Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Temmuz '13

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
283
 

Şehrin intikam meleği

Şehrin intikam meleği
 

Öldürülenler suç işleyenlerdi....


Gecenin koyuluğu artıp sokak aralarında şaraptan sızan evsizlerin bedenlerine ve yüreklerine sis gibi bir hüzün çökmesine neden olduğunda Kamil daha yeni yatmıştı. Bir haftadır zihni soru işaretlerinin anaforunda hallaç pamuğu gibi darmadağındı. Telefonun sessizlik perdesini yırtan sesi evde yankılanırken içine batan gözlerini ovuşturarak ahizeyi kulağına götürdü.  Hırıltılı sesle yatakta doğrulduğunda uykunun bedenini terk ettiğini fark etmedi bile.

“Bir ceset daha bulundu. Aynı şekilde öldürülmüş.”          

Kamil yüreğine oturan acıyla “Nerede?” diye sordu. Olay yerinin adresini alıp evden çıkması beş dakika bile sürmemişti. Büyük bir şehirde görev yapmasına rağmen basit cinayet davalarıyla uğraşıyorlardı hep. Bu seferki farklıydı. Mesleğinin en büyük olayı duruyordu karşısında.  Öldürülen üçüncü kişiydi bu. Bir hafta içinde yaşadığı olayları parça parça hatırladı. Öldürülenlerden ilki bir çiftçiydi, ikincisi de bir öğretmen. Birbirinden alakasız insanların öldürülmesi olayın kilit noktası diye düşündü.

Arabayla gecenin koyu karanlığını yara yara yarım saat sonra Anavarza Kalesi’ne vardı. Kale, karşısında bütün ihtişamı ile yükselirken polis arabalarının mavili kırmızılı siren ışıkları bu ihtişama gölge düşürüyordu. Arabadan çıktığında ağustos böceklerinin sesi kulaklarını doldurdu. Toprak yolun iki yanından yükselen yarpuz kokusu baş döndürücüydü. Sarı bandın altından geçerken beyaz kıyafetleriyle koşuşturan adli tıp personeline göz ucuyla baktı.

Rıza yanına gelip “Komserim! Cinayet, diğer iki cinayetin işlenişiyle aynı.” dedi. Boğucu sıcağın etkisine karışan bir tuhaflık vardı. Katil, tarihi mekânlarda işlediği cinayetlerin, eski zamanlardaki gibi Tanrı’ya sunulan adağı yaşatmaya çalıştığını zannetmemizi istiyor, diye düşündü. Kalenin aşağısında durup görkemli yapının asırlardır ayakta duran su kemerlerine baktı. Kral mezarlarının orada yoğun araştırma yapıldığı projektörlerin çokluğundan anlaşılıyordu. Kalenin kuzeyinde araştırmalar sona ermiş gibiydi.

Kamil, kaleye tırmanmak için önlerinde uzanan yılankavi merdivene baktı.  Derin bir nefes aldı. Sonsuzmuş gibi görünen merdivenlere bakıp çıkmak zorunda olduğunu kendi kendine hatırlattı.

“Tahminen kırk, kırk beş yaşlarında, henüz kimlik tespiti yapamadık. Arkadaşlar araştırıyorlar. Kolları ve bacakları kesilmiş; başı gövdede. Bu aslında çok ilginç… Bir katil kolları ve bacağı koparttığı halde neden başı kopartmaz?”

“İşte katili bulunca bu soruların yanıtını da bulacağız.” Öfkeli, buruşuk ve tok bir sesle konuşmuştu. Cinayetlerin sinirlerini bozmasından dolayı çevresindeki insanları kırdığının farkındaydı.

 Merdivenin yanındaki duvarda hafif bir hareketlilik hissedip dönüp baktı. Kamil, gümüş başını Toros’lardan çoktan çıkaran dolunayın hafif ışığında, boynunu gökyüzüne kıvıran kaya kertenkelesiyle burun buruna geldi. Hayvan kuyruğunu savurup çalıların arasına kaçarken “Kalenin bekçisiyle konuştunuz mu?” dedi.

“Evet, arkadaşlar sorguladılar. Bugün kaleye hiç ziyaretçi gelmemiş. Kimseyi görmemiş. Bu sıcakta kimsenin gelmemesi normal…”

“Katil buraya bir şekilde geldi ve cesedi bıraktı. Arabayla gelmiş olmalı.”  Kalenin ulaşımının zor olduğunu söylemesine gerek bile yoktu. Sustu. Dudaklarını iyice birbirine bastırdı.

Merdivenleri çıktıklarında ikisi de soluk soluğa kalmışlardı. Aşağıdaki kalabalığın bir eşi de yukarıdaydı.

Ceset surların yanında, bayır aşağı yatıyordu. Öylece bir hayvan gibi öldürülüp rastgele atılmıştı. Kamil, cesedin uzmanların çalışmasını zorlaştıran pozisyonuna baktı. 

“Katil cesedi buraya kadar taşımış olmalı. Ama merdivenlerde hiç kan izi yok. Arkadaşlar her yeri en ufak noktasına kadar araştırdılar. Sonuç tertemiz.”

“Sonuç tertemiz deme! Biri işini tam yapmamış demek ki kan izi yok! Her yer tertemiz, öyleyse uçakla gökyüzünden mi atıldı bu ceset…? Kalenin iç kısmına bakın. Cinayet burada işlenmiştir. Çalı çırpıdan kan izini görememişlerdir.”

Kamil sinirli sinirli başını salladı. Cinayetlerin üçe çıkması ve katilin kim olabileceğine dair en ufak bir izin bile olmaması canını sıkmıştı. Yakında amiri bu işi bir an önce çözmesi için baskı yapmaya başlayacaktı.

Cesedin yanına yaklaştı. Koku dayanılacak gibi değildi. Cesedin üstüne saldıran sineklerin arasından göğsün ortasındaki yanık yere baktı.Önceki iki cinayetin işleniş şekliyle aynıydı. Göğsün ortasına kızgın bir nesneyle yapılan şekil ve yanık etin şişkinliği midesini bulandırdı. Boynuzun üzerinde bir taç ölü bedenin göğsünde capcanlı duruyordu. Kamil, Rıza’nın yanına koşarak gelen memurun soluk soluğa bir şeyler anlattığını görüp cesedin başından ayrıldı. Bütün canlılığıyla ortaya çıkan ay yeryüzünü iyiden iyiye ışıtırken hafif bir esinti sırtlarındaki teri soğutmaya başlamıştı.

“Cinayet burada işlenmiş. Kalenin altındaki zindanlardan birinde…” Rıza karanlık kalenin içinde ilerlerken fenerin aydınlığına rağmen ürperdi. Onun sesindeki heyecanı fark eden Kamil, “Katil hiç korkmamıştır emin ol!” dedi. Zindanın olduğu yere kadar hiç konuşmadılar. Kamil kendi içinde de bir huzursuzluk olduğunu, kulaklarının uğuldadığını söylememek için dilini ısırdı. Yüzyıllardır ayakta olan kalenin tarih boyunca nice cinayetlere şahitlik ettiğini düşünüp derin nefes aldı. Saray cinayetlerine karışan modern cinayetlerin hangi ruh haliyle işlendiğini merak ediyordu. İlk cinayet yeri Yılankale’ydi. Cesedi gece bira içmeye giden iki âlemci bulmuştu. Kırsal bölgelerdeki tarihi eserlerin uğradığı bir hakaret şekli olsa da yöre halkı ırmak kenarlarında veya kalenin surlarında şehre kuşbakışı içki içilmesini abes karşılamıyordu. Katil cesedi oraya bir araçla getirmişti. Her yerde kan izleri vardı. İkinci cinayet ise Toprakkale’de bulunmuştu. Kalenin orta katında bulunan ceset orada öldürülmüştü.

“Katil hep tarihi yerleri tercih ediyor. Yöre tarihini iyi bilen bir uzmandan yardım almalıyız. Dördüncü cinayetin yine bir kale ya da başka bir tarihi mekânda işlenme olasılığı yüksek.”

Rıza zindanın kuytularında gezdirdiği el fenerini koyulaşan kan birikintisinin üzerine tutup “Her üç ceset de bize bir şey anlatmaya çalışıyor.” dedi. Yan tarafta söndürülmüş bir ateş vardı. Bazı tahta parçaları daha tutuşmadan üzerine su dökülmüştü.

 “Kurbanın göğsüne yapılan şekli burada harlandırmış katil.”

Kamil başını sallamakla yetindi. Boğulduğunu hissetti. İncelemelerini bir an önce bitirmek için hızlı hızlı hareket etti.

Kaleden çıktıklarında temiz havayı ciğerlerine çekti. Çukurova ayaklarının altındaydı. Sabahın ilk ışıklarıyla karşılaşacak olan ay, bütün asilliğiyle kızgın güneşe meydan okumaya hazırlanıyordu. Ceset torbası iki görevli tarafından merdivenden aşağı indirilmeye başlanmıştı bile.

Kamil manzaranın büyüleyiciliğiyle “Buraya daha önce hiç gelmemiştim.” dedi.

“Tatsız bir olayla geldiniz ama bir gün gündüz gözüyle gelip görmenizi tavsiye ederim.”

Kamil merdivenlerin çokluğunu bahane edip hiç gelmeyeceğini düşündü. Yöre halkı derin bir uykudaydı. Yatağında olup deliksiz bir uyku uyumayı istedi ya da görevde olmayıp buz gibi bir bira içmeyi. Ağzında soğuk biranın tadını hissederek aşağı indi.

“Cesedi teşhis ettiler. Otuz sekiz yaşında, çevre mühendisi Orhan Yalabıyık. Evli, üç çocuk babası; dört gündür kayıpmış. Ailesi hiçbir düşmanı olmadığını söyledi.”

“Ama varmış işte.”

Kamil saçlarının dibini tutup çekti. Önündeki haritada işaretlenmiş olan tarihi mekânlara bakıp  “Buralara birer ekip gönderelim. İki üç gün nöbet tutsunlar. Şüpheli gördüklerini bize bildirirler.”dedi.

Klimanın kuru soğuğunda soruşturmanın ayrıntılarıyla uğraşırken kendi hayatındaki olumsuzlukları düşünmemesinin verdiği rahatlığı içine çekti. Karısı tarafından terk edilen bir adam olduğunu kendi kendine yinelemekten kurtulmuştu. Zihni cinayetlerden başka hiçbir şeyi düşünmüyordu.

Dışarıdan gelen herkes “Çukurova yanıyor!” diyerek içeri giriyordu. Alınlarından, boyunlarından, sırtlarından sızan terle klimanın karşısına geçip rahatlamaya çalışıyorlardı. Kamil onları görmezden gelip önündeki tahtadan bakışlarını ayırmadan cinayetle ilgili soru işaretlerini yanıtlamak, ipuçlarını yakalamak için gözünü dahi kırpmıyordu. Katilin ardında hiçbir iz bırakmamış olmasına bir anlam veremiyordu.

“Bu sıcakta cinayetlerle uğraşmak çok zor…” diyerek içeri giren Rıza’ya baktı.

“Bir şey var mı?”

“Bir demirci ustası geldi. Adı Recep, sorgu için aldım. Seni bekliyoruz.” dedi.

Kamil hızla sandalyeyi itip ayağa kalktı. Sorgu odasına girdiğinde karşısındaki yetmiş yaşlarındaki adamın yumuk yumuk gözleriyle karşılaştı. Yüzündeki sayısız derin kırışığın, acının her türlüsünü görmüş bir insanın habercisi olduğunu anladı. Ağzındaki üç beş dişi ve içe doğru kayan dudaklarıyla “Cinayetleri duyduğumda namus davası diye düşünüp önemsememiştim. Ama cesetlerin göğsünde yapraklı taç gibi bir şekil varmış dediklerinde aklım başımdan gitti. O şeklin kalıbını çıkarıp ben döktüm, demirini ben dövdüm. Katili biliyorum.” dedi.

Kamil aydınlanan yüzüyle “Kim?” diye sordu. Yaşlı adam derin bir kederle konuşmaya başladığında odadaki herkes nefesini tutmuştu.

“Bana mahallede bunak derler. Ama daha bunamadım. İki ay kadar önce elinde bir resimle…”

Sustu. Bol, gri pantolonunun cebinden buruşmuş bir kâğıt çıkardı. Dizinin üstünde açıp kırışıklığını gidermeye çalıştı. Kamil’e doğru uzattı. Kamil hızla alıp baktı. Rıza da ayağa kalkıp Kamil’in omzunun üzerinden kâğıttaki resme bakıyordu. Cesetlerin göğsündeki şekil daha net bir şekilde karşılarında duruyordu. Boynuzlu meyve tabağının üstüne oturtulmuş zeytin dallarından oluşan bir taç…

“Bunun ne anlama geldiğini araştırın.” Kamil arkasındaki polise kâğıdı uzatıp Rıza’ya döndü.

“Garip bir katilimiz var.” dedi. 

“Recep Dayı anlat bakalım. Kim getirdi bu resmi?”

Yaşlı adam elini başına götürüp alnını ovaladı. Parmaklarının titrediğini fark eden Rıza “Heyecanlanmana gerek yok dayı, yavaş yavaş anlat.” dedi.

Recep Usta yutkunup titreyen bir sesle “Kurtkulağı’ndan Hilmi…” dedi.

“Hilmi!  Soyadı ne bu Hilmi’nin?”

“Ben sadece adını biliyorum beyim.” Yaşlı adam iyiden iyiye heyecanlanmıştı. Üç dört kere yutkundu. Ağzının kenarlarından çıkan sese aldırmadan dudaklarını buruştura buruştura kuruyan boğazını yumuşatmaya çalıştı. “Ben sadece demirci ustasıyım. Her müşterimi soyadıyla bilmem.” diye savunmaya geçti.

Kamil küçük bir kâğıda zanlının adını yazıp Rıza’ya uzattı.

“Bir de…” Yaşlı adamın sesiyle ikisi de durdular. “Bir de bu adam üniversiteden terkmiş. Aklını üşüttü diyorlar.”

“Bu şekli neden yaptırmak istediğiyle ilgili bir şey konuştunuz mu?”

“Hayır, konuşmadık. Kırk beş yıldır demirci ustasıyım kimseye yaptırdığı şeyle ilgili soru sormam. Çalışma usulüm bu, ama böyle bir durumla ilk defa karşılaştım o da ayrı.”

Sorgu odasına hızla giren bir polis bütün dikkatleri dağıttı. “Komserim şeklin ne olduğunu arkadaşlar buldular. Şehir tanrıçası Tykhe’nin tacı ve bereketin sembolü boynuzlu meyve tabağıymış. Tarih profesörü Umur Hanım bu konuda geniş bir bilgi gönderdi.” Elindeki bilgisayar çıktısını masanın üzerine bıraktı. Kamil kâğıtta yazılanları  okurken tanrıçanın köşedeki resmine baktı. Başındaki taç ve sağ elinde tuttuğu boynuzla mitolojik çağlardan fırlayıp gelmiş gibi capcanlıydı.

“Bir katil bize neleri öğretiyor. Zeytin dalları şehrin surlarının üzerine dolandırılmış taç, barışın işareti. Ayrıca bu tanrıça şehrin koruyucusuymuş.”

“Katil şehri mi koruyor yani?” Polis memuru yürüttüğü tahminin ağırlığı altında ezilirken Komiser Kamil başını sallamakla yetindi.

“Neden tarihi mekânlarda öldürüyor?”

“Her bir cinayet peşinde yanıtlanacak sayısız soru getirir. İşte bizim görevimiz o soruların peşinden gidip katili yakalamak.”

“Taç surları, meyve tabağı bereketi sembolize ediyormuş. Şehrin koruyucu tanrıçaları surlarla özdeşleştirilirlermiş.” Rıza konuşurken odada hareketlilik artmıştı.

Kamil hızla ayağa kalkıp kapıya yöneldi. “Hadi şu Hilmi’yi yakalayalım.” diyerek dışarıya çıktı.

Çukurova’nın sıcağı gerçekten nefes aldırmıyordu. Komiserle Rıza Kurtkulağı Kasabası’nın yolunu tuttuğunda asfalt sıcaktan erimişti. Hızla buharlaşan hava sarı sıcağın buğusunu daha çok yansıtıyordu. Engebeli yollardan geçip kasabanın girişindeki tarihi kervansarayın önünde durduklarında arabadan inmek istemediler. Cayır cayır yakıyordu hava.

Etrafta in cin top oynuyordu. Köylüler tarladan sabah gelmiş evlerine çekilmişlerdi. İki polis kervansarayın kapısındaki hareketliliği görüp o tarafa yöneldi.

O esnada komiserin cep telefonu çalmaya başladı. Arayan numaraya bakan Kamil, Rıza’ya dönüp “Merkezden.” dedi.

Telefonun ucundaki sesi tanıyıp hemen konuya girdi.

“Tayfun bir gelişme mi var?”

“Komserim önemli bir şey mi bilmiyorum ama en son öldürülen çevre mühendisi iki yıl önce termik santralden kovulmuş. Öğretmen Mustafa ise tam bir sosyalistmiş. Termik santral için yapılan gösterilerde başı çekiyormuş. Çiftçi ise termik santral için tarlasını satıp zengin olanlardan. Üçünün ortak noktası da termik santral…” 

Kamil telefonu kapattıktan sonra kervansarayın dış cephesinde gözlerini gezdirirdi. Kendi kendine “Termik santral, şehir tanrıçası ve cinayetler…” diye mırıldandı.

Rıza restoran olarak işletilen kervansarayın işletmecisini kenara çekmiş konuşuyordu. Yanlarına yaklaştığında Hilmi’nin evini işaret eden adama başıyla selam verdi.

Hilmi’nin evi köyün dışında kalıyordu. Issız bir yerdeydi. Meyve ağaçlarıyla çevrili küçük bir bahçesi vardı evin. Kamil cinayet işlemeye müsait bir yer diye düşündü. Normal köy evlerinden çok farklıydı. Evde hayat olduğuna dair hiçbir belirti yoktu. Saksıdaki süs biberleri susuzluktan kurumuştu. Reyhanların, biberiyelerin uçları saman rengine dönmüştü.. Rıza silahını çıkarıp havaya tutarak mavi tahta kapının arkasına geçti. Omzuyla kapıya yüklenerek kilidin dilini oynatıp açtı.

“Kim var orada?”

Sesin öfke ve panik karışımı bir tınısı vardı.  Rıza’nın başının kenarından geçen kurşun kapının pervazına saplandı. Büyük bir gürültü evi sarsarken, onlarca kıymık sağa sola saçıldı. Arka tarafta olan Kamil mide bulandırıcı keskin bir leş kokusuyla yüzünü buruşturup elli metre ileride vızıldayan onlarca kurt sineğinin nedenini tahmin etmeye çalıştı.  Silah sesini duyunca en yakın duvara yaslanıp silahını havaya tuttu. Evin içinde bir mücadele vardı. Telsizini çıkarıp yardım istedi. On dakika sonra polis sirenleri kasabayı inlettiğinde bir şarjör mermi harcamıştı.

Yardım istedikten sonra içeriden yalvaran bir adamın sesini duymuştu. Yan taraftaki küçük bir pencereden içeriyi görmeye çalışmış, yerde ayakları ve elleri bağlı pislik içinde bir adamın debelendiğini görmüştü. O an katilin yeni bir kurbanı olduğuyla ayıkan aklı zihninde onlarca zilin çalmasına neden olmuştu. Tahmin ettiği gibi katil kurbanını öldürmekle tehdit ediyordu. Rıza’nın “Teslim ol!” diye gürleyen sesine karşılık kurşunla karşılık veren suçlunun pes etmeye niyeti yoktu. Yardıma gelen arkadaşlarını evin dört bir yanına dağıtıp pusu kuran Kamil, Rıza’ya şahsı oyalaması için talimat verdi. Üç polise art arda havaya ateş açmalarını işaret etti. Silah sesleri yeri göğü inletirken evin sağ tarafındaki bir odanın camını kırdı. İçeriye gizlice süzülürken evin ön kısmında oyalama konuşmaları, teslim ol çağrısı devam ediyordu.

Küf ve dışkı kokusu evin her yerine sinmişti. Odanın içindeki somyalarda sadece pislik içinde döşekler vardı. Üzerleri örtülmemiş, gelişigüzel atılıvermişlerdi. Kamil, öğürmemek için kendini zor tuttu. Evin duvarlarında kan lekeleri vardı. Taş zeminin üstünde sarımsı bir yağ tabakasının iğrenç görüntüsü eşliğinde parmaklarının ucunda sahanlığa çıktı. Arkası dönüktü. Kurbanını göğsünün altından tutmuş sürüyerek sote bir yere götürmeye çalışıyordu. Bir seksene yakın boyuyla boylu poslu yağız bir delikanlıydı. Arkasından iyice yaklaşıp silahının kabzasını tam ense köküne indiriverdi Kamil. Kum torbasının yere düşerken çıkardığı tok ve dolgun ses gibi bir ses ölüm evini sardı.

Sorgu odasında Kamil ve Rıza yan yana oturmuş katilin konuşmasını bekliyorlardı. Üç saattir ağzından bir tek laf alamadıkları için çıldırmak üzereydiler. Katilin arabasında kurbanlara ait kan izleri bulunmuştu. Arka bahçede bir çukurda da kurbanların ikisine ait uzuvlar vardı. Katil konuşmamak için dudaklarını kenetlemiş bomboş bakıyordu.

“Neden yaptın?”  diye onlarca kez sordukları halde, adamdan çıt çıkmıyordu. Sinirden ikisi de kudurmak üzereydi. Kamil başka bir yerden söze girmeyi denedi. “Arkeolojide okuyormuşsun. Niçin bıraktın?...” Soru boşlukta kaldı. “Tedavi görüyormuşsun.”

Söylenen her şey karşıdaki adama çarpıp geri sekiyordu.

“Neden öldürdün?”

“Cesetleri neden kalelere bıraktın? O şeklin anlamı ne? Neden sadece kol ve bacakları kestin?” Bütün sorular tekrar tekrar kalın bir duvara çarpıp sessiz boşluğa düşüyordu.

Kamil karşısındaki katilin donuk bakışlarından ve suratındaki meymenetsiz ifadeden ürperdiğini hissetti. Sorgu odasına giren memur küçük bir kâğıt uzattı. Öldürülmekten son anda kurtarılan işçinin bilgileri vardı elinde. Zihninde bir taş yerine oturmuştu.

“Hilmi, sebep termik santral mi?” diye sordu. Katilin bakışlarının aydınlandığını fark edip “Orada bir şey mi oldu?” diye devam etti.

Derin bir sessizlikten sonra adam “Adı batsın.” diye mırıldandı. İlk defa karşılık vermişti. Kamil doğru iz peşinde olduğunu anlayıp gönlünün azıcık rahatladığını duyumsadı.

Hilmi kuru bir sesle “Ölüm santrali…” dedi.

Rıza tam ağzını açacakken Kamil konuşmasın diye kolunu uzatıp onu susturdu.

“Ölüm sadece insanlara özgü bir şey değil biliyor musunuz, şu dünyayı öldüren insanlar aslında.”

Rıza kendini tutamayıp kahkaha attı. “Lan şerefsiz sen üç kişiyi acımadan öldürdün. Dünyayı insan öldürse n’olur!”

Adamın gözlerindeki öfke pırıltıları ortalığa sözcüklerle saçıldı. “Sizin gibi i.neleri öldürmek lazım… Ben şehrimin intikamını aldım. Erkekliktir bu.”

Kamil ortamı yumuşatmak için “Tamam Hilmi, sen şimdi söyle bakalım neden bu üç kişiyi öldürdün?”

“Şimdi söyleyeceklerimi iyi dinleyin. Neden öldürdüğümü tek bir cümleyle anlatamam.” Kırık bir gülümseme belirdi yüzünde. Konuşurken kat be kat artan bir kederin suratını kaplaması salise bile sürmedi. Arkasına kaykılıp konuşmaya başladı.

“Toprak bir köylünün hazinesidir. Biz bu hazineye sahip çıkmak için termik santral kurulmadan çoook önce söylentiler çıktığında ilgililere dilekçe yazdık. Görüştük. Yalvardık yakardık, santral kurulmasını önleyemedik. Büyük zenginliğimizin ortasında canavar gibi yükselen dev santrali kurdular.  Santralin o meşhur bacaları zehir püskürttü ve hala püskürtüyor. Sonra…” Boğazındaki yumruyu temizler gibi boynunu sıvazlayıp, “Toprağımız ve şehrimiz öldü.” dedi. Sulanan gözlerini kaçırıp beyaz duvarlara baktı Hilmi. Sonra yutkunup titreyen dudaklarıyla,

 “Artık bereketli toprağımız zehir kusuyor. Çevre mühendisi o it bizi kandırdı. Santral zararsızdır, dedi. Yalancının daniskasıymış. Şerefsiz Sugözülü Arif beş yüz dönüm arazisini termik santral yapılsın diye sattı. Para için Allah’ını satan o…  çocuğunun tekiydi. Toprağın elini kolunu bağlayanların ellerini ve kollarını aldım. Başı olan akılsız yaratıklar oldukları için kelleleri kaldı. Ben şehrimin, toprağımın intikamını aldım.”

Rıza katilin açığını yakalamanın verdiği heyecanla dayanamayıp “Öğretmeni niye öldürdün?” dedi. “Söyle bakalım? Adam termik santrale karşıymış. Santrale karşı yapılan yürüyüşlerin başını çekiyormuş.”

Hilmi yamuk gülümsemesiyle derin derin Rıza’nın yüzüne baktı. Başını sallayıp onlarca ağırlığın altından konuşuyormuş gibi “İki yüzlü insanlardan oldum olası nefret etmişimdir.” dedi. Sonra tükürür gibi “ O soysuz mitinglerde başı çekerken arka taraftan tarlasını onlara sattı. Her yerde santralin zararlarını anlatırken öte yandan tarlanı onlara satıp cebini parayla doldurmak döneklik, hainlik değil midir? Hiç pişman değilim. Dönekler ve riyakârlar ölümü hak ederler.”

Devam etmesini bekleyen iki polise bakıp iç çekti. “Nasıl öldürdüğümü öğrenmek istiyorsanız öğrenemeyeceksiniz. Nasıl öldürdüğüm değil, neden öldürdüğüm önemli çünkü.”

Kamil başını yana yatırıp doğal bir ses tonuyla “Peki neden tarihi kaleleri seçtin?” diye sordu.

“Her cesedi bir tarihi yapıya bıraktım çünkü bu topraklardan gelip geçen eski medeniyetlerin kutsallığı için kurbanlarımı adadım. Tanrıça Tykhe’nin tacını yapacaktım Ceyhan’a. Dokuz kaleye dokuz adak ve kanların birleşiminden bir taç…”

“Dokuz kişiyi mi öldürecektin?”

Hilmi başını salladı. Derdini anlamayan iki polise acıyarak baktı.

Rıza “Neden ya neden?” diye patladı.

 “Neden mi? Bu topraklarda bolluk kalmadı. Tarım öldü. Yeşil bitki örtüsü kurudu. Ürünler hastalıklı… Esiye’nin narına zenk? düştü. Aşağı ovanın incirleri ta evvelden beri çalınır. Buna herkes alışkın ama İmran’ın meşhur incirleri de çalınmaya? başladı artık. İnsanlar kanserden ölüyorlar. Santral kavurdu Çukurova’yı. Ceyhan’dan insanlar göç ediyorlar. Irmaktan zehir akıyor. Balıklar öldü. Şehrim büyük bir canavarla uğraşıyor. Neden diye soruyorsunuz bana. Neden mi? Birincisi o insanlar bu canavara çanak tuttukları için ölümü hak etmişlerdi. İkincisi bu toprakların çektiği acıyı birinin dünyaya duyurması gerekiyordu. Süper güçlerin elinde kukla olduğumuzu hiçbir sivil örgüt kimseye anlatamaz. Ama bu cinayetler dünyanın gözünü medya aracılığıyla buraya çekti. Bu santralin yılda üç ürün alınan, ülkenin ana atar damarı olan Çukurova’da kurulması Ceyhan’ın, Adana’nın, İskenderun’un, Karataş’ın, Dörtyol’un ölüme mahkûm edilmesi demektir. Ülkenin meyve ve sebze ihtiyacını karşılayan en önemli ovasına, toprağına bunu yapmak en büyük düşmanlıktır. Artık yeni nesil insan, hayvan, bitki her canlı özürlü doğuyor. Bunun için, insan için, toprak için şehrin intikam meleğinden başka bir şey değilim.” Dedi, sustu.

“Termik santralin yaptığı kötülüğü anlatmak için mi cinayet işledin? İşlediğin cinayetlerle bütün dünyanın ilgisini çektin. Bu kadar basit…” Rıza dudaklarını büktü.

Kamil “Kurbanların göğsüne koruyucu tanrıçanın Tykhe’nin tacını ve bereket sembolünü koydun. Bütün dünyaya şehri koruduğunu anlatmak istedin.”

Hilmi hiç ağzını açmadı. Kamil ve Rıza onun bir daha konuştuğunu duymadılar. Mahkemede de, keşifte de cezaevinde de bir daha hiç konuşmadı. Sustu.

Hilmi’nin yakalanmasından üç ay sonra Çukurova sonbaharın kahverengi sarılığına bürünürken Anavarza Kalesi’nin surlarına oturan Kamil gün batımına hüzünle baktı. Onlarca medeniyete ev sahipliği yapan şehrin garip bir haleyle çevrili olmasına şaşırmadı. Termik santralin avukatları medyaya yayın yasağı getirtmişlerdi. Ölen toprakların çığlığını kimse duymasın diye ellerinden geleni yapacaklardı. Serbest bölgenin yanındaki toprakları satın alan iktidar yanlısı Ç…. Grubu dört termik santral daha kurmak için kolları çoktan sıvamıştı. Patronlar ceplerini parayla doldurabilmenin kaygısıyla koca bir bölgeyi ölüme mahkûm ediyorlardı. Kamil daldığı düşüncelerden başını sallayarak kurtulmaya çalıştı. Buz gibi birasından bir yudum alıp Çukurova’ya acıyarak baktı.

Zenk: Bağ ve meyvelere zarar veren külleme hastalığı

İncirin çalınması: İncirin kabuğunun beyazlaşıp göz göz sertleşmesi hastalığı(Yöresel ağız)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 25
Toplam yorum
: 25
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 228
Kayıt tarihi
: 10.10.11
 
 

1981 yılında Adana'nın Ceyhan ilçesinde doğdu.  On dokuz mayıs üniversitesi Türkçe öğretmenliğind..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster