Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Kasım '06

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
679
 

Kötü eğitim

Kötü eğitim
 

" Vat iz yor neym? ", " May neym iz falan filan "… Ortaöğrenim hayatımız boyunca öğrenebildiğimiz bütün İngilizce bu iki kısa cümleden ibaretti. Bunu da İngilizce öğretmenimizden ya da dersten değil, soru cümlesinin arkasına getirilen ayıp bir tekerlemeden dolayı başka öğrencilerden öğrenmiştik. Kötü öğrenciler miydik? Hayır… İçimizde gerçekten kötü öğrenciler ya da okula ailesinin zorlamasıyla gelenler de vardı ama elbette hepimiz değil. Hele ben hiç… Benim için okul, hayatın ta kendisi; okumak ise hayatımdaki en büyük tutkuydu. Ha, o cümlelerin İngilizce yazılışını biliyorum; o kadar da yabancı dilimiz var canıım!

Kötü öğrenciler değildik; sadece yanlış zamanda yanlış yerdeydik. 1970’li yılların sonunda, Türkiye’de; Türkiye’nin altıncı büyük şehrinde; o şehrin çok kenar semtlerinden birinde; o semtin çorak bahçeli, kuru bir beton binadan ibaret lisesinde…

"Kuru bir beton" sözü kesinlikle abartı değil. Benim ortaokul kısmına kayıt yaptırmamdan birkaç yıl önce açılmış yeni bir liseydi. Ağaçsız, çiçeksiz bahçesinde yazın toza, kışın çamura batardık. Sınıflardaki bütün donanım herbirinde iki – üç öğrencinin oturduğu tahta sıralar, bir öğretmen masası, bir karatahta ve bir Atatürk portresinden ibaretti. Okulda fen laboratuvarı, yabancı dil laboratuvarı falan hak getire… Mezun olup geldiğim ilkokul bile o liseden daha donanımlıydı. Küçük bir laboratuvarı vardı hiç değilse; içinde de buhar makinesinin çalışma ilkesini anlatmakta kullanılan minicik sevimli bir lokomotif... Yakıt bölümüne ispirtoyu koyup tutuşturunca buharın harekete geçirdiği kol tekerleklerini döndürürdü. İnanılmaz bir şeydi...

Hadi donanımı neyse de sevgili lisemizin öğretmeni de yoktu. Derslerin yarıdan fazlası boş geçerdi. Öyleki bazı günler bütün derslerin boş geçeceği sabahtan belli olur, geldiğimiz gibi geri dönerdik evlerimize. Derslere gelecek öğretmen bulundu ve derse başladık diyelim; bu defa o dersi bitirmek sorun olurdu. Çünkü hiçbir sosyal ve teknik donanımı bulunmayan okulumuz o sırada Türkiye’de ne kadar siyasi fraksiyon ya da parti varsa onların temsilcilerini ve aktif sempatizanlarını barındırıyordu. Ders başlar başlamaz kapı küt diye açılır ve o temsilcilerden bir öğrencinin "Arkadaşlar!….." diye başlayan nutkuyla sınıfı boşaltmamız, kantinde bilmem neyi protesto etmek için toplanmamız istenirdi. Öğretmen bir kenara çekilip beklerdi sadece. Biz öğrenciler ise kafamızda "yine ne oldu?" sorularıyla kös kös inip doluşurduk kantine.

Öyle anlarda kalabalık olurdu kantin. Bir yandan elinize birtakım bildiriler, broşürler tutuşturulur, bir yandan atılan sloganlara eşlik etmeniz istenirdi. Kantimizde bir ping pong masası vardı. Okulun nadir spor aletlerinden biriydi. Koskocaman ve bomboş kantine bir hava katardı duruşuyla. Ama ben onun üstünde hiç masatenisi oynandığını görmedim. Boykotlarda ve gösterilerde siyasi grupların lider öğrencilerinin konuşma kürsüsü olarak işlev görüyordu daha çok. Boynu, yüzü atkıyla sarılı bir öğrenci onun üzerine çıkar bol “emperyalizm”li, "faşizm”li, "mücadele"li bir ajitasyon söylevi tuttururdu. Pek bir şey anlamadan dinler, sonuçta o gün okulda boykot nedeniyle ders yapılmayacağını öğrenip eve dönerdik.

Öğretmen zor bulunurdu ama branş öğretmeni bulmak ondan da zordu. Mesela matematik dersine gelen öğretmenimizi bir ders sonra İngilizce öğretmeni, ertesi gün şimdiki adı "ev ekonomisi", o zamanki adıyla "elişi" dersiyle karşımızda bulurduk. İşte İngilizce bilgimizin iki cümleyle sınırlı kalmasına neden olan da oydu. Neden olan derken onu suçlamıyorum kesinlikle. Zavallı öğretmenimiz İngilizceye en az bizim kadar yabancıydı. Biz yine kitaptan kırık dökük birşeyler okuyabilirken o onları bile telaffuz edemezdi. Bir öğrenciye kitaptan bir bölüm okutur, bir başkasının metnin sonundaki sorulara cevap vermesini isterdi. Ancak sorulara doğru yanıt verilip verilmediğini kendisi de bilmezdi. Babadan kalma bir manifaturacı dükkanı vardı, ona kafa yorardı daha çok. Zaten asıl sevdiği iş de manifaturacılıktı sanırım. "Babanız elbiselik kumaşları nereden alıyor?" diye sorardı sık sık bize. Hazırgiyim şimdiki gibi yaygın değildi o zamanlar. Elbise için önce kumaş alır, onu terziye götürüp üzerinize göre diktirirdiniz. Öğretmenimizin öyle sorması da kumaşları ondan almamız içindi. Öğretmenimizin adını hatırlamıyorum; yaşıyorsa kulakları çınlasın, ertesi yıl onu bile bulamadık. Öğretmenlerimiz aniden kaybolurdu. Kimi başka yere tayinini çıkarır; kimi istifa eder; kimi siyasi faaliyette bulunduğu gerekçesiyle sürgüne gönderilir; kimi de bir silahlı saldırıya uğrayıp ölür ya da yaralanırdı.

Bütün dersleri olduğu gibi İngilizceyi de seviyordum ama bu sebeplerden dolayı bu sevgim de karşılıksız kaldı ne yazık ki…

O dönemi bire bir yaşamayanlar belki bunlara inanmayacak, akıllarına, "Devlet yok muydu, o ne yapıyordu?" sorusu gelecektir belki. Elbette vardı. Hatta sokaklarda bol bol asker, polis, tank, panzer falan da vardı. Ama bir türlü otoritesini sağlayamıyordu nedense. Devlet, siyasi çatışmalara önlem almaktan ziyade kitap yasaklamayla ve çatışan taraflardan birini savunmayla vakit geçiriyordu. Hani dönemin başbakanı sayın Demirel’in "bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz" dediği yıllar.

Ülkemizde eğitim her dönem çok sorunlu bir alan olmuştur. Ancak sanırım hiçbir zaman o ölçüde sayısız sorunun içiçe geçip düğümlendiği bir döneme rastlanmamıştır. Benim de temsilcisi olduğum bir kuşak göz göre göre heba edilmiştir.

Başlığı Pedro Almodovar’ın filminin adından ödünç aldım. Çünkü anlatmak istediklerime iyi uyuyordu bu isim. Kötü eğitim, kötü eğitim sistemi, kötü yapılaşma, kötü kentleşme... Bu liste böyle uzar gider. Örgütlenme ve herhangi bir konuda sistem geliştirme özelliğine sahip bir ülke olduğumuz söylenemez. Bol bol çete, mafya örgütü falan kurarız, ancak bunlar bile çoğu zaman beceriksizce organize edilmiştir. İşte organizasyon eksikliğinden nasibini fazlasıyla alan kurumlarımızdan biri de eğitim sistemimizdir. Çoğumuz bu sistemin farklı dozlarda mağduru ya da kurbanıyız.

Bakın Cumhuriyetin kuruluşunun üzerinden 83 yıl geçmiş bugün hâlâ İmam Hatip okullarını konuşuyoruz. Çocuklara ne öğreteceğimizi bilmiyoruz. Üniversite giriş sınavlarıyla, dersanelerle uğraşıyoruz. Birçok ülkenin nüfusundan daha fazla öğrencimiz, 80 üniversitemiz, binlerce okulumuz var ama doğru dürüst bir bilimsel araştırma yapamıyoruz, teknoloji üretemiyoruz. Ondan sonra da Cem Yılmaz Opet bebeklerini niye burada yaptırmadı da Çin’e gitti diye kızıyoruz.

Neyse, eğitimin makro düzeydeki sorunlarını başka bir yazıya bırakıp kendi mikro dünyamıza dönelim. Birinci bölümde ortaokul döneminde yaşadığım olaylara değinmiştim biraz. Ben kendimi bildim bileli özellikle muhalefetteki politikacılardan, "Ülkemiz bugün tarihinin en ağır bunalımını yaşamaktadır" sözünü sık sık duyarım. İlkokula başladığım yıllarda da vardı bu söylem; üniversiteden mezun olduğum yıllarda da. Bir bakıma doğruydu da. Benim yaşıtlarımın en büyük şanssızlıklarından biri de okul dönemlerinin bu ağır bunalım yıllarına denk gelmesidir. Hoş, hangi kuşağın eğitimi o dönemlere denk gelmemiştir denebilir; ki o da doğrudur.

İşte ortaokul ve lise yıllarım o dönemlerden birine, belki de gerçekten en ağırına rastlamıştı. Devlet okullarında öğretmen, ısınacak kömür, ders araç gereci bulmak hazine bulmak kadar zordu. En vahimi ise güvenlik yoktu. Hayır, şimdiki gibi okul çeteleri değil de siyasi kamplaşmaların yarattığı güvenlik sorunu. Bizim lisemiz bunu en uç noktalarda yaşayan okullardan biriydi. Dışarıdan solcuların hakimiyetinde olduğu gerekçesiyle öğrencileri ve öğretmenleri karşıt görüşlülerce sık sık saldırıya uğrar; içeride ise aynı görüşte olduğu sanılan gruplar sürekli birbirine girerdi. Bu yüzden kaç kişi hayatını kaybetti, kaç öğretmen kaçıp gitti, kaç öğrenci okulu terk etti bilemem. Bugün o bunalım, kaos ve vahşet döneminin baş aktörü olan siyasi partilerin o dönemdeki politikalarına ilişkin en ufak bir özeleştiri yapmaksızın faaliyetlerini sürdürmelerine acı acı gülümsüyorum sadece...

Ortaokul yıllarımız öğretmensizlikle, kışın kaloriferleri yanmayan buz gibi sınıflarıyla, boykotlarla tatilllerle geçip gitti. Şimdi bazen hafızamı yoklayıp "o okulda ne öğrendim ben?" diye düşünüyorum da aklıma pek bir şey gelmiyor. Oysa çok hevesli ve iyi bir öğrenciydim. Ne sınıfta kalmış ne de bütünleme sınavı yüzü görmüştüm. Notlarım hep yüksekti. Buna rağmen ilkokulda öğrendiğim matematiğin üzerine hemen hiçbir şey koyamamıştım. Yabancı dil öğrenememiştim. Tarih dersi, ilkokulda gördüklerimizin biraz daha genişletilmiş haliydi. Dönüp dolaşıp hep savaşlardan ibaret Osmanlı tarihi ve "Birinci Dünya Savaşı’nda müttefikimiz olan Almanların yenilmesi yüzünden biz de yenilmiş sayıldık" gibi komik tarih tezlerinden oluşan hikâyeler...

Öğretim zaten eksikti de asıl önemli olan eğitim hiç yoktu. Bizi kim eğitecekti? Olmayan öğretmenlerimiz mi? İkide bir sınıfın kapısını açıp kantinde toplanmamızı emreden siyasi abilerimiz mi? "Bırakın dersi, dışarda neler olup bitiyor onlarla ilgilenin" diyen öğretmenlerimiz mi? Böyle gariplikler de vardı çünkü. Sayıları azdı ama bazı öğretmenlerimiz de öğrencilerini kendi siyasi görüşleriyle etkilemek için ders verirdi daha çok. Bunlar mı eğitecekti bizi?

Dönemi yaşamayanlara bunlar şimdi bir kâbus senaryosu gibi gelebilir ama böylesine inanılmaz bir atmosfer hakimdi o dönem okullarda. Bizim okula özgü bir şey de sanılmasın. Büyük kentlerdeki hemen hemen bütün devlet okulları üç aşağı beş yukarı aynı durumdaydı. Aileler bir yandan çocuklarını okutabilmek için çırpınır, bunları yaşadıkça da bu kez can korkusuyla okuldan almaya çabalardı. Bugün yaşları kırk civarında olan, "ilkokuldan sonra okuyamadım; liseden terkim" diyen birçok insana nedenini sorun, büyük ihtimalle eğitimini bu yüzden yarım bırakmıştır.

12 Eylül 1980 darbesi gerçekleştiğinde en azından güvenlik sorunu biraz çözülür gibi oldu. Ben liseye geçmiştim o yıl. Ama bu kez de sınıfların açık kapısında tüfekli bir askerin sürekli nöbet tuttuğu bir dönem başlamıştı. Okulun girişinden başlayıp sınıfların kapısına kadar her taraf asker polis doluydu. Bunların şüpheli bakışları altında okula girer, ders görür ve çıkardınız. Boykotlar bitmiş bu kez de bu türden bir rahatsızlık başlamıştı. Neyse zamanla bunlara da alıştık. Zaten bir süre sonra biraz daha geri noktalara çekildiler. Güvenlik sorunu ortadan kalkar gibi olmuştu. Ama öteki bütün sorunlar yerli yerinde duruyordu. Bunların üstüne bir de ben lise birden ikinci sınıfa geçtiğim yıl maddi nedenler yüzünden okulu terk etmek zorunda kalmıştım. Geçici bir ayrılıktı. Ama biraz uzun sürdü.

Okul, ben ona yaklaştıkça ötelere kaçan nazlı bir sevgili gibiydi hep. Bir tavşan kaç - tazı tut oyunu, bir çeşit saklambaçtı. Daha ilkokulda başlamıştı bu oyun.

sürecek

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

o zamanlara dair anlatılacak çok şey var gerçekten de. ve bir neslin harcanması doğrudur. neyse ki hayatta kalmış ve kendini yetiştirmiş biri olarak bugün bunları bize anlatabiliyorsun buna çok sevindim. devamını da bekliyorum.

Başak ALTIN 
 21.11.2006 14:43
Cevap :
Teşekkür ederim sevgili Başak, devamı yarın inşallah...  21.11.2006 20:29
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3731
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster