Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Kasım '06

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
811
 

Kötü eğitim-3

Kötü eğitim-3
 

" Okul ben ona yaklaştıkça ötelere kaçan nazlı bir sevgili gibiydi hep. Bir tavşan kaç- tazı tut oyunu, bir çeşit saklambaçtı " demiştim ya ikinci bölümde, bunu biraz açıp oradan devam edeyim: İlkokula kaydolurken bir yıl gecikmiş, lise birden ikiye geçtiğim yıl ise maddi sorunlar yüzünden, bütün olumsuzluklarına rağmen çok sevdiğim okulu bırakmak zorunda kalmıştım. Bu arada trikotajcılıktan, çorapcılığa, konfeksiyondan, lokantaya, fırıncılıktan, seyyar satıcılığa, oradan bakkalığa kadar birbiriyle alakasız bir sürü işe girip çıktım. Sabahleyin bir işe giriyor, eğer iş ya da ortam hoşuma gitmezse öğlen haber bile vermeden oradan ayrılıp başka bir iş aramaya koyuluyor ve çoğu zaman da buluyordum. O zamanlar işsizlik sorunu şimdiki kadar şiddetli değilmiş demek! Böyle birkaç yıl geçti. Derken askerlik çağım geldi, gittim.

Askerliği bitirip geldim. Birkaç haftalık dinlenmeden sonra tam iş aramaya başlayacaktım ki yolda yürürken arabasıyla yanımdan geçen bir arkadaşıma rastladım. Biraz gezelim falan derken laf iş konusuna geldi. İnşaat taşeronluğu yapıyormuş. "İşçiye ihtiyacımız var; istersen gel birkaç gün yardım et, hem başka bir iş buluncaya kadar harçlığını çıkarırsın" dedi. Çok işe girip çıkmştım ancak inşaat işçiliği yapmak hiç aklımdan geçmemişti. "Tamam" dedim. "Birkaç gün takılırım değişiklik olur" diye düşündüm kendi kendime. Dedim ama, o "birkaç gün", on yıldan fazla çalışacağım bir mesleğe dönüştü sonra.

Bitirdikten sonra karşısına geçip zevkle seyredebileceğim bir iş yapmayı severdim. Yani sonucu gözle görülür, elle tutulur bir iş... O yüzden devlet memurluğunu falan hiçbir zaman düşünmedim. Aklımdan geçen bir sürü meslek arasında en çok mimarlığa meylim vardı. Öğrenimim yarım kalmasa belki de mimar olacaktım; ama kader beni inşaatların başka bir kapısından sokmuştu içeri. Çabuk öğrenirim. İnşaatta kısa sürede usta olmuştum. Hâlâ iyi bir ustayımdır.

Kendimi çalışmaya verdim. Para biriktirip evlenecektim. Bu arada okul, gün geçip yaşım ilerledikçe benden çok uzaklaşan bir hayal haline gelmişti. Liseyi bile bitirememiştim. Ancak herşeye rağmen öğrenimimi sürdürmek içimdeki en büyük ukdeydi. İnşaatta yaz tatillerinde bizimle birlikte çalışan birkaç lise mezunu arkadaş vardı. Onlar habire üniversite sınavlarına giriyor ama bir türlü kazanamıyorlardı. Bir gün onlarla yine okumaktan, sınavdan falan söz ederken, "siz lisede okumadınız mı, nasıl kazanamıyorsunuz? Ben şu andaki bilgilerimle girsem kazanırım" diye bir söz kaçtı ağzımdan. "Kazanamazsın", "kazanırım" derken o söz bir iddialaşmaya dönüştü. Onlar, "sen girmediğin için kolay sanıyorsun, gir de nasıl kazanıyormuşsun görelim" dediler. O hızla gidip liseyi dışardan bitirme sınavlarına başvurdum. Şimdi nasıldır bilmiyorum ama o zaman aynı yıl içinde hem lise bitirme hem de üniversite sınavlarına girebiliyordunuz.

Girdim. Girdim ama öylesine. Üniversiteyi kazansam da gidebilecek durumda değildim aslında. Yine çalışmak zorundaydım. Hadi ortaokul lise falan neyse ne de üniversite, yarım gün çalışıp yarım gün okula gidilecek bir yer değildi. Hele başka bir şehirde bir yer kazanırsam oraya gitmek, hem okula devam edip hem de geçinmek çok zor işti. Sınavı kazanacağımı biliyordum ama sonrasından o nedenle pek umutlu değildim. O yüzden fazla önemsemedim. Sadece lise iki ve üçün kitaplarından birkaç tanesini edinip şöyle bir gözden geçirdim. Bir arkadaşımla da birkaç saat matematik ve fizik çalıştım.

Ben bir sınav adamıyımdır. Hayır, hiçbir zaman işin kolayına kaçıp kopya çekmedim. Benden kopya çekmek isteyenlere hep yardımcı olmuşumdur, o ayrı... Üniversitedeyken hazırlıksız olduğum bazı vize sınavları için birkaç kez teşebbüs ettim aslında. Ama sınavda kopya çekeceğim şeyleri elime, sıranın üstüne falan yazarken ezberlediğimi fark ettim ve sorular oradan çıktığı halde kopyalarıma bakmadan yanıtlayıp geçtim. Kendimi en rahat hissettiğim yerlerden biri sınav salonlarıdır. Ne korku ne de bir heyecan hissederim.

Liseden kalan derslerin sınavlarına girip fizik ve matematik hariç çoğunu iyi notlarla geçtim. Sanırım dışardan bitirmelere girenlere sorulan sorular da biraz kolaydı. Ancak fizik ve matematiği birkaç saatlik çalışmayla geçmek öyle pek de kolay bir iş değildir. Onların dışındakileri geçtim. Bu arada küçük bir anı: hiç unutmam; din dersi sınavına gireceğiz, benimse en ufak bir hazırlığım yok. Bizim zamanımızda din dersi zorunlu değildi. Din konusuyla da fazla ilgili de değildim o sıralar. Yani bilgim çok sınırlı. Sınav salonuna kayıt yaptırıp öyle giriyoruz. Kayıt masasının önünde uzunca bir kuyruk var. Önümde sıra bekleyen arkadaş din dersi kitabını açmış okuduklarını son bir defa gözden geçiriyordu. Ben de çaktırmadan yancı vaziyetinde onunla birlikte göz ucuyla birkaç sayfasını okudum. Sınavdaki beş sorunun dört tanesi o bölümlerden çıkmasın mı! Tabii biraz uygunsuz yoldan edindiğim taptaze bilgilerimle soruları hemen yanıtlayıp çıktım. Bayağı yüksek bir not almıştım. O arkadaş geçti mi bilmiyorum!

Şimdi sırada ÖSS vardı. Günü gelince girdim ve onu da iyi bir puanla kazandım. İş olsun diye girdiğim sınavların çoğunu kolayca geçmiştim. Şimdi önümde lise ikinin fizik ile matematik dersleri ve ÖYS sınavı kalmıştı. ÖYS’yi kazananlar, eğer kaldıkları ders sayısı belli bir yüzdenin altındaysa öğretmenler kurulu kararıyla mezun olabiliyorlardı. Kazandım ben de! Dedim ya, sınav adamıyım ben!… Ne dersane, ne özel bir hazırlık… Ama o güne gelinceye kadar okumayla ilişkimi hiçbir zaman kesmemiştim. İyi bir okuyucuydum. Cumartesi işi bırakıp Pazar günü ÖYS sınavına girdim. İyi geçmişti. Soruları yanıtlayıp çıktığımda daha sınavın bitmesine bir saatten fazla bir zaman vardı.

Zorunlu olarak sözel bölümden girmiştim. Sözelde tercih sıralamasında üstlere yazabileceğiniz yerler bellidir. O sıralar öğretmenlik pek revaçta değildi. O bir yana bırakılırsa geriye siyasal bilgiler, hukuk, gazetecilik falan kalır. Günü gelip sınav sonuçları açıklandığında şimdiki "iletişim fakültesi", o zamanki adı "basın yayın yüksekokulu" olan okulun gazetecilik bölümünü kazandığımı öğrendim. Arkadaşlarla girdiğim iddiayı kazanmıştım ama gazetecilik hiç de idealimde olan mesleklerden biri değildi. Mezunlarının iş bulma umudunun en düşük bölümlerden biri olduğunu ise daha sonra okula gelince öğrendim. Üstelik benim için İstanbul gibi uzak ve büyük bir şehre gitmek, orada barınabilmek maddi açıdan imkânsıza yakın bir şeydi. Ailemin bana para gönderecek hali de yoktu.

Ancak içimdeki ukde herşeye baskın geldi. Sınav sonuç belgesini liseye götürünce geçemediğim iki derse rağmen diplomamı memnuniyetle verdiler. Cebimde bir bilet parası ve birkaç haftalık harçlıkla İstanbul’a doğru yola çıktım.

Ee, yine bitmedi bu!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Güzel bir yazı olmuş. Genelde bu kadar uzun yazılardan kaçıyorum ama bu yazıyı sonuna kadar keyifle okudum.

ol 
 26.07.2008 11:42
Cevap :
Merhaba, çok teşekkür ederim efendim. Dördüncü bölümü de var. :) Sevgiler..  26.07.2008 12:43
 

10 yaş büyükler arasına- istemeden- sokmuşum.:) 68 kuşağı yani gençlikleri ve 20li yaşları 70 lerin ortalarına gelenler için 50-55 doğumlu demiştim ama sanırım sen de 78 kuşağı oluyorsun bu durumda.:)) sevgiyle kal.

Başak ALTIN 
 29.11.2006 18:35
Cevap :
Unutmamalııı yetmiş sekiiiz kuşağınııı :)))(Tarkan'ın "unutmamalı" şarkısının ezgisiyle söylenecek!) Sevgili Başak, çok mühimmmiş gibi can havliyle araya girip '78'li olduğumu hatırlattığım için asıl sen kusura bakma :))) Sevgiler, selamlar...  29.11.2006 20:01
 

yazmadığım için bi önceki yorumun sonunda anlamsız bir "devam" sözcüğü kaldı işte kusura bakma:)

Başak ALTIN 
 29.11.2006 18:31
Cevap :
:)  29.11.2006 20:02
 

çoğunda özellikle yetenekli, zeki, çalışkan iseler karşılarında inanılmaz zorluklar, başarıya rağmen okuldan terkler, hiç planlanmamış ama dayatıldığı için yaşanmış hayat biçimleri var. ve çevremdeki senin pek çok benzerinden çıkardığım sonuç şu ki: sanki birileri 1950-1955 yıllarında Türkiye'de doğanları tarihin özel bir odacığına hapsetti ve zamanı onlardan çalıp herşeye geç kalmaya, gençliklerini ve tüm potansiyellerini dondurmaya onları mahkum etti. böyle hissediyorum senin kuşağınla ilgili. ve yüreğim burkuluyor. (devam-)

Başak ALTIN 
 28.11.2006 10:29
Cevap :
"1950-1955 yılları doğanlar" arasına benim gibi 1960'ların ortalarında doğanları da eklemek lazım sevgili Başak. Asıl büyük kargaşa bizim ilkgençlik yıllarımıza denk geldi. "Herşeye geç kalma" çok doğru bir söz. Bizler iyi şeyler için hep geç kaldık, kötü şeyler ise bizi çok erken yakaladı maalesef. Yorumunu okurken bile hüzne kapıldım şimdi. Katkın için çok teşekkür. Sevgiler...  28.11.2006 14:45
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3733
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster