Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Ocak '12

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
325
 

Şaoların Dramı

Şaoların Dramı
 

Şao! Resimdeki çocuk… Henüz daha ondördünde… Şao sınır boylarının kaçakçısı. Yeni öğrendim adını. Yıldırım Türker yazmış Şao’yu. Onbir yaşında başlamış kaçakçılığa. Üç yıldır sınırın öte tarafındaki tüccarlardan aldıklarını katır sırtında getirip, satıyormuş. Sol ayağı mı? Şao’nun sol ayağı sakatmış. Önceleri güvenmemişler Şao’ya tüccarlar. Sonra… Bakmışlar ki, Şao işini iyi yapıyor, ondan sonra mal vermekte sakınca görmemişler Şao’ya.

Onbir yaşında sınır boylarında kaçakçılık yapmak nasıl bir şeydir? Ya ondördünde?

Üç yıl az zaman değil. Şao işinin erbabı olmuş üç yılda.

Sınır boyları nasıl yerlerdir? Fikri olan var mı? En azından benim hiç ama hiç fikrim yok. Hiç gitmedim sınır boylarına. Bilmem oraları. Bilmek ister miyim? Doğrusu onu da bilmiyorum. Sarp dağları, dar geçitleri, mayınlı tarlaları, karlı kış günlerini… Gerçekten de bilmek ister miyim? Ne acı değil mi?

Kızım geldi aklıma. Henüz daha on yaşında. Şunun şurasında üç beş ay sonra onbirine girecek. Tefekkür edilebilecek bir durum dahi değil. Lokmasını dahi ağzına biz götürüyoruz kim zaman. Elbisesini dahi kimi zaman annesi giydiriyor. Çocuk daha… Uyumak istiyor sabahları. Gününün her dakikasını oyun oynayarak geçirmek istiyor. Bazen oluyor, televizyonun başından dahi kalkmak istemiyor. Ayağına istiyor her şeyi. Meyvesini yemeden uyku uyumaz kızım.

Oyun çağındaki, okul çağındaki çocuklarını geçim derdine düşürmüş bir düzenin tam da orta yerindeyiz. Kendimizi bilsek, ne büyük bir dramla, ne büyük bir trajediyle karşı karşıya olduğumuzu az buçuk anlarız. Ama… Ama kendimizi bildiğimiz bile belli değil.

Kaçakçılık yapıyorlarmış.

Sarp dağlarda, mayınlı tarlalarda, karda, kışta, kıyamette… Lanet okuyan bilmişler var. Atıp tutuyorlar. Dürüstlük kumkumaları... Vatan millet sevdalıları...

Yaşadıkları coğrafyanın bir bölgesinde minicik bebeler geçim derdi uğruna, kaçağa gidiyor… O minicik bebeler, bedenlerini ölüme yatırıyor ama, bizim dürüstlük kumkumaları, o minicik bebelerin yaptığı kaçakçılığı suç kervanına katıyor.

“Yuh olsun” demekten başka da bir şey gelmiyor elimizden.

Sosyal, sınıfsal her anlamda diz boyu bir çarpıklığı gözümüzün içerisine sokan bu trajediden, “Neden bunlar kaçakçılık yapıyor?” sorusunu sorarak, sebebini sorgulamaktan öteye, lanet okuyorlar. İnsanın utanası geliyor.

Sahi, nasıl yerlerdir sınır boyları? Ben bilmiyorum nasıl yerler olduğunu. Sadece tahmin ediyorum.

Bir ara Kadir İnanır’ın bir filminde izlemiştim sınır boyu kaçakçılığının nasıl bir şey olduğunu. Karın kapladığı geniş arazilerde, kelle koltukta geçiyorlardı sınırın öte tarafına. Malı alıp, gerisin geri, aynı karlı yollardan, dar geçitlerden, sarp dağlardan geçerek, donma tehlikesi yaşayarak geldikleri yere dönüyorlardı.

Böyle para kazanmak…

Bu çocuklar keyfinde mi kaçakçılık yapıyorlar? Bunca ezaya, cezaya katlanmayı keyifli bir şey olduğu için mi tercih ediyorlar?

Ya kazancı… Kazanç dediğin şey, hepi topu bir kuru ekmek, bir kuru soğandır.

Bu çocuklar, bu minik bebeler, bir kuru ekmek, bir kuru soğan uğruna bu ezayı, cezayı çekiyorlar. İstediklerinden değil elbette. Zorunluluk dostum zorunluluk. Seçeneksizlik… Bu çocukların başka bir seçeneği vardı da, bu çocuklar mı o seçeneği ellerinin tersiyle itti?

Kaç gündür gazeteleri takip ediyorum. Yazılanların karşısında kanım donuyor, emin olun. Biz nasıl bu kadar vicdansız olabildik? Biz nasıl bu denli feci bir vicdansızlık yükünü taşıyor olabildik? Toplum olarak böyle trajedilere karşı nasıl sessiz kalabildik ve bu trajedileri soğukkanlılıkla değerlendirebildik? Aklım almıyor… Biz hangi zaman diliminden geçerek böyle bir karaktere doğru adım adım evirildik?

Ben kaç gündür işin diğer bütün boyutlarını bir kenara koydum. Kasıt vardı veya yoktu… Katliam bilinçli olarak yapıldı veya yapılmadı… Her ne halt ise… Hadi diyelim ki, devlet kendisini bu katliamın sorumluluğundan dolayı sıyırdı, çıktı. Siyasal iktidar kendisini akladı… Emin olun hiç umurumda değil. Hiç kimse bana onbir yaşındaki çocukların kaçakçılık yaptığı gerçeğini anlatamaz. Bu hususta devlet, kendisini benim gözümde aklayamaz.

Yok çağ atladık… Yok ekonomimiz büyüyor… Yok şöyle yatırım yaptık… Şöyle duble yollar, havaalanları, barajlar yaptık… Hepsi martaval.

Bu coğrafyanın onbir yaşındaki çocukları kaçakçılık yapmak zorunda kalmış mı, kalmamış mı?

Bu utanç hepimize fazlasıyla yeter.

Gülçin Erşen bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Birçok kişinin unuttuğu bir bakış açısıyla ve duyarlılıkla konuyu ele alan yazınızı beğeniyle okudum. Görüşlerinize katılıyorum. Bu ülkede kaçakçılık suç sayılmıyorsa, çocuk yaştakiler kaçakçı(zamanında tornacılık yapmaları tartışılırdı) oluyor, terör örgütüne katılıyor, dedesi yaşındakilerle evleniyor ya da fuhuşa itiliyorlarsa, devlet, ilgili kurum ve kuruluşlar asıl bunun için suçlanıp eleştirilmelidir. Tabii fırsatçı bölücüler de asıl bu duruma hayıflanmalıdır.

Gülçin Erşen 
 05.01.2012 16:43
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 1509
Toplam yorum
: 3024
Toplam mesaj
: 195
Ort. okunma sayısı
: 1133
Kayıt tarihi
: 07.08.07
 
 

Yazarım... Okurum... Öğrencilik yıllarımda çok yazdım... Kompozisyon derslerinde yazdım... Duvar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster