Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Eylül '10

 
Kategori
Kültürler
Okunma Sayısı
1500
 

Kars'ı ve Ani'yi görmelisiniz

Kars'ı ve Ani'yi görmelisiniz
 

KARS VE ANİ:ZAMANIN DONDUĞU İKİ KENT


ZAMANIN DONDUĞU KENT KARS’TA BEŞ GÜN

Yıllar sonra yıllar öncesine bir yolculuk diye düşlediğim Kars ziyaretim, aslında çocukluğuma ve gençliğime bir yolculuk olacakmış, bilemezdim.

Annemden sonsuza kadar ayrılmak zorunda kalışımın hazin öyküsü de bu ziyaretimde yaşam olacakmış; bunu hiç bilemezdim. Yaşamak böyle bir şey işte! Bir düşünürün dediği gibi; “yaşam, siz planlar yaparken yanıbaşınızda olup bitenlerdir.”

Neler tasarlamıştım neler buldum? Hostesin, “kemerlerinizi bağlayın, inişe geçiyoruz, ” uyarısından az sonra gökyüzünün sınırsız özgürlüğünün verdiği coşkuyla yeryüzüne baktığımda gözüme dokunanın Kars’ın gecekondu semtlerinden birinin hüzünlü görüntüsü oldu. Gökyüzünün tersine Cumhuriyet Mahallesi hiç de özgür ve Cumhuriyetin adına yakışır görünmüyordu. Sanki biraz önce çocuklar evcilik oynamak için evler, parklar, bahçeler, duvarlar yapmış sonra da üstüne bir avuç kül serpmişlerdi.

Kardeşim Nüsret’in oğlu Bilal’ın düğünü için geldiğim doğum kentimde akrabalarımın ilgisinden oluşan bir sevgi, saygı yumağıyla karşılandım. İlk kez akrabalarımın kentli yüzünü görüyordum. Genel görünüşleri, giyim kuşamları hiç de fena değildi. Kars insanına dair eskilerden kalma izlenimlerim değişmeye başlamıştı. Düğün nedeniyle doğduğum Bardaklı köyünden gelenler de olacaktı. O zaman da Kars’ın köylü yüzünü görmüş olacaktım. Küçük bir otobüs terminaline benzeyen Kars Havaalanından adımımı dışarı attığım an iri damlalı yağmurun ense kökümdeki ıslaklığını duyumsamış, Temmuz ortası düşüncesiyle kalın giysiler getirmediğimin ince pişmanlığına yakalanmıştım. İlginç olan da şuydu: O anlarda başlayan yağmur üç gün boyunca bardaktan, kovadan, ambardan boşalırcasına yağdı. Dendiğine göre uzun yıllardan beri hiç görülmemiş, son yıllarda da buncası görülmemiş bir yağmurdu gökyüzünden boşanan.

Havaalanından hemen sonrası Kars. O kadar yakın çünkü. Karşılamaya gelen yeğenim Osman, düğünün damadı Bilal’a bir iki soru soruncaya kadar Kars’ın içine sokulan caddede bulduk kendimizi. Cadde son derece sorunluydu. Yeni bir mahallenin yeni caddesi için fazlaca olumsuz bir şey söylemek istemezdim ama az sonra ulaştığımız caddelerin ve sokakların da “it girse ayağı kırılır” Kars özdeyişine oldukça uygun olduğunu gördüm. Oysa araya onca uzun yıllar girmişti… Bizim oralar böyledir işte; yılların ömrü günler kadar, günlerin ömrüyse yok gibidir. Bu kentin tarihi on beş bin yıl öncesine dayanır. Birçok uygarlığa beşiklik etmiş. En sonunda bizim uygarsızlığımızda yaşamını sürdürüyor. Gelen her uygarlık Kars’ın var oluşuna bir katkı yapmış; kiliseler, manastırlar, kaleler, kuleler, hanlar, hamamlar… Kars’a bırakılan en son ve en belirgin mimari kalıtlardan biri kent yerleşim planı, ikincisi de Ruslardan kalan taş evlerdir. Birbirine paralel uzayan, birbirini dik açılarla kesen caddeler hâlâ görkemini korumakta, işlevini yerine getirmektedir. Bu yüzden bu kentte trafik sorunu olmadığı gibi, ulaşım da zaman kaybı da yoktur.

Kentin batısından giren hiçbir engelle, çıkmaz sokaklarla karşılaşmadan doğusuna, doğusundan giren batısına; kuzeyinden giren güneyine, güneyinden giren kuzeyine çıkabiliyor. Ve duvarların arasındaki ısıtma kanalları nedeniyle tek ocak, şömine veya sobadan yayılan ısıyla tüm odaları aynı derecede ısınabilen siyah taştan evlerinin birçoğunda yaşam sürmektedir. Ne ki, bir yandan gecekondulaşma, plansız büyüme, diğer yandan rant kaygısı yüzünden Kars’ın caddelerinin kent çıkışları hızla kapanmakta, siyah taş binalar da, yerlerine sözümona modern binalar yapılmak üzere hızla yok edilmektedir. Amcamın oğlu Gündüz ve yeğenim Sami’yle kent gezisi yaptığımızda bir kez daha Kars için “yandı içim göynüdü özüm.” Sahipsizmiş gibi… Kırık, dökük, bakımsız, toz, duman, mahzun…

Bazı binaların içinden peynir suları sızıyor caddeye, bazı binaların altından pis su atıkları… Yıkılan duvarların, yapılan inşaatların artıkları öylece caddenin bir böğründe… Bütün rögarlar asfalt düzeyinden en az yirmi santim aşağıda. O kadar ki orada bulunduğum süre içinde salt rögarların yarattığı trafik kazalarının öykülerini duydum sık sık. Kentin güncel durumundan kaynaklanan karmaşa insanların trafik davranışlarıyla bütünleşmiş. Yayalar kendini araba sanırcasına yolun ortasından yürüyorlar. Trafik lambaları olmadığı için, o güzelim kent planından kaynaklanan çok sayıdaki dört yol kavşaklarında yol, zorbaların oluyor. Ve insanlarımız… Çok şapkalı, çok sakallı, çok kırışıklı… Yelekli, köstek saatli yaşlılarımız… Akıl almaz bir koşuşturma içinde tembel, kara sineklerin konup kalktığı kahvelerin masalarının çevresine öbekleşerek pinekleyen… Devlete ve PKK’ya küfreden AKP’ye kırgın, CHP’ye karşı mahcup ve çekingen…

1970 yılı olmalı; Alpaslan Lisesi’nde öğrenciydim. Onu gördüm, o iyice eskimiş üç katlı binayı… İçim pır pır etti. Sonra Kars kalesine çıkmayı kararlaştık. Kenti güneyden kuzeye doğru yürümeye başladık. Girdiğimiz ilk cadde bizi kalenin dibine kadar getirmişti. Kalenin yokuşuna yüzümüzü döndüğümüzde her zaman olduğu gibi o yapıyla göz göze geldik. Kars Müzesi olarak bilinen Havariler Kilisesi. Kilise 900’lü yılların sonlarında Gürcü-Ermeni Bagratlılar Kralı I.Abas tarafından yapılmıştır. Mimarisindeki estetik güzelliğiyle değerli bir yapı… Önünde bir kalabalık… Sandım ki Van Gouch Müzesi’nin önündeyim. İnsanlar müzeyi görebilmek için kuyrukta… O arada içerden çıkanlar var. Ayakkabılarının tabanını çekiştire çekiştire giymeye çalışıyorlar. Giyebilenler de hızla uzaklaşıyorlar. Kalabalığın seyrekleştiği bir an kocaman bir avizenin gün ortasında yanan lambalarının ışıklarıyla buluştu gözlerim. Her şey çok şaşırtıcıydı. En şaşırdığım zaman da, sorduğum soruya yanıt aldığım an oldu. “Bura nedir?” diye sormuştum. Aldığım yanıt da şuydu: ”Cami.” “Eyvah!” diye çığlıklandığımda da, adam “Neden, cami olması kötü mü? diye sormaz mı?… Dünya mirası, İslamiyetlin tutsağı durumunda. Üstelik avuç içi kadar olan o bölgede beş, altı cami var.

Ve Kars kalesi!... Muhteşem bir yapı. Kars’ın kuzey yamaçlarında görkemiyle göz kamaştırıyor, büyülüyor. Dik bir yamaçla bağlı Kars’a. İç Kale veya Stadel olarak da anılmaktadır. 1153 yılında Selçuklular'a bağlı Saltuklu Sultanı Melik İzzeddin'in isteği ile o dönemin veziri olan Firuz Akay tarafından yaptırılmıştır. 1386 tarihinde Timur tarafından yıktırılan kale, 1579 yılında Osmanlı Padişahı III. Murat'ın emri üzerine Lala Mustafa Paşa tarafından yeniden yaptırılmıştır. Ter, kan içinde kale yolunu tırmanırken çoğu da Kürt olan ilköğretim çağı çocuklarının “rehberlik ister misiniz?” sorusuyla karşılaştık. Bir yanıyla sevindiriciydi. Çünkü çocukların dilinin çözülmüş olduğu duygusunu yaşadım. Ama asıl duygum üzüntüydü. Çünkü çocukların görüntüsü sefil bir yaşantının izlerini taşıyordu. Barış anıtından da söz etmeliyim. Ermenistan’la dostluk ilişkilerinin geliştirilmesi çalışmalarına katkı amacıyla serhat kent Kars’a yakışan bir anıt o. Biri erkek, diğeri kadın iki kişinin birliğini, bütünlüğünü anlatıyor.

Kars’taki en yüksek noktalardan birine dikilmiş olan bu çift heykelin boyu metrelerce. Söylendiğine göre heykelin bir benzeri de Ermenistan’ın benzer bir yerine dikilecek ve bu iki heykel birbirlerini görebilecekmiş. Kars’taki tamam; görkemli, heybetli… Ermenistan’da da dikildi mi aynı heykel, bilen yok. Bir önceki Belediye Başkanı zamanından Kars ciddi bir kültür-sanat merkezi haline getirilmişti. Yapılan ulusal ve uluslararası etkinliklerle Kars erdemsel anlamda kendine iyi bir yer edinmekteydi. Şimdilik “âşıklar yarışması “dışında bu etkinliklerin köküne kibrit suyu ekilmiş durumda. Tam da buradan yola çıkarak Kars Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş ile bir görüşme yaptım. Kendilerine önemli bir önerim oldu. Kars’ta, Bursa Yazın ve Sanat Derneği’yle birlikte sanatsal etkinlikler yapalım, dedim.

Sözün yeri gelmişken bir öneri de Kars Milli Eğitim Müdürlüğüne sunmak istiyorum: Kars’a da bir Bilim ve Sanat Merkezi’nin açılması. Birincisi Kars’ın estetik, erdem boyutuna, ikincisi de üstün-özel yetenekli çocuklarının eğitilmesine katkı yapacak çünkü. Başkan önerimi sıcak karşıladı. Özellikle ilk önerimi Belediyece gerçekleştirilebilir buldu ve benden proje beklediğini söyledi. Aslında projemin ilk adımını kendilerine söylemiştim: Aralarında Kars- Ardahan-Iğdır bileşeninde yöreden yetişmiş yazıncıların (Edebiyatçıların) da bulunduğu sanatçıların Kars’a davet edilmesi ve alanları itibariyle yapılacak etkinliklerde Kars kamuoyuyla tanıştırılması. Böylece Kars’ın da kendi yetiştirdiği kalemler aracılığıyla ve erdemsel-estetik düzeyde tanıtılması.

Yeri gelmişken Karslı bu (yaşayan) isimlerden anımsadıklarımı belirtmem yerinde olacak: Ataol Behramoğlu, Oktay Ekinci, Nihat Behram, Murat Tuncel, Tayfun Talipoğlu, Şaban Akbaba, Halide Yıldırım, Hasan Özkılıç, Nuri Demirci, Alper Akçam, Hasan Hüseyin Yalvaç… Kısacası bir şeyin ayrımına vardım: Kars’ta zaman bizim bildiğimiz gibi işlemiyor. Daha doğrusu zaman akmıyor. Her şey yerli yerinde ve neredeyse otuz yıl önceki gibi. Zaman hâlâ tek fiilin miş’li geçmiş halinin anlamını yaşıyor: Donmuş. Zamanın donduğu bu kentte yalnızca bir hafta kalacaktım. Burada yapmak istediğim dört şeyi biliyordum. Ötesi “Allah kerim…” Her şeyden önce ikisi de ikisi de Türkçe öğretmeni olan Bilal’la Derya’nın evlenme törenlerine, yani düğünlerine katılacaktım. Kafkas dansları yapacak, halaylara omuz verecektim. Kars’taki akrabalarımla, köyden düğüne gelecek köylülerimle söyleşecek, Kars’ı gezecektim. Öyle oldu. Geleneğin öngördüğü biçimde düğünün açılışında (İmam kardeşimin yerine) damadın ailesini temsilen, yeğenim Habibe’yle Kafkas dansı yaptık. Bu dansa Kars’ta “tek oyun” deniyor. Beğeniyle karşılandı… İkinci yapmak istediğim köye gitmek ve orada bir gün geçirmekti. Doğduğum, özlediğim, sedef rengi bozkırların taşlar ülkesi…

Taş evlerin, taş duvarların, taşlı yolların, taşlı tarlaların, taşlı oyunların, taşlı kavgaların ülkesi… Çocukluğuma dönmek istiyordum orada. Gıda dediğimiz küçük, renkli çakıl taşlarıyla oynardık sıkça. Misket oyunu benzeri bir şeydi. Ama gıda bulmak o kadar da kolay değildi. O taşlar köyün arazisinin yalnızca bazı uzak mevkilerinde bulunuyordu. Kim oyun arkadaşlarından daha çok gıda ütebilirse o, o uzak mevkiler gitmek zorunluluğu duymaz, bundan büyük bir mutluluk duyar ve hatta övünerek diğer arkadaşlarına anlatırdı. Köyde kalan geçmişimle buluşmak istiyordum. Neler yoktu ki orada! Köydeki akrabalarımla, şimdi ileri yaşlara ulaşmış gençlik arkadaşlarımla, köylülerimle buluşacak özlem giderecek, anılarımızı tazeleyecek, eksiklerimi tamamlayacaktım. Biraz öyle oldu, biraz değil. Yıllar önce yaşayarak yazdıklarımı aynısıyla buraya da almamı abes kılacak herhangi bir değişim yok çünkü: Duvarlar taşlarını terk etmişti. Korkak ve pısırık bakıyorlardı. Köyün içindeki kavak ve söğüt ağaçlarının aklımı şaşırtacak kadar büyümesine karşın köylülerimin umutları, yaşama sevinçleri bit kadar küçülmüştü. Yüzlerindeki çizgilerin sayısı artmış, gözlerindeki umut kırıntıları azalmıştı. Gidiş tersineydi, dönüş düzüne. Köyümüzden on kilometre uzaklıktaki dağların üzerinde bulutlarla kucaklaşmış yaylamıza gittim. Uzak düşler ülkesine… İlkel, kaba, ama ilginç yaşantıların soğuk iklimine… Yağmur yağıyordu. Her yan yemyeşildi, çiçek çiçeği çağırıyordu ama yaylanın içi vıcık vıcık çamurdu. Oraya vardığımızda inek ve koyun sürüleri karşıladı. Sağım zamanıydı çünkü. Yaylanın içi inek, koyun, çocuk ve kadın kaynıyordu. Koyun koyuna yaşıyorlardı.

Video ve fotoğraf çekimi yapmak istediğimde bana canı gönülden yardımcı olan Mesut Tazegül ve adını anımsayamadığım arkadaşına teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Bu yaşıma kadar yüzlerce kez gitmiştim yaylaya. Ama bu kadar güç bir yolculuk yaptığımı anımsamıyorum. Çünkü küresel ısınmanın iklim değişikliğine yol açtığının en açık göstergesi olarak buralara hiç olmadığı kadar yağmur yağıyordu. Çimenler ıslak, zaten berbat olan patikamsı yollar çamurdu. O kadar ki traktörümüz bile patinaj yapıyor, yolun çok dik olan yerlerinde de gerisin geri kayıyor, biz erkekler inip itiyorduk. Bu yolla ilgili ilginç olan nokta şudur: Köyümüzden yetişerek iyi yerlere gelmiş bir bürokratımızın bu yolu yaptırdığını, köyün okuluna da birçok bilgisayar gönderttiğini duymuştum. Takdire değer bir çaba. Yayla yolunu da bilgisayarları da özellikle inceledim. Yayla yolu keşke eskisi gibi kalsaydı, üstü açılan taşlar kayalar, yolculuğu daha da zorlaştırmakta; bilgisayarlarlar da keşke hiç gönderilmemiş olsaydı; çünkü hiçbiri doğru dürüst çalışmadığı gibi, okula da onarım masrafı çıkarmışlar. Üçüncüsü de, öncelikle yaylanın değil köyün yolunun işe yarar biçimde yap(tır)ılması gerekiyor(du). İlkel olduğu kadar da insan yaşamına aykırı koşullarıyla yaylada, aslında tam olarak anlayamadığım nedenler yüzünden çok mutlu oldum. Oradaki bir günüm çocukça koşuşturmalarla geçti. Kayalara tırmandım, soğuk sularına ayaklarımı soktum, bılık dediğimiz küçük danaları sevdim, ineklerle şakalaştım. Hatta ayrılırken de içimi sızlatan bir hüzne tutuldum. Hem yaylada hem de köyde köylülerimle her fırsatta söyleştik, dertleştik. Benden istekleri oldu. En önemlisi Arpaçay’dan doğuya doğru uzayıp giden ve onlarca yıldır bir türlü gerektiği gibi yapılmayan, yürünmesi olanaksız yolun yapılması için bir şeyler yapmam, hiç değilse yazarak dile getirmemdi. İkincisi, küresel ısınma nedeniyle son yıllarda görülmemiş yağmurların yağmaya başlaması yüzünden çöken toprak damlar için devlet destekli ağaç ve sac; üçüncüsü de et ithalinin durdurulması. Yazıyorum işte…

Şunu da hemen belirteyim ki, yörede yaşayan insanımızın durumunu yalnızca bu edebi metin içinde dile getirmekle kalmadım, bir de dilekçe yazdım ve 18.08.2010 tarih ve 353755 no’lu başvuru sayısıyla Başbakanlık Sitesi’ne gönderdim.

Tıpkısını buraya da alıyorum: Sayın Recep Tayyip Erdoğan, T.C. Başbakanı Sayın Başbakanım, her şeyden önce cüretimi mazur görmenizi diliyorum. Kars’ın Arpaçay ilçesine bağlı uzak, yoksul ve unutulmuş Bardaklı Köyü doğumluyum. Bursa Bilim ve Sanat Merkezi’nde öğretmen ve yönetici olarak görev yapıyorum. Yayımlanmış çok sayıda şiir, öykü, makale, röportaj v.b yazılarım, on sekiz adet (çocuklara, gençlere, büyüklere şiir, öykü, roman, gezi) kitabım ve bütün bu çalışmalarımla ilgili çok sayıda ödüllerim var. Kısacası bulunduğum yerden doğduğum yere baktığımda kendimi, kendini küllerinden var eden Anka Kuşu gibi duyumsuyorum. Bana bu duyguyu veren asıl unsur doğduğum yerlerin hâlâ uzak, hâlâ yoksul ve unutulmuş olmasıyla ilgilidir. 2010 yaz ayında iki nedenle Kars’ta bulundum. Birinci neden, Kars Bayrampaşa Camii İmam-Hatib’i kardeşim Nüsret Akbaba’nın oğlunun düğünü; ikincisi de düğünden yalnızca on gün sonra annemin vefat etmesiydi. Her iki durumda da canımı acıtan gözlemlerimden yalnızca biriyle ilgili düşüncemi ve dileğimi kısaca belirtmek istiyorum:
<ı>
1.Arpaçay’dan doğuya doğru uzayan, gidiş-dönüş boyunca Tepecik, Söğütlü, Değirmenköprü, doğduğum Bardaklı, Küçükboğaz, Karakale, Hasançavuş, Koçköy(belediyelik), Kıraç, Tepeköy v.d olmak üzere yaklaşık yirmi köyü ve on bin nüfusu ilgilendiren yolun durumu içler acısıdır. Otuz yıl önce de bu yolumuz bugünkü gibiydi. Tek farkı, şimdilerde yolun üstünde bazı asfalt parçalarının olmasıdır. Asfaltın delik deşik olmasıysa stabilize yolu aratır olmuş.
Köylülerin söylediğine göre, <ı>“Hükümetiniz döneminde yolun yapım çalışmaları yürütülmüş olup ilgili Devlet Makamlarınca da yolun en iyi biçimde yapıldığı kanaati hasıl olmuştur.” Oysa yol, yol olmaktan öte durumda. İnsan haklarına, can güvenliğine, çağdaş varoluş gerekçelerine aykırı… Hasta bir insanın hastaneye sevkinde yaşamına mal olabilecek kadar bozuk. (Yedi yıl önce köyde kalp krizine tutulan amcamın oğlu, emekli-genç öğretmen Şahamettin Akbaba’nın ölümünde olduğu gibi…)

2.Yörede yaşayan köylüklerin iki özel isteklerini de dile getirmek istiyorum: Küresel ısınma sonucu olsa gerek aşırı yağmurların toprak damları çökertmesi nedeniyle çatı yapımında kullanılmak üzere devlet destekli ağaç ve sac… Sayın Başbakanım, “demokrasi açılımı” konusunda gösterdiğiniz çabayı kutluyor ve kutsuyorum. Ülkemizin yaşadığı tartışma ortamının bile demokrasi kültürümüze ciddi katkı yapacağı inancımla; <ı>Arpaçay-Bardaklı köyü doğumlu bir şair, yazar, öğretmen olarak sözünü ettiğim yolun en teknolojik, bilimsel yöntemlerle, geleceğe kalacak biçimde yeniden yapılması için emirlerinizi diliyor, saygılarımı sunuyorum. Şaban AKBABA Erikli Mah. 303.Sok. No:16 Yıldırım/BURSA, Tel: 0505 226 43 40

Ne olacak, kim kulak verecek, kim umursayacak? Böylesi duyarlık taşıyan yöneticilerimiz var mıymış? Göreceğiz… Kars’taki bir haftamla ilgili gerçekleştirmek istediğim üçüncü idealim de Ani’yi görmekti. Beş yıl öğretmen olarak görev yaptığım Hamburg’dan beri içimde bir ukde olarak duruyordu bu isteğim. Çünkü o yıllar içinde en azından birkaç kez Ani’yi görmemenin mahcupluğunu yaşamıştım. Elin Almanı ta nerelerden kalkıp Ani’ye gitmiş, görmüş, anlatıyor; ben doğduğum köye yalnızca on kilometre uzaklıktaki bu tarihi kenti hâlâ görmemişim. İmam kardeşim Nüsret’in damadı, Habibe yeğenimin eşi Jandarma subayı sevgili Ömer Ceylan’ın ilgisiyle içimdeki ukdeyi sevince dönüştürdüm. Ömer önceleri o yörede çalışmış, çevreyi tanıyor, oradan sorumlu Jandarma birliğinde arkadaşları var. Öyle olunca bize bir de rehber verdiler. Genç ve yakışıklı bir delikanlı. Ani konusunda bilgi dolu. Destan, şiir gibi anlattı bize orada yedi bin yıl önce başlayan kültürü. Genel bir bakışla göze çarpan birkaç kalıt vardır.

Bunlar kentin iki yönünü çevreleyen kent suru, sekiz kilise ve biri orijinal, diğeri kiliseden çevrilme olmak üzere iki cami. Bu kültür 1640’larda gerçekleşen büyük bir depremle yaşanılır olmaktan çıkmış, Ani halkı Anayurtlarını terk etmiş. İlginç olan da şudur ki, yaşanan bu büyük yıkım yöre halkı tarafından hiçbir zaman kabul edilmemiş, sindirilmemiş. Bu yüzden olacak Ani’yle ilgili oldukça ilginç, oranın bir gün yeniden şenlenmesini arzulayan bir mitoloji yaratılmış. Ani'nin yaylağı Alacadağ'da Urum Papa adlı biri yaşamaktadır. Daha doğrusu yatar durumda yaşamaktadır. Yedi yılda bir sağ dirseği üzerine abanıp doğrulmakta, yedi olmaz düşü sorup "hayır" yanıtını alınca yeniden uzanmaktadır. Bu yedi olmaz düşe dair sorular da şunlardır:"Göğe direk dikildi mi?", "Katır doğurdu mu?", " Denize köprü kuruldu mu?" , "Yumurtaya kulp takıldı mı?", "Deveye nal çakıldı mı!?", " Ölü dirildi mi ?", " Ani şeneldi mi?". Tüm bu olmaz işler gerçekleşirse Ani şenlenecektir. İnanışa göre bunlar olmayacağından Ani kıyamete değin insan yüzü görmeyecektir. Mitolojiden geçip yüzümüzü gerçeklere döndüğümüzde gözümüze ilk çarpan şeyin Ani antik kentinin bugünkü içler acısı durumudur.

Arpaçay’ın sınırı çizdiği Ermenistan’ın gözünün üstünde olduğu her fırsatta da uluslar arası platformlarda dile getirdiği bakımszlık insanlığımızın yüzünü kızartacak kadar vahim bir görünüm sunmaktadır. Ani antik kentine zamanında kenti çepeçevre saran, şimdilerdeyse yalnızca ve yer yer kalıntıları görünen surun batı kapısından giriliyor. Daha girer girmez ikinci bir surla karşılaşılıyor. Düşman saldırısını şaşırtmak ve yavaşlatabilmek için böyle yapılmış. Giriş kapısının üstünde iki işaret var. Biri Selçuklu Türklerinin havayı, suyu, toprağı ve ateşi simgeleyen dört kollu gamalı haç benzeri işareti, diğeri de kuzeyi gösteren ok işareti. Surların durumu o kadar kötü ki yakında tümüyle çökecek, yok olup gidecekmiş duygusu veriyor insana. O uygarlık bezir yağı üretebiliyormuş. Bu yağ çevrede ekilip biçilen bezir ya da zeyrek denen susam benzeri bitkiden elde ediliyormuş. Bunun için kentin içinde oldukça büyük sayılabilecek bir yağhane var. Yağhane çapı bir buçuk metreyi bulan dibek taşı, yağ yalakları ve yağ deposundan oluşmaktaymış. Yağhanedeki dağınıklık insanın içini burkuyor. Nesnelerin her biri bir tarafa saçılmış, bazılar da tümden yok olmuş. Bir başka üretimlik de süthane. Süthanede uzaklardan uzayıp geldiği anlaşılan kerpiç borular göze çarpmaktadır.

Araştırmalara göre çevre köylere ya da yaylalarda elde edilen, satın alınan süt hemen oracıktaki mekanizma aracılığıyla kerpiç borulara, oradan da kente ulaştırılabiliyormuş. Böylece ve özellikle de savaş zamanları kent halkının sütsüz kalması önleniyormuş. Ekmek gereksinmesi de tandırlıklardaki tandırlarla karşılanıyormuş. Yörede hâlâ kullanılan tandır çapı 60-80 arası, yüksekliği bir metre olan kerpiç kuyunun adıdır. İçinde ateş yakıldığında duvarları ısınır, yayvanlaştırılarak yapıştırılan hamuru pişirir. Ani antik kentinden günümüze kalan bir tandır oldukça sağlam görünmektedir. Düzgün sokaklar boyunca uzayıp giden aynı taştan aynı mimari anlayışla yapılan birbirinin benzeri çok sayıda işyeri de hâlâ müşterilerini ağırlıyor gibi ağırbaşlı ve konuksever görünüyor. Ancak belli ki son zamanlarda müşteriler salt o güzelim kesme taşları çalıp götürmek için gelmişler. Anadolu’da Türklerin yaptığı ilk cami olan Menuçihr Camii minaresinin başına örtülen sac şapka bile koruma ve bakım adı altında ne büyük komiklikler sergileyebildiğimizin somut kanıtıdır. Arpaçay’ın kanyon biçiminde derin ve dar boğaz olarak geçtiği yatağının hemen kıyısındaki sarp yamaca 989 yılında yapılmış Katedral adı verilen Meryemana Kilisesi, gerek mimarisi gerek de atmosferi açısından büyüleyici bir görünüme sahiptir.

Zamanında on iki havariyi de unutmayarak heykelleriyle kiliyse konuk eden mimarın tersine fetihten sonraki Müslüman mimarın hışmına uğramış. Azizlerin heykelleri günah mantığıyla sökülüp atılmış, aynı zamanda bir kültür-sanat merkezi gibi düşünülerek yapılmış olan kilisenin sahnesinin mermer merdivenleri de ortadan kaldırılmıştır. Giriş kısmındaki tonozların arasında yer alan kemerler de hangi akla kulluk bilinmez, örülerek kapatılmış. Bütün bunların sonucunda ortaya çıkana da Fatih Camii adı verilmiş. Yeterli cami yokmuş ya da ülkenin cami yapmaya gücü yetmiyormuş gibi ülkemizin dört bir yanındaki kiliselerin başına getirilenlerin mantığını anlamak mümkün değil. Kilisenin öylesine doğal ve güçlü bir akustiği var ki en küçük bir fısıltı bile kilisenin her yerinden duyulabiliyor. Düşündüm de orada dünyanın en nitelikli müzik resitalleri bile sergilenebilir. Ne ki şimdilik kilisenin içine girebilmek için basbayağı cesaretli olmak gerekiyor. Çünkü birçok yeri yıkılmış, birçok taşı, yontusu, kaplaması çalınmış; birçok yeri de ilkel biçimde yapılmış olan demir ve ağaç payandalarla ayakta duruyor. Diğer önemli tarihi kalıntılara gelince… Vadi içinde bulunan Dikran Honentz Kilisesi. Boyasının rengi hâlâ solmamış olan fresklerde Ermenilere Hıristiyan dinini getiren Aziz Grigor Lusavoriç'in hayatından sahneler görülür. 1020 yılında yapılan Abugamir Pahlavuni Kilisesi, İslam mimarisinden kaynaklanan ve daha sonraki dönemde Selçuklu mimarisinde sık sık kullanılan özellikler sergiler. 1035 tarihli Halaskâr (Amenaprgiç) Kilisesi dairesel kesitli bir kümbet yapısındadır.

Arpaçay’ın birbirine çok yakın kıvrımlarının asında tıpkı bir ada gibi görünen tepe üzerinde de Zakare Mkhrgrdzeli'nin Kızlar Manastırı adıyla bilinen kilise var. Bu manastırda bayan rahibe eğitimi yapılıyormuş. Görkemlerinin göz kamaştırıcılığı hâlâ geçerli, ama o kadar bakımsız bırakılmışlar ki her ikisi de sanki heybetle durdukları sarp kayalıkların üzerinden atlayıp intihar edeceklermiş gibi geliyor insana. Yapılanların ve yapanların hakkını yememek için eklemeliyim ki, son yıllar içinde yapılan Kars-Ani yolu son derece çağdaş. Başbakan’ın Ani ziyareti nedeniyle yapıldığı söyleniyor. Olsun, bu da güzel. İyisi kötüsüyle, çirkini güzeliyle doğup büyüdüğüm yerlerin bu yerlerin yabancısı olduğumu da ayırt ettim. Kars değişmiş ama dönüşmemiş, Arpaçay hiç değişmemiş, köyüm Bardaklı’da yalnızca köyün içindeki söğüt ve kavak ağaçları büyümüş, insanlar hâlâ yoksulluk ve dedikodu bataklığında ama gençler çok iyi, çok hürmetli… İyi eğitim alanları da çoğalmış. Ve mezarları köyümün… Babamın, amcalarımın, dayılarımın, ağabeyimin, şimdi de annemin mezarı… Olacak şey değil. Bu Kars buluşmasına, düğün nedeniyle annemi de götürmüştük. Düğünü hep birlikte yapmış, güzel anlar ve zamanlar geçirmiştik. Ne ki döndükten tam on gün sonra, yani on birinci gün annemin öldüğü haberi geldi. Bir kez daha Kars’ın yolunu tuttum. Ama bu kez her şey bambaşkaydı. Her şey çok daha kötü… Annemsiz ne Kars ne de Bursa avutabilecekti beni. Annemsiz her şey biraz daha eksik, yanlış, tatsız olacaktı. Annemin, “oğlumun biri de yazardır” diyerek övünmesinin ona verdiği mutluluktan ötürü duyduğum sevincim olmayacaktı artık.

Kitaplarımı yatağının üstüne toplayıp “keşke okuyabilseydim” dedikten sonra rastgele eline aldığı birini ters tuttuğunun da ayrımına varamadan okuyormuş gibi yaparak bir şeyler mırıldanmasından aldığım hazzı bir daha tadamayacaktım. Fotoğrafını çekmek istediğimde hemen kendine çekidüzen vermeye başladığını, örneğin “şu tülbendin rengi iyi değil, şu güllü olanı takayım” diyerek süslenme çabasını unutamayacak, bütün bunların, doksan yaşına karşın yaşama bağlılığının, yaşama sevincinin birer göstergesi olduğunun ayrımına vararak duyduğum mutluluğu bir daha duyamayacaktım. Uzun bir süre bağlama da çalamayacaktım. Çünkü annemin o küçücük, yaşlı ve sevimli ellerinin sevimli devinimi karşımda, bana tuttuğu alkışları yanımda, yüreğimde olamayacaktı. Kars demek annem demekti biraz da!... Annem demek Kars demekti daha çok. Tıpkı Kars gibi o da zamanı durdurmayı başarmıştı. Ama zaman onun için ansızın işlemeye başladı. Annem!...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 69
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 571
Kayıt tarihi
: 11.03.10
 
 

1954 yılında Kars’ın Arpaçay ilçesine bağlı Bardaklı köyünde doğdu. Türkiye’nin çeşitli yörel..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster