Kader kesin midir ve insanın kader üstünde söz hakkı var mıdır? İslamiyet’te kaderin kesinliğine dair 2 görüş vardır; kaderiyye ve cebriyye. Kaderiyye, “insanın irade, ihtiyat ve kudretsahibi, yükümlülüğü olan bir yaratık olduğu, Allah'ın bir müdahalesi olmaksızın fiillerini bizzat kendi gücüyle meydana getirdiği inancın asahip olan İslam dini itikadi mezhebidir”.  Bu görüşe göre fiili işleyen ve yaratan kişinin kendisidir. Kişi fiillerini Tanrı'nın ona bağışladığı bir yaratma kudretiyle kendisi yaratır. Fiillerin yaratılmasında ve olmasında Tanrı'nın hiçbir müdahalesi yoktur.

Karşıt görüş olan Cebriyye ise, kişinin kader ve fiilleri konusunda söz sahibi olmadığı, hür iradenin var olmadığını, ve her türlü fiili yaratan ve yaptıranın Tanrı'nın kendisi olduğunu ileri sürer. Kişi rüzgarın önünde sürüklenen yaprak misali kontrolsüz ve şuursuzca kendine biçilen tiyatro sahnesindeki rolünü oynar. Batı Felsefesi’nde “fatalizm/yazgıcılık” ile ilişkilendirilebilir. Klasik Newton Fiziği açısından ele alırsak da, “determinizm” ile ilişkilendirilebilir.

Allah’ın her şeyi bilmesi ile yapması arasında ince bir fark vardır ve bu ince fark insana verilen cüz-i iradenin anlaşılması için anahtardır. Zira hür iradeye sahip olamayan insan, yaptıklarından sorumlu tutulamaz ve sadece kendine biçilen rolü oynar. İnsan cüz-i iradesi ile bir seçim yapar ve Allah külli iradesiyle yaratır. Bilen ayrı yapan ayrıdır. Allah her şeyi bilir, ancak yapan cüz-i iradesiyle insandır.

Yukarıda bahsedildiği gibi 2 tür irade vardır. Külli irade ve Cüz-i İrade. Külli irade sadece Allah’a mahsustur ve cüz-i iradeden üstündür. Cüz’i, bir anda ancak bir şeye taallûk etme, işleri sırayla, birbirini takiben yapma mânâsına gelir. Buna teakub (birbiri ardınca olmak) denir. İnsanın iradesi cüz’idir, yani insan bir anda ancak bir şey irade edebilir. Birden fazla şeyi ise sırayla. Ancak külli irade aynı anda sonsuz sayıda şeyi irade edebilir. Atomundan galaksilerine dek her şeyin bir İsviçre saati kusursuzluğuyla işlediği bu evrende ancak külli iradeden bahsedilebilir. Yani insan kul olarak tek bir anda tek bir şeye irade edebiliyor. İnsan cüz-i iradesiyle ister ve Tanrı külli iradesiyle yapar. Bu yüzden de “isteyin, vereyim” denmiştir.

Peki cüz-i irade ile seçim nasıl işliyor? Kader Allah’ın her şeyi bilmesidir. Zaman ve mekandan bağımsız Mutlak Yaradan her şeyi bilir ancak kullarına da bir özgür irade vermiştir. Bu özgür irade kullarının karşılaştıkları olaylar karşısında akılları ile kararlar almalarına ve bunlardan öğrenerek tekamül etmelerine yardım eder. Zira Dünya bir sınav yeridir ve ahiretin tarlasıdır. Bu sınavlar sonucu ruh geldiği kaynağa saflaşarak döner ve tekamül eder. İnsan elindeki bıçakla ekmek de kesebilir, bir başkasını da öldürebilir. Bıçak sadece bir araçtır ve kendine biçilen kesme görevini yapar. Bıçakla ne yapacağına karar veren ise onu kullanan insandır. İnsan cüz-i iradesiyle seçim yapar.

Cüz-i irade derken cüz-i irade ve cüz-i ihtiyari kavramlarını birbirlerinden ayırmak gerekir. İhtiyar, ‘seçme, tercih etme’ demektir. Bir seçim yapmak için önce o seçimi irade etmek gerekir. İnsan cüz-i iradesi ile ihtiyar eder. Evrende her şey belirli evrensel yasalarla işler. Kanun-u külli her yerde geçerlidir. İnsan yaptığı seçimlerle çeşitli alternatifler arasından birisini seçer ve gerisi kanun-u külliye gore işler. İnsanın kanun-u külli üstünde etkisi yoktur. İnsan sadece bu yasalara tabidir. Bu yüzden de bu noktada kaderden bahsedilemez. Ancak kendi seçimlerinin etkileri üstünde cüz-i iradeyle sorumluluk aldığı kısımda kaderini çizebilir. İnsan yaptığından sorumlu olmasaydı, “iyi” ve “kötü” kelimeleri manasız olurdu.

Yani, 2 tür kaderden bahsedilebilir; ihtiyari ve ızdırari. Evrensel olaylar ve düzen, doğanın düzeni, insanın kalbinin atması gibi şeyler vardır ki insanın bunlar üstünde bir etkisi yoktur. Bunlar insanın etki alanında değildir ve insan bu akışın bir parçasıdır. Ama insan rüzgarın önündeki yaprak gibi savrulmak yerine yaptığı seçimlerle hayatın akışı içinde gelişen olaylara nasıl tepki verebileceğini seçimleriyle belirleyebilir.

İnsan cüz-i iradesi ile seçimlerinin sorumluluğunu üstlenir. Zira seçim hakkı olmasa kendisine biçilen rolü körü körüne oynayan bir bedene döner. O zaman kötülük yapan “ Allah istedi ben yaptım” der. Cüzi irade evrendeki zıtlıklar (dualite) arasında seçim yapmaya dayanır. Kişi zıtlıklar dünyası (dualite veya kutupsallık ilkesi) içinde çevrelendiği koşullar ve olayların rüzgarında denge noktasının her iki yönüne de savrulur ve zamanla dengede kalmayı öğrenir. Denge tahtasının her iki tarafına da salınarak kararlarının sonuçlarından öğrenir. Dünyanın bir sınav yeri olmasını sebebi budur, zira denge noktasında kalmak ancak erdemleri hayata geçirmek ve nefes alır verir gibi yapmakla olur.

İnsan kendisine bahşedilen cüz-i irade ile sorgulamadan yapmak yerine çeşitli yollar ve kavşaklarla dolu hayat sınavında yolunu seçme özgürlüğüne sahiptir. İnsan içinde bulunduğu zıtlıklar dünyasının sınavları ve nefsine rağmen kendi iradesini geride bırakıp kendisini Allah’ın iradesine teslim ettiği zaman irade sınavını kazanır. Bu tür bir irade tasavvufta “Nefsin 7 Mertebesi” başlığı altında incelenen 6’ncı seviyedir, yani “nefs-i mardiyye”. Bu aşamada kişinin iradesi geride kalır ve Allah’ın iradesine teslim olunur. Bu Allah’ın razı olduğu nefstir. Bir önceki aşama (5) olan “nefs-i radiyye” de ise insan sefaya da belaya da razı olmuştur ama hala kendi iradesi baskındır. Nefs-i mardiyye aşamasında insan artık Tanrı’nın iradesiyle yeryüzünde onu halifesi (halifetullah) olur. Ve insan bunu kendisine bahşedilen cüz-i iradesi ile yapar.

Kader, kaza ve cüz-i iradeden bahsederken tevekkülden de bahsetmemek olmaz. Tevekkül, “yapacağımız herhangi bir iş için bütün gücümüzle çalışıp elimizden geleni yaptıktan sonra, sonucu Allah'tan beklemektir”. Bu tarlasını süren bir çiftçinin elinden gelenin en iyisini yaptıktan sonra gerisini Allah’a bırakmasıdır. Ekinler kanun-u külli gereği büyüp gelişecekler ve ekin vereceklerdir.

Yukarıdaki tarihçe ve tasavvuf yorumlarından sonra konuyu bazı detaylar ekleyerek özetlemek istiyorum. Allah’ın bu mutlak ve İsviçre saati gibi kusursuz işleyen düzeninde insan, ruhani yönüyle hem madde hem de mana alemlerinin çocuğudur. Ruh, doğum ile beden aldığında dünyaya belirli bir kader ile gelir. Bu kader onun an be an, saniye saniye ne yapacağını önceden gösteren bir çizelge değildir. Bu kader ruhun dünya yaşamında öğrenmesi gereken derslerin toplamıdır. Buna kadim Hint Felsefesi karma diyor. Evrensel kurallardan biri olan neden-sonuç ilişkisinin sonucunda her sonucun bir nedeni vardır. Ve insan hür iradesi sonucu aldığı kararların ve yaptığı eylemlerinin sonuçlarıyla tartılır ve sınanır.

Bir insanın kaderinde hayat okulunda başkalarını oldukları gibi kabul etme, yardımsever olma, hak yememek vs gibi birçok dersi öğrenmek olabilir. Ama bunları nasıl öğreneceği noktasında işte burada hür irade veya cüz-i irade devreye girer. Demiyorum ki bu muazzam İlahi Düzen’de herşey oluruna bırakılmıştır. Hayır, haşa. Allah’ın bu kusursuz düzeni kişiye eksiklerine gore o dersleri öğreneceği sınav ortamlarını hazırlar ve kişi her bir sınavda yaşadığı olaylara verdiği tepkiler, tutumları ve algılamaları ile sınanır. Öğrenilmeyen dersler hayat okulunda farklı sahnelerde, farklı kişiler, farklı olaylar şeklinde tekrar kişinin önüne gelir ama yeni sahnede yine öğrenilmeyen dersin teması vardır. Kişinin ne kadar geç öğrenirse düzen onu o kadar güçlü sınar. Zira kaderinde o dersleri öğrenmek vardır ve bir şekilde öğrenmesi gerekir. Yani, bana göre kader sınırsız şeridi olan bir otoban gibidir. Yolun sonu ve aradaki duraklar bellidir ama sürücünün otobanın hangi şeridini kullanarak son noktaya varacağı kişinin hür iradesine kalmıştır. Veya eski bir deyişte olduğu gibi yollar Roma’ya çıkmaktadır ve ylların Roma’ya çıkması kaderdir. Ancak hangi yol veya yollar ile Roma’ya ulaşılacağı ise hür iradedir.

Ancak şunu unutmamak lazımdır ki kişinin hür iradesi var diye en uzun yoldan gitme lüksü yoktur. Yolda savsaklanan insan hemen rayından sapan trene yapıldığı gibi bir İlahi müdahale ile tekrar raya geri sokulur. Bu noktada külli irade bir anlığına cüz-i iradenin önüne geçer, onu askıya alır. İnsanın basiretinin bağlanması denilen şey de bence budur. Öyle bazı anlar vardır ki kişi o an o şeyi nasıl yaptığını bilemez. Sanki bir şey elini kolunu hatta dilini bağlamıştır. Sanki otomatik pilot devreye girmiş ve kumanda bilinmeyen bir güce geçmiştir. İşte o anlar düzenleme yapılan zamanlardır. İlahi bir müdahele ile kişinin kaderinini gösterdiği doğrultuda ilerlemesi gereken anlardır o anlar.

Seçim hakkı bence dünya yaşamında etkiye verdiğimiz tepkilerde var ve bu anlar içsel dönüşümün de anahtarı. Dinimizdeki “tövbe etmek” terimini çoğu insan hafife alir ama kalpten ve imanla yapılan tövbe kabul görür. Hz.İsa'nin mucizelerine inanamayan havarilerine "bir hardal tohumu kadar inansaniz şu dağa git deyin, o kalkar gider" derken bahsettiği imandan bahsediyorum tabii ki. Seçim bence hep vardır ve uyanması gereken insana işaretler hep olacaktır. O uyanma zamanını kendi seçer ama uyanması kaderinde varsa ve hala uyanmıyorsa, aynı domuz bedenine giren ve Tanrısal özünü hatırlamayıp uyanmayan Hint Tanrısı İndra’nın hikayesinde olduğu gibi o zaman şoklanarak uyandırılır.

Yani yollar Roma'ya çıksa da yolları seçebilmek mümkün. Ama bunun da bir sınırı var…ta ki belli bir tolerans aralığını aşana dek. Aynı kalite kontrol sistemlerinde geçen alt ve üst kontrol limitleri gibi. Zira evrende hiçbir şey israf olmaz ve her şey birbirine dönüşür. Zaman da israf olmaz ve edilmez ve kişi öğreneceği bir şey varsa onu mutlaka kaderi gereği öğrenecektir.

 

Sevgiler,

Kenan Kolday

GÜLAY GÜRKAN bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sizi tebrik ederim. Bu kadar nazik bir konuyu çok güzel ve bütün olarak irdelemişsiniz. Keyifle ve öğrenerek okudum. Kaleminize sağlık. Özellikle basiret konusuna yaklaşımınız çok ilginç geldi. Bunca çok felsefe bir araya getirerek hazırladığınız bu yazınızı okuduktan sonra reenkarnasyon hakkındaki görüşlerinizi de öğrenmeyi isterdim. Eğer bizim için belirlenen sınavların hepsini tamamlayamazsak bu yaşamda, tekamülümüz tamamlanmazsa... Ya sonra?

GÜLAY GÜRKAN 
 23.10.2013 14:34
Cevap :
Sayın Gülay Gürkan, Öncelikle geç dönüşüm için özür diliyorum. Reenkarnasyon bana mantıklı geliyor. Şu soruyu sorarım hep...Neden bir bebek doğar ve 2 gün sonra ölür? Neden bir zalimn zorba onca insanların inlemelerine rağmen zulmünü uzun yıllar sürdürür? Neden biri dünyanın bir köşesinde bir eli yağda bir eli balda doğup, yaşar ve hiç sıkıntı çekmezken bir diğeri tüm hayatını köle olarak geçirip dünyadan göçer? Bu sorulara cevabı yaşam zincirleri veriyor. Yaşamda mutlak bir adalet ve denge var. Bu düzende hiçbir şey şans değil. Kişilerin adaletsiz dedikleri insani bakış açısı. Ruh ve madde hepsi bir enerji ama seviyeleri farklı. Madde enerjinin katı hali. Yaşam zincirlerinin amacı ise kişiyi kendine buldurmak ve tekamül ettirmek. Yani bir kaderi plan var ve her yaşam bir sınav yüklü. O sınavı geçmeniz için ne gerekiyorsa yapılır. Plandan sapana plan hatırlatılır ve kişi sınavını mutlaka yaşar. Önemli olan kişinin evrenin mesajlarını hemen alıp gelişmesidir.   04.04.2014 12:08
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 237
Toplam yorum
: 48
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1033
Kayıt tarihi
: 29.10.12
 
 

Çocukluğumdan beri kendimden büyük bir şeyleri arayıp durdum. Ve 1999 yılında yaşadığım şoklar il..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster