Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Eylül '11

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
318
 

Oyun havaları

Bayram -yine- geldi geçti… Bu uzun tatili fırsat bilip tatil yörelerine kaçanları saymıyorum ama bayramı yaşadıkları yerde, evlerinde geçirenlerde; bir “tamamlık”, bir “hoşnutluk” duygusu oldu mu acaba? 

Yani maddi durumlarındaki imkansızlıktan değil de; bizim gibi, bayramları aile büyükleri ile geçirmek için evlerinde kalanlardan bahsediyorum tabii… 

Büyükler ziyaret edildi, eller öpüldü, beraberce uzun süren bayram kahvaltıları yapıldı, yemekler yenildi… Mezarlıklardaki sonsuzluğa yitmişler ziyaret edildi, onlar için dualar okundu. 

Ramazan davulcularına -bazen biraz kızılsa da- bahşişler verildi, zırt-pırt kapı zillerini çalan mahallenin, apartmanın çocuklarına çikolatalar, paralar verildi… 

Yani bayramlarda yapılan hemen hemen tüm aktiviteler sırasıyla yerine getirildi. Ama çevremdeki çoğu insanda sanki o dinginlik ve “uhrevi memnuniyet” havası yoktu… Bayramların klasik ritüelleri aynen uygulansa da, ve bunlardan önceleri çok keyif alınıyordu da şimdilerde niye öyle olmuyor? 

Peki, dokuz günlük tatil nedeniyle sahillere koşanlarda var mıydı o hava? Tabii ki yoktu… Onlarda görülen en somut fayda(!) ten renklerinde bariz değişikliklerdi. 

Neden acaba? Neden hiçbir şey önceden olduğu hazları vermiyor insanlara? 

Toplumun yüreğinin “kılcal” damarları fazla mı tıkalı, ya da Bayram sabahlarının (özellikle ilk günü) radyolardaki (daha sonraları da TRT’li TV’lerindeki) Mustafa Kandıralı’lı “Oyun Havaları”nın artık olmayışından mı bu “eksiklik” duygusu? 

Necefli Maşrapa”lı siyah-beyaz TV dönemlerini bilenlerimizin, o dönemleri özlemesi mümkün bile olamaz ama Mustafa Kandıralı’lı “Oyun Havaları” eşliğinde yapılan “Bayram” kahvaltılarının özlendiğinden adım gibi eminim… 

Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, velhasıl bu toprakların tüm insanları, “oynak havaları” ve “oynak insanları” her daim sever çünkü… 

Yeni bir kitap… “Romantik Komünist”… Saime Göksu ve Edward Timms yazmış. Nazım Hikmet’i anlatıyor… 

Kitabın başlangıcında, Nazım’ın yakın dostu ünlü Rus şairi Yevgeni Yevtuşenko’ nun Nazım’la ilgili bir anısı var. Bu anıyı anlatırken kullandığı bir tanım var: 

Gözlerinden menekşe rengi damlalar dökülüyordu…” 

Çok etkileyici ve ne kadar da güzel bir ifade bu… Tam bir şaire yakışan gibi değil mi? 

Oysa bu coğrafyanın insanları, bizler; hep gözlerden akan yaşların “kanlı” olduğunu duyarız… “Gözlerinden kan damlıyordu…” türünden sahici ama bir o kadar da insanın içini ezen tanımlamalara daha çok alışığız. 

Ondan mı acaba, çok çarpıcı ve çok güzel geldi bu, “menekşe renkli gözyaşları…” bana? 

Yoksa, Nazım’ın adını her duyuşumuzda; onun koca bir ömrü hasret ve hüzün ile “ırak” topraklarda geçirmesinden duyduğumuz acıma ve üzüntü mü bize öyle hissettiriyor? 

Bilemedim. 

Eeee, fıkrasız olmaz tabii… 

Sirkeci Garındaki Birahanede oturup demlenen ünlü Şair Eşref’e, orada bulunanlardan biri: “ Üstadım, o güzel hicivlerinizin çoğunda isim olmadığı için kime yazıldığını anlayamıyoruz…” der. 

Şair Eşref cevap verir: “ Benim hicivlerim numarasız gözlük gibidir. Her rezile uyabileceği için isim belirtmeye gerek görmüyorum..!” 

 

Mustafa IŞIKSOY 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1471
Kayıt tarihi
: 22.05.10
 
 

STK' larda, toplumsal konularda çaba içinde olmayı bir yurttaş sorumluluğu olarak görürüm. "Söyle..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster