Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ağustos '08

 
Kategori
Yurtdışı Tatil
Okunma Sayısı
1509
 

LONDRA

LONDRA
 

Londra'ya gelinirde; British Museum, Tower Bridge, St.Paul kilisesi görülmeden dönülür mü?! Hayır tabii ki...
Bizi yine zorlu bir yürüyüş bekliyordu o gün ve hedefimiz Tower Bridge, St Paul Kilisesini keşfetmek...

Yine Waterloo İstasyonu'ndan startı veriyoruz ve Waterloo Köprüsünün altında, müzik yapan küçük grupların çıkardıkları hoş nağmeleri dinleyerek, Thames Nehri'nin kıyısından sağa doğru yürümeye başlıyoruz.
Sabahın erken saatleri olmasına rağmen büyük bir insan kalabalığı var.
Hemen orada festivallerin yapıldığı, konserlerin verildiği, her tür kültür ve sanat etkinliklerine kucak açmış kompleksleri görüyoruz.
Tate Modern'in önünde resim çekiyoruz sadece ve Shakespear's Globe Theatre'nin yanından geçerken, bu ülkede kültür ve sanata verilen önemi bir kez daha duyumsuyoruz yüreğimiz ezilerek...
'' Canım Ülkem'in bu manada da gelişimini görmeye bizim ömrümüz vefa etmez'' diyoruz kırılganlaşarak ...

Nehrin kenarındaki kumluk bölgede, kumdan heykeller inşa eden bir grup var, yukarıdan çalışmalarını izliyoruz bir süre...Bizim gibi pekçok insan ilgiyle izliyor onları...
Millennium Bridge; iki kıyıyı birleştiren çok ilginç bir yaya köprüsü ve solumuzda kalıyor. Ama biz karşı kıyıya geçişi, London Bridge'den yapmayı planlıyoruz.
London Bridge'ye gelince ise Tower Bridge'nin hayli uzağımızda kaldığını farkediyoruz ve oraya kadar gitmeyi göze alamıyoruz.
Oraya başka bir gün gideriz diyerek, uzaktan Tower Bridge'nin resmini çekiyoruz ve karşıya geçtiğimizde ise büyük bankaların-finans merkezlerinin yer aldığı bölgede olduğumuzu görüyoruz.

Ben, çok uzaklardan bile seçilen; camdan dev bir yumurtaya benzeyen yapıyı görmek istiyorum, ekiptekiler karşı çıkıyorlar; vakit kaybı olacak diye...Direniyorum, ''kendim giderim'' diyerek tehdit ediyorum onları, ikna çalışmamda başarılı olunca, o muhteşem yapının yanında buluyoruz kendimizi. Eski ile yeninin uyumu karşısında büyüleniyoruz bir kere daha...

Dönüp St. Paul Kilisesini geziyoruz, Kilisenin meydanında yer alan kafelerden birinde birşeyler içip soluklanıyoruz.

''Tower Bridge gezisini ertelediğimize göre, bugün yolumuzun üstündeki British Museum'u gezelim'' kararına varıyoruz...
Yaklaşık 45 dakika kadar Holborn Bulvarı'ndan (viaduct newgate) yürüyerek Müzeye varıyoruz...

Müzenin Girişi Roma tapınaklarına benziyor. Yüzlerce kişi merdivenlerde oturmuş orada bulunmanın tadını çıkarıyor. Çok kalabalık çok...

British Museum, dünyanın en eski müzesiymiş (1753), en büyüklerinden üstelik.Dünyanın dört bir tarafından getirilmiş seçkin eskiçağ eserlerini, etnoğrafik eserleri içinde barındırıyormuş...

İçeri girince, bu müzenin bir günde değil ancak bir haftada gezilebileceğini algılıyoruz ve resim çekmenin yasak olmadığını görüyoruz, çok seviniyoruz...

Her kolleksiyon birbirinden büyüleyici. Mısır kolleksiyonları bana çok ilginç geliyor...Mumyalar, freskler...
Asya kolleksiyonunda İznik çinilerini görüyoruz, pek mutlu oluyoruz.
Efes'teki Artemis Tapınağı' nın ve Bodrum'daki mozolenin bir bölümünün bu müzede olduğunu biliyoruz.
En üst kata geldiğimizde tavanının tamamen camekanlarla kaplandığı kafe- restaurant bölümünü görüyoruz. Aydınlık, bembeyaz, modern...Çok beğeniyoruz...
Müzenin her bir köşesi, mükemmellikte birbiriyle yarışıyor adeta...

Dışarı çıktığımızda, bitmesini istemediğimiz düşlerden çıkmış gibi hissediyoruz kendimizi.

Etrafımız öyle kalabalık ki; başımız dönüyor...

Karşı kaldırıma geçip, oradaki hediyelik eşya satan mağazalara uğruyor, bugünün anısına küçük bir alışveriş yapıyoruz.

Oxfort caddesi'ni kesen caddelerden geçiyoruz. Yorgunluk emareleri iyice ortaya çıkmaya başlıyor; yolu uzatmamak adına kestirme yollar öneriyoruz birbirimize...

Aaaa! Bir de bakıyoruz ki; Chinetown'dayız...
Esasen gezmeyi hiç düşünmediğimiz bir bölgeydi burası...
Biraz da bilinçsizce ulaştığımız Çin Mahallesi'ndeki dükkanlar, mağazalar, restaurant ve eğlence merkezleri tüm ilginçliğiyle önümüze çıkıyor...

Londra'da gün akşama karışıyor, yavaş yavaş...

Piccadilly Meydanı'ndan geçerken görüyoruz ki; Akşamüstü ve ayaküstü pub muhabbetleri sokaklara taşmaya başlamış...
Bir İngiliz film setinde gibi hissediyorum kendimi sık sık...Hoş, keyifli...

Golden Jubilee Köprüsünden, Waterloo İstasyonu'na doğru yürürken; nehir üzerindeki restaurant teknelerin, servise başladıklarını görüyoruz.

Geldiğimizden beri ilk defa bu kadar ılık bir akşam yaşıyoruz. ve bu saatte bir başka yansıyor akşam güneşi Thames üzerinde...

Ya da bana öyle geliyor...






 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Londra'ya günübirlik gitmiştim. Hyde Park ve Madam Tussaud mumya müzesini gezmiştim, param yetmediği için Planeterium'a girememiştim, eh o zaman universite son sınıf öürencisiydim :-) Bir önceki yaşamımda Britanya'da yaşamış olmalıyım, çünkü orada kendimi evimde hissediyordum. Siz çoktan dünya vatandaşı olmuşsunuz, hatta aslında doğanızda bu var bile diyebilirim. Saygılar.

Güz Özlemi 
 27.09.2012 1:03
Cevap :
Öncelikle yazılarıma yaptığınız bu çok hoş yorumlar için teşekkür ederim...Evet, Londra'yı ve Windsor'u ben de çok sevmiştim...Ha bu arada, bu kadar gezenti olunca insan gerçekten de kendisini dünya vatandaşı gibi hissediyor..:)Çok zarifsiniz efendim, gününüz güzel geçsin...  27.09.2012 8:42
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 247
Toplam yorum
: 2172
Toplam mesaj
: 113
Ort. okunma sayısı
: 1447
Kayıt tarihi
: 29.01.08
 
 

Antalya ve Akdeniz aşığı bir öğretmenim. Feci duygusal, iflâh olmaz bir romantiğim..:) Bol bol ok..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster