Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Mart '10

 
Kategori
Yolculuk
Okunma Sayısı
2944
 

MBA (Married But Available - Evli Fakat Müsait)

MBA (Married But Available - Evli Fakat Müsait)
 

 

İnsan olmama rağmen uçmaya ne kadar mecbursam, uçmamak için de elimden geleni yaptığıma inanabilirsiniz. Mesela Türkiye'deyken yurt içi seyahatlerimi mümkün olduğunca kara yoluyla yapıyorum. Etrafı seyrediyorum. Arabayı durdurup Anadolu'nun kokusunu içime çekiyorum. Ankara'ya giderken sağa dönüp Abant'ta bir gece kalabiliyorum. Yani, sıradan yaşamımı farklılaştırıyorum. Yazın yaptığım bir hafta on günlük tatilimde de tadına doyamadığım üç parkuru otomobille yapmaya bayılıyorum.

1. Bergen - Tromso (1800km)
2. Munich - Salzburg - Innsbruck - Liechtenstein (750km)
3. Genova - Marsilya (400km)

Bergen-Tromso hattı için min 2 hafta tatil süresi gerekmektedir.

2007 yazıydı. Münih'ten Air Dolomiti'nin ATR-72'siyle Genova'ya uçtum. 3 gün boşluk bulmuş ve biraz kafa dinlemek için yine pek sevdiğim sosyetik parkuru seçmiştim. Genova-Marsilya parkurunda San Remo'da kalacaktım. Hep uçakla otel arasına sıkışacak değildim ya, arabayla otel arasına sıkışmak da hoşuma gidiyordu. Issız Murat'ın kaçışı gibi; bir sırt çantası, içinde 2 tişört, bir şort ve bagaj tamam. Hem bu sefer San Remo'yu ziyaretim pek anlamlıydı da!

İtalya'da öyle BMW, Mercedes gibi arabalarla gezmek pek akıl kârı değil. Park ettiğiniz yere döndüğünüzde aynasını, armasını, antenini ve hatta tekerlerini yerinde bulamayabilirsiniz. İtalya'da İtalyan arabası kiralanır. Ben de öyle yaptım ve Fiat Grande Punto kiraladım. Manuel vitese bakınca ister istemez gülümsedim. Nasıl da gaza getiriyorlardı bizi Türkiye'de.

- Erkek adam iri yarı olur, kapılardan sığmaz!
- Erkek adam bıyıksız olmaz!
- Erkek adam manuel araba kullanır!

Heeyttt!! Koçum benim! Kim tutardı beni. Manuel araba kullanan, bıyıklı ve 117 kiloluk bir devdim geçmişte. Sonra bir kelebek uçtu başımın üzerinden. 2003'te önce bıyıklarımı kestim ve diyete başladım. Yıl 2010 ve ben bıyıksız, otomatik araba kullanan, 187cm-90 kiloluk bir erkeğim artık. Aslında 2004-2008 arası 81-82 kiloydum; ama dostlarım yanaklarımın çöktüğünü ve sağlıksız göründüğümü söylediler. Bunun üzerine, ideal kilomun 3 kilo fazlası olan 90'da kalmaya karar verdim. Şimdi herkes memnun ve ne mutlu ki kapılardan da sığıyorum:)

Harika bir temmuz gününde, sahil boyunca San Remo'ya doğru yol alıyordum. Radyoda çocukluk aşkım -siyah beyaz TV devrinin "İtalya'dan Müzik" programının kraliçesi- Raffaella Carra, Tuca Tuca'yı söylüyordu. O, muhteşem bacaklara sahip sarışın afet şimdilerde 70'ine merdiven dayamış olmalı.

Tatilim güzel başlamıştı; ama ara sıra aklıma -haftaya çıkacağım- Cezayir seyahati geliyordu. Albenga'ya yaklaşıyordum ki onu 100mt kadar ötede fark ettim. Otostop yapıyordu. Sağ elinin baş parmağı San Remo'yu gösteriyordu. Boyundan bağlı şapkası sırtına düşmüş, sapsarı uzun saçları şapkanın bitiminden sonra da devam ediyordu. Sırt çantası ayaklarının dibindeydi. Siyah koyu gözlük takmıştı. Yaklaştıkça hızımı düşürmüş ve Ti voglio, ah-ah! Mi piaci, ah-ah! diye yırtınan Raffaella'yı duymaz olmuştum. Kara gözlükler durmamı rica eder gibi bakıyordu. Kısacık bir şort giymişti; ama şanssızdı. Çünkü ben otostop tecrübesi olmayan ve de bunun çok riskli olduğuna inanan biriydim. Gazetelerde, TV'lerde devamlı olarak bu konuda yayınlar yapılıyordu. Güzel kızlar yem olarak kullanılıyor ve arabanıza aldınız mı, bacağınıza saplanan bir iğne ya da otel odasında sonlanan bayılma sonucunda her şeyinizi kaybediyordunuz. Organ mafyasına bile kurban gidebilirdiniz. 5-6 mt kalmıştı ki yerdeki sırt çantasının sapında Air Dolomiti isim etiketini fark ettim. Bir an kendimi kızın yerine koydum. Belki de tek başına tatile çıkmış dürüst bir insandı ve bir yabancının arabasına binmek onun için de risk değil miydi. Ya onu arabasına alan kişi kaçırıp organlarını çalsa ya da kötü emellerine alet etse ve hatta kötü yola düşürseydi. Yani, beni korkutup düşündüren nedenler onun için de geçerliydi.

20 mt kadar geçtikten sonra durdum. Dikiz aynasından ona baktım. O da bana bakıyordu. Geri vitese takıp geri geri gitmeye başlamışken, o da çantasını yerden almış, bana doğru koşmaya başlamıştı.

"Guten Tag, können Sie mich zu Nice nehmen?"

"Ich spreche nicht Deutsches gut. Können wir auf Englisch sprechen?"

Aslında onunla anlaşabilecek kadar Almanca konuşurdum da zaten taş çatlasa 70 km birlikte yolculuk yapacaktık ve durmaksızın sohbet edecek halimiz de yoktu. Dünyada herkes evrensel dil İngilizceyi bilsindi.

"A tabii, İngilizce de konuşabiliriz. Benim adım Maria. Almanya Wiesbaden'danım. Ya sen?"

"Benim adım da Ata. Türk'üm. 3 günlük iznim var. San Remo'ya gidiyorum."

"Tamam, San Remo'da inerim ben. Desene sen de benim gibi turistsin."

Kaçamak bakışlar atıyordum Maria'ya. Çantasından bir iğne çıkarıp bacağıma batırır mı endişesini de taşıyordum. Gözlüklerini arabaya biner binmez çıkardı. Kısa bir bakışmamızda masmavi gözler denizin mavisiyle yarıştı. Üzerinde varlığıyla yokluğu belirsiz bir tişört vardı ve otuzlu yaşlarında olmalıydı.

"Ne iş yapıyorsun Maria?"

"Bankacıyım."

Bankacı mı! Nasıl yani! Kafamdaki tilkilere ne büyük şok. Bütün değerler, felaket planları altüst olmuştu. Kendine gel oğlum Ata. Belki de yalan söylüyordur. Ama içimde tarifsiz bir rahatlama vardı. "Doktordan ya da Bayandan satılık araba." ilanlarının verdiği rahatlık ve güven duygusu gibi bir şeydi.

"Ekonomisini nasıl görüyorsun Almanya'nın?"

"Yüzlerce şirketi iflasa sürükleyen 1992/93 yılındaki krizde bankaya yeni girmiştim. Gece-gündüz çalışıyorduk. Önümüzdeki yıllarda da kriz olabilir; ama Alman şirketleri muhtemel krizlere hazırlıklı olmayı öğrendiler ve geçmiş problemlerin gelecek resesyonlarda yaşanacağına ihtimal vermiyorum.”

Bu cevap iki soru işaretime de cevap oluyordu. Kesinlikle 35'in altında değildi ve o gerçekten de bankacıydı. Ve bugüne bakacak olursak, dünyamızı sarsan krizi tahmin etmiş olmasına da şapka çıkarmak gerekirdi.

"Ya sen Ata? Sen ne iş yapıyorsun?"

"Otomotiv endüstrisinde çalışan bir mühendisim. Yaptığım iş Satış & Pazarlama. O nedenle zaten çok seyahat ediyorum. Ara sıra da böyle kaçışlarım oluyor işte. Kendimle kalmayı seviyorum."

Bu arada Imperia'ya gelmek üzereydik. "Hadi Ata, sana bir kahve ısmarlayayım." dedi.

Preve Di Pardini denen bir kafede durduk. Arabayla kafe arasındaki kısa mesafede bile gözlüklerini taktı. Çok güzel bir kadındı ve dışarıdan bize bakan: Şortlarını, terliklerini giymiş bir tatil çifti görürdü. Kafede iki masa doluydu ve biz de yolu gören bir masaya oturduk. Maria, cappuccino içmek istiyordu. Az sonra güler yüzle gelen bayan garsona, "Uno café corretto, uno cappuccino, uno sospeso." dedim.

"İtalyanca biliyor musun Ata, Sospeso'yu kim içecek?"

"Ee çok seyahat edince ister istemez multi-lingual oluyorsun. En azından günlük hayatını sürdürebilecek kadar öğreniyorsun lisanları. Sospeso kahve değil, askıda demek. Yani ben ikimize birer kahve ısmarlarken, bir tane de askıya dedim. Senin anlayacağın, 3 kahve parası ödeyeceğim ve bu kafeye parası olmayan; ama kahve içmek isteyen biri gelirse, askıdan bir kahve diyecek ve kahvesini bedava içecek. Bak şu karşı duvardaki çiviye takılan kağıtları görüyor musun? Garson, az sonra bizim için de oraya bir bedava kağıdı asacak. Bu, İtalya'da çok yaygın bir yardımlaşma davranışıdır."

"İnanmıyorum! Gerçekten mi? Keşke ben de, askıdan 2 kahve deseydim!"

Pürüzsüz yüzde masmavi gözlerin içi gülüyor. Upuzun biçimli parmakları, kısacık kesilmiş, ojesiz tırnakları dikkatimi çekiyor. O da bana bakıyor ve ben bu kadın bakışını iyi tanıyorum! Bakışlarımı kaçırırken, "Ben evliyim Ata." diyor!

Masaya düşmüş bakışlarım ve deli gibi atan kalbim, bu ani şok karşısında tekrar o mavi gözlerle birleşeceği bir iki saniye sonrasını ve bu açıklamanın neden yapıldığını düşünüyor. Gözlerimiz birleştiğinde, "Ve de ben MBA'im." diyor. Gözlerimiz her birleştiğinde ben'le başlayan farklı bir cümle kuruyor!

MBA: Master of Business Administration, yani İşletme Yüksek Lisansı mı yapmış! Ee, o bir bankacı ve bu çok normal. "Ben evliyim"den sonra, "Benim işletme master'ım var"ı da bozuk bir İngilizceyle anlatmaya mı çalışıyor?

"Evlisin ve işletme master'ın var, öyle mi Maria? Ne kadar güzel. Çocukların da var mı?"

Kahvelerimiz geliyor. Maria farkında değil; ama garson askıya bizim kağıdımızı da asıyor.

Kahvesinden bir yudum alıyor ve tekrar bana bakıyor. "Çok mu şakacısın, yoksa bu çok gezen multi-lingual adam MBA'in anlamını gerçekten de bilmiyor mu?"

"Benim bildiğim MBA'in tek anlamı var; ama başka bir anlamı da varsa, ben bilmiyorum Maria."

"MBA: Married But Available. Yani, Evli Fakat Müsait demek!"

"Anlamadım! Neye müsait?"

"8 yıldır evliyim. Bert harika bir insan ve muhteşem bir eş. Biliyor musun, o da senin gibi mühendis. Yılda 3 hafta iznimiz var. Bunun iki haftasını özgürce, ayrı ayrı istediğimiz ülkede, istediğimiz şekilde geçiriyoruz. Son bir haftayı da birlikte geçiriyoruz. Ben tanıdığım erkekleri, O da tanıdığı kadınları anlatıyor. Yani, o da bir MBA!! Geçen sene Tunus'taydım. Dafi'yle hiç odadan çıkmak istemiyorduk! Bert de şu anda Romanya'da. Geçen sene de Filipinler'deydi."

Café corretto yudumlamamı bekliyor; ama ben mavi gözlere takılmış kalmışım. Beynim greve çıkmış, kalbim durdu duracak. Neler anlatıyor bu kadın bana! Gözlerimi kapıyorum, Bert'e, "İtalya'da Ata diye bir Türk tanıdım ki..." diye başlayan cümle kuruşunu hayal ediyorum. Yüzü gülüyor. Umutlu. Demek ki hep almış, hiç reddedilmemiş!

Topluyorum kendimi. Kahvemden iri bir yudum alıyorum.

"Anladım Maria; ama sen benim ne olduğumu sormadın!"

"Peki ya sen Ata, evli misin?"

"Ben de MAU'yum Maria."

Gülümsüyor! "MAU da nedir?"

"Married And Unavailable. Yani, Evli Ve Müsait Değil. Tanıştığımıza sevindiğimi söyleyemeyeceğim Maria; ama otostop'una buradan bensiz devam edeceksin ve eminim ki çapkın bir İtalyan bulursun. İyi şanslar."

5.34 euro gelen hesabı da 10 euro olarak ödedim. Maria'nın, aptalın teki olduğumu düşünen bakışları altında kafeyi terk ettim.

Soyulmaktan, böbreği çaldırmaktan korkarken; kalbi bacak arasında atan bir kadına çatmıştım! Arabama binerken, o da camdan anlamaz gözlerle beni izlemeye devam ediyordu.

Yarım saat sonra çiçekler kenti San Remo'da -kalbim pır pır- otele girdim. Lobby'de Peppino di Capri'nin, Melancholie en septiembre'si kalpleri okşuyordu.

"Mr Sahin, biz de sizi bekliyorduk. Hoş geldiniz. Mrs Sahin de 2 saat önce otelimize giriş yaptı. 806 no'lu süitte kalıyorsunuz. İsteğiniz üzerine odanıza 33 adet de kırmızı gül kondu."

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Tülin hanımın öneriler bölümünde farkettim. Gerçekten çok sağlam bir duruş sergilemişsiniz. Kutlarım sizi. Sevgi ve selamlarımla....

Erol Özışık 
 19.04.2010 10:31
Cevap :
Yaşam Tiyatrosu bu. Seyredin seyredebildiğiniz kadar ! Teşekkürler Erol Bey, sevgiler..  19.04.2010 10:36
 

Yolculuklarınız ilginç ve oldukça renkli geçiyor... Keyifle okuyorum. Gezi anılarınızı da bir kitapta toplamayı düşünüyor musunuz?

Melek Koç 
 03.04.2010 23:31
Cevap :
Bence onlar kendi doğallıklarında süregeliyor da, ben onlara ilginç geliyor olabilirim :) Evet, öyle bir kitap olacak ama emekliliğimde :) Teşekkürler Melek Hn, sevgiler..  03.04.2010 23:51
 

Benim yorumum neden öyle bir başına yanıtsız kalmış, yasık ona :(

Emine Supçin 
 01.04.2010 21:14
Cevap :
Hiç olur mu öyle şey ? Valla anlamaya imkan yok Emine Hn !! Yorumunuzu aldıktan sadece 12 dk sonra yanıtlamışım ve benim cevabım hala yayınlanmadı !! Şöyle cevaplamıştım: Definitely right ! Nevertheless, woman is ever a fickle and changeable thing :) MB'dan kaynaklanan bu gecikme için özür. Sevgiler..  01.04.2010 21:33
 

anılarınız ilginç maceralarla dolu Ata Bey :) Sonu da size yakışan bir biçimde biten bir blog okuduk. Sadakat ve evlilik birbirlerinden asla ayrı düşünemeyeceğim iki kavram. Ben bir boğa burcuyum, her konuda sadakat olmazsa olmazımdır :) Selamlar, sevgiler...

yakamoz05 
 31.03.2010 18:54
Cevap :
Merhaba Meral. Bu ev işi çok yordu seni :) Tabii ki sadakat çok önemli ve hatta evlilikle bile sınırlamamak lazım. İlişkinin her seviyesinde birbirlerine sadık ve saygılı olmalı insanlar. Teşekkürler, sevgiler..  31.03.2010 20:21
 
Toplam blog
: 462
Toplam yorum
: 8316
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1136
Kayıt tarihi
: 07.03.09
 
 

Ne güzel bloglar yazdık, ne muhteşem dostluklar kurduk; onlar kaldı baki... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster