Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Eylül '17

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
49
 

Meyveli Ağaç

Meyveli Ağaç
 

“Yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkinin hep kandırma üzerine olduğunu aklımın ana sayfasına yazdım. Her kurala şüphe ile baktım. Bugün, doğru denilenlerin de çıkar ve yarar üzerine kurulduğunu hep düşündüm.”

NADİR ELİBOL  

(Rüzgar Gibi Geçmedi)

 

                Bilirsiniz; Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde kötü bir gelenek var: Kan davası

                Kökünü kazımak için hiçbir çaba göstermediğimiz bu saçma gelenek yüzünden, yüzyıllardır nice acılar yaşanmıştır ve hâlâ yaşanmakta.

                Hacımız hocamız da eğilmez hiç bu konuya; âmirimiz, memurumuz, müdürümüz de… Okulların ve öğretmenlerin müfredatında da yoktur; böyle bir konu.

                Hele hele hâkimleri, savcıları, valileri, kaymakamları hiç mi hiç ilgilendirmez!

                Adını saydığım ve saymadığım nice saygın meslek erbabı içinde halkın sorunlarıyla dertlenip derman arayanlar binde bir bile değildir; maalesef!

                Bakıyorum da, Üç Dilek adlı kitabın yazarı Turan Eren, 1980’de Kars’ın Susuz ilçesinde kaymakam iken, “kan davası” yüzünden acı çeken insanlarla da ilgilenmiş.

                Kayadibi köyündeki kan davasında o güne kadar altı kişi öldürülür. Bırakıverseniz, “Bir sizden, bir bizden” diye diye, 12’ye de ulaşır bu sayı, 16’ya da… Ailelerden birinin köyü terk etmesi bile çözüm değildir. Nitekim son günahsız kurban, Ankara’dan gönderilir, öteki dünyaya.

                Kaymakam, yanına başka ilgilileri de alarak birçok kez gider bu köye. İki tarafla da görüşür ama anlaşma sağlanamaz. Taraflardan biri, “Efendim, bizim büyüğümüz, Kürt İdris Ağa’dır. Ağa’mız ile görüşmeden, O “Tamam” demeden barışamayız.” der.

                İdris Ağa köyde oturacak değil ya! Ya Ankara’dadır, ya İstanbul’da… Kaymakam, adamı alıp Kars’a götürür. Postaneden telefon açılır: “Ağam, Kaymakam Bey, bizi barıştırmak, kan davasını ortadan kaldırmak istiyor. Ne diyorsun?” diye sorar köylü.

                Uzun açıklamalardan sonra, “Baş üstüne ağam.” deyip kapatır telefonu. Sonucu merakla bekleyen Kaymakam’a, “İdris Ağa barışmadan yana. O, evet dediğine göre biz de barışırız.” der.

                Tekrar köye dönülür. İki taraf bir araya getirilir. Ağa’nın onayı duyurulur önce. Sonra Kaymakam uzun açıklamalar yapar. Barışmalarının hayırlı olacağını belirterek düşman ailelerin ileri gelenlerini barıştırıp kucaklştırır.

                Ve bu güzel sonuç, bir “barış yemeği” ile taçlandırılır.

                İkinci bir kan davası, Susuz’un bir yaylasında 19 yaşında bir gencin alnından vurulup öldürülmesi ile başlamıştır. Vuran, Susuz’un Ermişler köyünden, vurulan Arpaçay ilçesinin Atçılar köyündendir. Öldürülen gencin babası, güçlü bir aşiret ağasıdır. Aşiretin bir kısmı Arpaçay, bir kısmı da Tuzluca köylerinde yaşamaktadır.

                Kaymakam, ölen çocuğun babası ile birçok kez konuşursa da, “Oğlumu, canımı, ciğerimi kaybettim. Kaybedecek başka nem kaldı? Mutlaka intikamını alacağım.” der de başka bir şey demez.

                Vuran aile ve birlikte yaşadığı köylüler, barışmaya dünden hazırdır. Vuran yakalanmış, hapistedir.

                Turan Eren, gerek Susuz Kaymakamı, gerekse Kars Vali Vekili olarak 9 kez görüşür, öldürülen gencin babasıyla. Son gidişinde: “Kaymakam Bey, çok ısrar ediyor, çok çaba gösteriyorsunuz. Siz gelmeden önce akrabalarla oturup konuştuk. O köyü basıp intikam almaktan vaz geçtik. Bizi onlarla karşı karşıya getirme. Çocuğumu öldürenlerle yüz yüze gelmek istemiyorum. Ama huzurunuzda söz veriyorum. Bizim için kan davası bitmiştir.” der; Arpaçaylı aşiret ağası.

                Buradan çıkan sonuç şu: Güzel bir iş, hayırlı bir iş yapmak istiyorsanız, inat edeceksiniz; ısrar edeceksiniz. Üç kez denemiş, beş kez girişimde bulunmuş yine de bir arpa boyu yol alamamış olabilirsiniz. Asla umutsuzluğa kapılmayacak, “Bu iş olmayacak.” demeyeceksiniz. Altıncı, yedinci kez, dahası Kaymakam Turan Eren gibi dokuz kez deneyeceksiniz.

                Siz de çok iyi bilirsiniz ki, zor elde edilen şey daha değerlidir.

                11 Eylül 1980 günü, Kaymakam Turan Eren, Kars Vali Vekili olarak göreve başlar, ertesi gün de 12 Eylül darbesi olur. Bir süre sonra, Susuz ilçesinde daha önce belediye başkanlığı yapan bir bey gelir ziyaretine: “Vali Bey, ilçelere belediye başkanı atanacakmış. Beni de Susuz’a Başkan yap.” der.

                Bakalım, ne cevap verir ona, bizim Vali Vekilimiz:

                “Bu memlekette bir sürü hırsız, uğursuz insan var. Ama hiçbiri hırsızlığını senin gibi övünerek anlatmaz. Sen, ben Susuz’a geldiğim günden beri, elektrik tellerini nasıl satıp yediğini, köylüden nasıl rüşvet aldığını anlatıp durursun. Bunu bile bile, seni o makama getirmem için benim de hırsız olmam gerekir.”

                Israr eder eski Başkan:

                “Dediğin doğru. Çalmadan duramam. Ama aldığım parayı mal mülk satın almak için harcamıyorum ki. Herkesle beraber yiyip içiyorum. Fakir fukaranın ihtiyacı olursa da veriyorum.”

                Ne söylerse ikna edemeyince Vali Vekilini, “O zaman, hiç kusura bakmayın, sizi Bakanlığa şikâyet edeceğim.” der.

                Dediğini de yapar Kaymakam’ın “Köylere Hizmet Götürme Birliğini” kurup parasını yediğinden tutun da kan davalarına müdahale edip bin yıllardır sürüp gelen gelenekleri yıkmak istemesine, hâkim olan eşi aracılığı ile katilleri serbest bıraktırmasına varıncaya kadar 16 maddelik bir şikâyet dilekçesi gönderir İçişleri Bakanlığına.

                Haklı ama adam! Siz o eski “Başkan”ın yerinde olsanız, şikâyet etmez miydiniz; böyle bir Kaymakam ve Vali Vekilini?

                Bir gün, Kaymakamlık makamına, kapıyı vurmadan elinde çanta, başında şapka biri girer. Ağzında da sakız… “İyi günler Kaymakam Bey” deyip teklifsizce geçip oturur koltuğa.

                Bozulur bizim Kaymakam. Resmî daireye girmenin bir âdâbı olduğunu, dışarı çıkıp ağzındaki sakızı attıktan, şapkasını çıkardıktan sonra gelmesini söyler. Adamın:

                “Ben Mülkiye Başmüfettişiyim. Hakkınızda şikâyet var. Soruşturmaya geldim.” demesine aldırmadan:

                “Başmüfettişseniz, bu âdâbı en iyi sizin bilmeniz gerekir.” deyince, ağzından sakızı, başından şapkayı çıkarıp kızgın bir tavırla Yazı İşleri Müdürünün odasına geçer. Üç gün boyunca 16 maddede belirtilen her şikâyet konusunu, inceden inceye sorup soruşturduktan sonra:

                “Kaymakam Bey, sizi kutluyorum. Gerek “Köylere Hizmet Birliği” gerek “Orduya Yardım Kampanyasındaki” faaliyetleriniz dört dörtlük… Alınan paralar, verilen makbuzlar, kısaca işlemleriniz çok düzgün. Kan davası konusunda da köylüler, size hep dua ediyorlar. Ayrıca eşinizin “Ağır Ceza Hâkimi” olduğu yazılmıştı şikâyette. Oysa “Asliye Hukuk Hâkimi”ymiş. Yani ki, hakkınızda en ufak bir suç unsuru bulamadım.” der. (Hayret! Kula kul olmayan böyle müfettişler de varmış; bir zamanlar.)

                “Evet ama o şikâyeti yapan adam, ‘Müfettiş getirttim. Kaymakamı sorguya çekiyor şu anda.’ diye övünüyor, üç dört gündür dışarda.” diye sitem ederse de kaymakam, “Boş ver! Aldırma. Biraz geç de olsa, gerçeği mutlaka görür ve anlar bizim halkımız.” der; Başmüfettiş.

                Ben de bu inançtayım. Meyveli ağaç durup dururken önümüzde, meyvesiz ağacı taşlayacak kadar da akılsız değiliz ya biz!

                               GELİN,  EN GÜZEL DÜNYAYI BİRLİKTE KURALIM

Yukarıdaki güzel davet benim değil; adaşım Dr. Hüseyin Demirci’nin… Kim midir, Dr.Demirci?  1952 doğumlu, Çorumlu bir köylü çocuğu… Hasanoğlan ve Yüksek Öğretmen Okulu çıkışlı… Ayrıca, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu… Ve Hasanoğlan Atatürk Öğretmen Okulu Mezunları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı…                                                                                                                                      

Doktorluk ve dernek başkanlığı yetmemiş; bu köylü çocuğuna. “Bildiklerimi, düşündüklerimi neden yazmayayım? Bunları insanlarımıza neden aktarmayayım?” deyip “Gelin, En Güzel Dünyayı Birlikte Kuralım” adını verdiği 288 sayfalı güzel bir kitap da yazmış.(*)

Baştan sona insan sevgisi tütüyor, bu kitabın her sayfasında. Ülkemizi, doğayı ve tüm insanları hiçbir fark gözetmeden seviyor. “Neden?” sorumuza da şu cevabı veriyor:  “Çünkü hiç kimse doğacağı ülkesini, ailesini, cinsiyetini, rengini, dilini, dinini, mezhebini kendisi seçmedi. Ben de hiçbir seçim yapmadan, hiçbir ayrım yapmadan bütün insanları seviyorum.”     

Okuyunca bu kitabı, sevinçle gördüm ki, eğitimci ve doktor yazarımız güzel ve yararlı olan her şeyin yanında, çirkin ve zararlı olan her şeyin karşısında… 

Böylesine değerli bir kitap yazıp yayımladığı için yürekten kutluyorum; Dr. Hüseyin Demirci’yi.         

Bakalım, sevgili kardeşi, yine Hasanoğlan çıkışlı Malatya Üniversitesi Kimya Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bayram Demirci’den de böylesine güzel bir kitap okuyabilecek miyim?

Hüseyin Erkan 

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

(*) Bu değerli esere ulaşmak isterseniz: Tel (0532) 241 97 14, E-Posta: drhsyn52@gmail.com

                                                                                                                             

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 183
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 259
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster