- Kategori
- İstanbul
Orda bir park var uzakta, o park benim parkım değildir.

Cibali, Haliç
Vardır elbet bir hikmeti de ben bilmiyorum. Her gün gazetelerde, falanca popçu ailesiyle felekten bir gün geçirdi, filanca topçu sevgilisiyle oradaydı, son günlerin popüler çifti Hanâzadeler yeni bebekleriyle çok eğlendiler, yeni evli ünlü çift tartışırken görüldü haberlerini okuyoruz.
Bunca yıllık İstanbulluyum. Ee biz de gençtik, sevgililerimiz oldu; evlendik, çoluk çocuğa karıştık ama ben oraya hiç gitmedim. Eksikliğini de hissetmedim. Nereden mi bahsediyorum?
Tabii ki Bebek Parkı’ndan.
Neden bütün ünlüler orada? Çay-kahve içmek için, çocuklarını salıncağa bindirmek için, yürüyüş yapmak için, köpeklerini gezdirmek için, kavga etmek için neden hep oraya gidiyorlar? Hepsi mi Bebek’te oturuyorlar? Oysa Haliç kıyılarında da Kazlıçeşme'de de ne güzel parklar var. Herhangi birini oralarda gördünüz mü ya da Sarayburnu’ndan Kumkapı’ya elinde finosuyla yürürken? Peki, neden göremediğinizi merak ettiniz mi?
Gezdiği parkla anılmak isteyebilir mi insan? CV’lerde şöyle bir dipnot: “Hafta sonları Bebek Park’ta vakit geçiririm.” İş ilanındaki şartlardan biri: “Bebek Park’ta gezilmiş olması tercih nedenidir.”
Ahh, yurdumun güzel insanları. Bugünlerde Şirince cinleriyle Bebek kokoşları’nı kanka ilan etmek gerek:)
Deniz tatillerinden vazgeçeli uzun yıllar oluyor. Boynumda kameram köşe bucak geziyorum. Gittiğim her ülkede, Anadolu’mun şehirlerinde ve güzel İstanbul’umda en ücra köşelere giriyor, insan manzaraları seyrediyorum. Karaköy’de Turyol İskelesi’nin yanından Haliç boyunca 50 mt yürüyün, küçücük bir balık lokantası var solda. Birkaç tahta masasıyla denize sıfır. Eminönü, Yeni Camii, Süleymaniye Camii tüm ihtişamıyla karşınızda. Yiyin orada balığı da bakalım bir daha başka yerde yer misiniz! Sımsıcak sohbet de bedava. Ama masa komşularınız filanca popçuyla, meşhur topçu değildir; söylemedi demeyin. Obama neden her fırsatta kendini köşedeki hamburgerciye atıyor sanıyorsunuz! Kimi liderler mütevazılıklarıyla gönüllere taht kuruyorlar. Yıllar önce Amsterdam’da bir resmi dairenin akşam mesai bitimine rastlamıştım. Kerli ferli adamlar kapının önündeki bisikletlerine binip evlerine gitmişlerdi!
Uzun yıllar boyunca birçok farklı kültürü ve medeniyeti yaşamış, incelemiş biri olarak size şunu söyleyebilirim ki yaşamı hazmetmek konusunda Batılı ülkeler kadar başarılı değiliz. Kendimizi ünlü sanacak kadar ünsüzüz aslında. Falanca ünlü çift yeni bebekleriyle Haliç’te yürüseler gönülleri fethederler, farkında değiller. Çünkü onlar vatandaş Ahmet Bey'le, Ayşe Hanım'ın kendileri hakkında düşündükleri ya da puanlamasıyla değil, kendi çevrelerindeki Yapımcı falan beyle, Modacı filan hanımın düşünceleriyle ilgilidirler. Belki de şovlarını, reklamlarını yapabilecekleri paparazziler Haliç Parkı'nda bulunmamaktadır. Yani Haliç'te, Kazlıçeşme'de, Sarayburnu'nda aristokrasi rüzgarları esmektedir de onlar mı gitmemektedir! Oysa ayakkabı boyacısı Hamit sandığını kenara koyup, lastiği kopmak üzere olan beyaz donuyla Bebek’ten denize atlayabilmektedir; ama Bebek’in ünlü müdavimleri Hamit’e iade-i ziyarette bulunmayı çok görmektedirler! Oysa o Hamit hiç düşünmeden cebindeki üç beş lirayla onlara çay-simit ısmarlayacak kadar hayatı hazmetmiştir. O’nun okuduğu Yaşam Üniversitesi‘ndeki dersler Harvard’da, Oxford’da okutulmamaktadır.
Geçmişte iki ünlü sanatçımızı LA Averill Park’ta ve Londra Russell Square Gardens’da yürürken görmüştüm. Yani, halka açık banliyö parklarında bizler gibiydiler. Ne arkalarından koşan kameralar ne de imza isteyen insanlar vardı. “E tabi, bizimkiler oralarda tanınmıyor.” demeyin sakın. Onların ünlüleri de zaten hep o parklarda, süpermarketlerde, yollarda sıradan insanlar gibi yaşıyorlar. Arkalarından koşan kameralar ve yapışkan fanlar yok. Geçenlerde size -yıllar önce Stuttgart’ın küçücük bir otelinde- Müslüm Gürses ve eşi Muhterem Nur’la karşılaşmamı ve alçak gönüllülüklerini anlatmıştım. Her ikisi de hayatı hazmetmiş çok mütevazı “insan”lar.
Hiç dişlerini porselenleştiren ya da burnunu düzelttiren, dudaklarını botokslatan bir yabancı sanatçı gördünüz mü? Barbara Streisand’ı tanır mısınız? Bugünlerde yetmişine gelmiş, albümleri 100 milyon satmış şarkıcı, artist, yönetmen, tiyatrocu bir Amerikalı sanatçı. Acaba kocaman burnunu hokka burun yaptırmayı neden hiç düşünememiş! Bazen TV’de zap’lerken rastlıyorum: Müzik piyasasına yeni giren tüm bayan vokallerimiz sarışın, renkli gözlü-lensli, göğüs-diş-burun estetikli ve mini ötesi etekli. Klip boyunca da uzanıp bacaklarını, silikonlu göğüslerini sergileyebilecekleri bir divan ya da yatak mutlaka bulunuyor. Sunduğu sesi midir yoksa vücudu mu, şüpheye düşüyorum. Barbara Streisand’ın Broadway müzikali Funny Girl‘ü bir izleyin lütfen. O kocaman burunlu yüz ve muhteşem ses hep ön plandadır.
Bebek Parkı’ndan nerelere geldik; ama sizin anlayacağınız, yaşam tiyatrosunda yapmacıksız ve doğaçlama roller kapabilmektir ömrü izlenir kılan. Ben de işim gereği hayatı dört mevsim yaşıyorum. Bir gece önce Luciano’da Château Beychevelle Saint-Julien eşliğinde filet mignon yerken, ertesi gün Karaköy’de beş liralık balık-ekmeğe bodoslama dalıyorum! Yanında da ekürisi -tepesine yumruk yemiş- soğan! Yürüyüşlerimi de genellikle Göztepe Özgürlük Parkı’nda yapıyorum ya da birkaç deli -köfte ödüllü- Tuzla’ya yürüyoruz. Hafta sonu kahvaltımı -pek sevdiğim- Karaköy Namlı'da yaparsam, sonrasında Haliç boyunca yürüyorum. Sahilden kısa bir yol buldum, kahvemi içmek için Pierre Loti'ye oradan tırmanıyorum. Haliç'e nazır mezarlığın içinden geçerken de dualarımı eksik etmiyorum. Mezarlık dedim de neden bütün ünlü cenazelerin -Matrix gözlüklü cemaat eşliğinde- Teşvikiye Camii’nden kaldırıldığını bileniniz var mı? Kumkapı Muhsine Hatun Camii'nden kalksa olmaz mı? Sanki sonunda mevtanın gittiği yer farklıdır!!