Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Haziran '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
3455
 

Şikayetçiyim hakim bey: İktidar yaşam tarzımı değiştirdi...

Şikayetçiyim hakim bey: İktidar yaşam tarzımı değiştirdi...
 

Kandırıldık hakim bey, kandırıldık...

Bu iktidar bize afyon mu verdi ne! Sinsi sinsi geldi, bizi uyuttu ve yaşam tarzımızı bir anda değiştiriverdi.

Aslında bazı ileri görüşlü kişiler, bu iktidar yaşam tarzımızı değiştirecek diye, bizi hep uyarmışlardı ama biz uyanamamıştık, umursamamıştık.

Ben yeni uyandım. Belki iş işten geçti ama yine de zararın neresinden dönersen kardır hakim bey. Lütfen beni iyice dinleyin. Anlattıklarımı öğrenince eminim siz de hak vereceksiniz bana;

Dün eşimle birlikte Unkapanı'na gitmiştik. İşlerimizi hallettik ve akşama doğru evimize dönmek üzere bir belediye otobüsüne bindik ve çiftli bir koltuğa oturduk. Bunaltıcı havadan ve yorgunluktan olacak otobüste bir anda kendimden geçmişim ve uyuyuvermişim. Sonra da rüya görmeye başlamışım. Tesadüf bu ya; yine bir belediye otobüsündeyim. Ama eski zamanlardaki bir belediye otobüsünde. Otobüs ağzına kadar dolu, insanlar kadın - erkek balık istifi birbirlerine dayanmışlar. Ara koridordayım. Aksilik bu ya; önümde şişman çirkin bir kadın önümü tamamen kapatmış, arkamda, pazularını göstermek için kolsuz tişört giydiği belli olan, pazularını şişire şişire otobüsün tutunma borularını kavramış, başı neredeyse otobüsün tavanına değecek zabella gibi bir adam. Biletçi, "Lütfen öne doğru ilerleyin" dedikçe şişman çirkin kadın inadına inadına geriye doğru abanıyor, arkadaki zabella da öne doğru. Kan ter içerisinde "İmdat" deyip bir fırlayışım vardı ki otobüsteki yolcuların yüreklerini ağızlarına getirmişim. Otobüste bomba mı var diye çok korkmuşlar. Eşimin: "Hasan Hasan kendine gel" demesiyle rahat bir nefes almışlar. Artık bana acıyan gözlerle bakıyorlardı. Muhtemelen psikolojik bir sorunum olduğunu düşünüyorlardı.

Ortam yatıştıktan sonra, rüyanın da etkisiyle ben eski günleri hayal etmeye başladım. O kadar mı kötüydü acaba? Düşündükçe eski günlerin hiç de kötü olmadığını anımsadım. Meğer ben sadece kötü bir kabüs görmüşüm.

Oysa ne kadar da güzeldi o eski günler. Toplu taşımacılığımız ne kadar da renkli idi. Teke gibi boynuzları olan troleybüslerin boynuzları kavşaklarda iki de bir yerlerinden çıkıp, zaten sıkışık olan trafiği alt üst etmeseler daha güzel olurdu ama olsun gülü seven dikenine katlanmalı değil mi! Yollarımızda troleybüslerden başka, yoldaş Macaristan'dan aldığımız gıcır gıcır yeni, bazıları körüklü otobüslerimiz vardı. Nazar değmiş olmalı ki, daha yeniydiler ama şapır şapır yollarda dökülüyorlardı.

Düşündükçe benim kızgınlığım iyice artmaya başladı. Bizim biletçilerimiz vardı, hani nerede? Arkada otururlardı, biz de arkadan otobüse binerdik. Biletçi yağlı kalemle biletin üzerine kocaman bir "V" çizer, bileti koparıp bize verirdi ve parasını alırdı. Tabi ya; ben verdiğim paranın karşılığında biletimi almalıyım ki paramın belediyeye gittiğinden emin olayım. Gerçi kalabalık zamanlarda, ki genelde öyle olurdu, insanların kadınlı erkekli balık istifi olduğu anlarda insanlar birbirlerine sarılarak arka kapıda dışarıya doğru yarım daire yaparlardı. Bu daireye yapışamayanlar da koşarak ön kapıda aynı daireyi yaparlardı. İşte bu durumlarda bazıları kıpırdıyacak halleri olmadığından, çoğunluğu da uyanıklığından bilet almazlardı.

Hatırlıyorum; bir zamanlar İETT, şoförlerinin ücretlerini ödemediğinden, şoförler işi yavaşlatma eylemi yapmışlardı da İstanbullu perişan olmuştu. Sosyal demokrat bir belediyede şoförlerin ücretlerini alamamaları, mağdur edilmeleri ne kadar tuhaf değil mi? Sonradan ortaya çıktı ki; İETT üst düzey sorumlusu üç beş kişi bilet yolsuzluğu yaparak bilmem kaç milyon lirayı (O zaman ki parayla) cebe indirmişler. Yani bizim biletçimizin kocaman "V" çizerek bize sattığı biletlerin parası onlara gidiyormuş.

Ama olsun ben yine de biletimi görmeliyim. Şimdi öyle mi ya! Cebimizde akbil oyuncağını hamal gibi taşıyacağız. Makinaya parayı sokacağız, makina akbili dolduracak. Ya doldurdum deyip doldurmasa, paraları yine cebine atarsa makinayı kime şikayet edeceğiz? Haydi doldurdu diyelim, otobüsteki kutunun deliğine basacağım, dü dü düüt diye ses çıkaracak. Yine alıp da almadım derse ve yine cebine atarsa... Yok yok ben parasını ödediğim biletimi görmeliyim. Haydi biletten vazgeçtik diyelim, hani benim biletçim. Dakika başı "Lütfen beyler öne doğru ilerleyelim" diye kim bağıracak. Sonra ben otobüse arkadan binmeye alışmışım hakim bey! Yanlış, hep yanlış...

Ben bunları düşünürken Eminönüne gelmişiz. Aha o da nesi! Yolun tam ortasından koca bir yılan kıvrıla kıvrıla gidiyor. Olmaz hakim bey, ben yilandan, yilana benzeyen şeylerden çok korkarım. Tramvay mı nedir, hem de şehrin tam göbeğinde çalıştırıyorlar. Bir de duyduğuma göre, yerin yedi kat altında, yeraltını köstebek gibi oyup metro adında toplu taşıma araçları yapmışlar. Ben korkumdan hiç binmedim, bilmiyorum, canlı canlı mezara girecek halim yok benim. Gerçi Avrupalı'lar bunun çok daha yaygınını 100 sene önce yapmışlar ama Avrupalı'ların her yaptığı doğru mu sanki!

Bunlar yetmezmiş gibi, bir de vatandaşa çaktırmadan kazık atıyorlar. Eskiden 1.5 saat otobüs yolculuğum için verdiğim parayla beni 10 dakika taşıyorlar. Olmaz öyle şey; büyük haksızlık. Ya benden 10 dakikalık para alırsınız, ya da beni 1.5 saat taşırsınız.

Ayrıca yeni yeni yollarla, alt geçitle, üst geçitle, birbirinin altından üstünden geçen yollarla şehrin görünümünü durmadan değiştiriyorlar. Bir sene gitmediğin bir muhite tekrar gittiğinde muhiti tanıyamıyorsun. 30 senedir İstanbul'dayım 30 da birini hala tanıyamamışken bir de tanıdığımız yerleri değiştirerek bizi hepten İstanbul'a yabancı yapıyorlar hakim bey!

Yollar ve toplu taşımacılık dışında ben musluğumu açtığımda su sesi yerine tısss sesi duymaya da alışmıştım. Kışın kömür kokusuna ve dumanına, caddelerdeki çöp dağlarına ve kokusuna, hastane ve ilaç kuyruklarına, paramdaki bol sıfırlara...

Gördüğünüz gibi benim yaşam tarzımın içine etmişler hakim bey. Değişim sade bunlarla kalsa iyi. Esas değişim gündelik yaşamla ilgili. Bir bilseniz, neler değişmiş, neler...

Ben yukarıda anlattığım eski yaşam tarzımı düşünmeye devam ederken otobüsümüz Tophane'yi geçmiş Fındıklı'ya doğru ilerliyordu. Bu düşüncelerimden sıyrılarak bir an dışarıya baktım. Bir türbanlı kızımız bizim istikametimizde ağır adımlarla yürüyor. Oh be, rahatladım. Ehli namus kızlarımız bu değişimden etkilenmemiş demek ki dedim içimden. Akşam trafiği yoğun olduğu için bir o bizi geçiyor, bir biz onu geçiyoruz. Kıza biraz daha dikkatlice bakınca ne göreyim; kızın elinde bir cep telefonu, parmaklarıyla tık tık yapıyor! Ağır yürümesi de bundanmış. Neyse yine de olsun namusunu koruyor ya...

Bu şekilde biraz daha ilerledik. Fındıklı'ya yanaşmıştık ki bir anda ortalık karıştı. Tenis kortu kaçkını kızlar arzı endam etmeye başladılar. Ben gözlerimi kaçırdıkça beynim bak bak diyordu...

Yine de hayra yormaya çalışıyorum. Beraber seyahat ettiğimiz bir türbanlı kızımız vardı ya! Derken Fındıklı durağına geldik. Denizle yol arasındaki genişçe alan park haline getirilmiş. İnsanlar banklarda oturmuş serinleniyorlar. Güzel bir manzara, hoşuma gitti. Dikkatlice bakayım dedim, bakmaz olaydım. Kızlar oğlanlar birbirlerine sarılmışlar. Ne yapıyorlar acaba? Çok sakıncalı bir durum çook!

Neyse Fındıklı'yı da geçtik. Derken Kabataj durağına geldik. Burada ineceğiz ve Tarabya otobüsüne bineceğiz. Saat akşamın 7'si; trafiğin en yoğun olduğu saat. İskelesi sebebiyle zaten yoğun insan trafiği olan Kabataj durağı metro sebebiyle de iyice yoğunlaşmış. Tahminen 50 m. uzunluğundaki durak alanı yola da taşmış şekilde tıklım tıklım insanla dolu. Genç kızların, delikanlıların cep telefonları ellerinde. Kimisi mesaj çekiyor, kimisi konuşuyor. Hele bir genç kızımız vardı ki; o kalabalıkta kendisine boş bir alan yaratmış, telefon kulağında, dünyadan bihaber, bir ileri bir geri gidip geliyor! Belli ki; gençlerimiz trafik sebebiyle geç kalacaklarını ailelerine haber veriyorlar!

20 dakika, bilemedin yarım saatte mutlaka gelmesi gereken otobüsümüz 1 saat oldu hala gelmedi. Sıkıldım. Eşimi durakta bırakıp kalabalığın dışına doğru yürüdüm. Metro girişinin olduğu yere geldim. Benim gibi kalabalıktan sıkıldığı anlaşılan bir bayan metronun girişinde beton yükseltiye oturmuş cep telefonuyla oynuyor. Birden iskeleden bize doğru bir insan selinin gelmekte olduğunu farkettim. Vapur yükünü boşaltmıştı. Modern giyimli baylar bayanlar koşar adımlarla metro girişine ve durağa doğru geliyorlardı. İnanın bir anda kendimi Paris caddelerinde hissettim. İçlerinden bir kıza gözüm takıldı. 20- 30 yaş arasındaydı. Altta mini sayılabilecek bir etek, üste yakası oldukça açık bir gömlek. Gömleğin üst düğmesi açılmış, farkında olmaması mümkün değil. Yürürken neredeyse göğüslerinin tamamına yakını gözüküyor. O hızlı yürüyüşüyle, sıcaktan bunalmış haliyle ve de o kıyafetiyle o kızı tenha bir yerde görseniz Nuri Alço'nun elinden son anda kurtulmuş kaçıyor sanırsınız.

Ben hala yolda gördüğüm o türbanlı kızla kendimi avutmaya çalışıyorum. Bir tane daha görsem çok rahatlayacağım ama yok. Kurumuşlar sanki...

"Durduk yerde günaha giriyorum, ben en iyisi eşimin yanına gideyim" dedim. Duraktaki oturanlardan ikisi kalktı, eşimle birlikte yanyana oturduk. Aksilikler hep beni takip ediyor. Hani derler ya; işin bir ters gitmeye başlarsa akşama kadar devam eder diye. Olacak gibi değil. Hemen önümüzde üç tane yetişkin kız arkadaş yüzleri bize doğru aralarında konuşuyorlardı. Üçü de bir anda gözleri faltaşı gibi açılmış bir halde, hortlak görmüş gibi şaşkın şaşkın benim başımın üzerinde bir noktaya bakmaya başladılar. Hayır, bana baksalar şaşırmayacağım. Ne de olsa çirkinlikte üstüme yok. Ama üst tarafıma bakıyorlardı. Arkamda durağın kalın şeffaf camı vardı. Onun da arkası oto parktı. Kızların ne gördüklerini merakla gayri ihtiyari kafamı çevirerek arkaya baktım. Bakar bakmaz ben de afalladım. O mahşeri kalabalıkta 20 yaşlarında bir kız ve bir oğlan dudak dudağa öpüşüyorlardı...

Daha önceleri parklarda, meydanlarda hippy kılıklı türistlerin öpüştüklerini görmüştüm ama böylesini hiç görmemiştim. Hem yer çok münasebetsizdi hem de aktörleri %100 Türk Malı idi.

Ve ben artık emin oldum ve anladım ki; söylenenlerin hepsi doğruymuş...

Bu iktidar bizim yaşam tarzımızı çok değiştirmiş çook...

Yalvarıyorum hakim bey, lütfen bizi bu iktidardan kurtarın artık...


Not: Rüya dışındaki tüm olaylar gerçektir. Rüya konuya giriş için kurgulanmıştır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Muhtemelen hakim yaşlı biri ise: "Evladım, bu mevsimde, bu zamanda şehir gezisi yapılır mı? Dağlar, ormanlar ne güne duruyor. Al çoluk çocuğu, çık kırlara... Günlük stresinden arın, rahatla. Niçin şehir içinde dolaşıp ruh sağlığını bozuyorsun." diyecektir. Tavsiye ederim. Saygılar.

Hüseyin Atacan 
 16.06.2008 11:25
Cevap :
Siz galiba öyle yapmışsınız. Keşke ben de yapabilsem. Ama ben söylenenlere güvendim; hani iktidar tüm bayanları türbana, çarşafa sokacaktı. Hani mahalle baskısı falan bir şeyler olacaktı. Yapacağının tam tersini yapmış. Selamlar, saygılar hocam.  16.06.2008 11:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 337
Toplam yorum
: 1342
Toplam mesaj
: 70
Ort. okunma sayısı
: 3614
Kayıt tarihi
: 03.08.07
 
 

Hukukçuyum... Hukukun üstünlüğünün ve hukukçunun saygınlığının ülkemde gelişmesini ve kalıcı olma..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster