Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Haziran '07

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
17753
 

Sizin hiç babanız öldü mü?

Sizin hiç babanız öldü mü?
 

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum.
Yıkadılar, aldılar, götürdüler.
Babamdan ummazdım bunu kör oldum.
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum.
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylelemesine maviydi kör oldum
Taslara gelince hamam taslarına
Taslar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taslarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Cemal Süreya, bu şiiri, sanılanın aksine babası ölmeden önce yazmıştır. Tıpkı Kars'a gtmeden önce "Kars" adlı şiiri yazdığı gibi...

"Günler"e de aldığı bir söyleşi de üstü kapalı geçse de, annesini küçük yaşta kaybeden şair, üvey annesinden epey çekmiş, babasını da genç yaşta kaybetmiştir. Üstelik göç de onu pey sarsmıştır.

Zühal Tekkanat'a yazdığı bir mektupta bu göç olayını şöyle anlatır: "Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığını biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki. Annem sürgünde öldü. Babam sürgünde öldü."

Arif Damar'a yazdığı bir mektupta ise: "Senin yüzünü bir akrabamınkine benzetiyorum; baba tarafından. Oysa ki ben sanatçıyım; anne tarafından."

Yazık ki, Cemal Süreya'ın babası Hüseyin Bey de benzer kaderi paylaşıyor. Cemal Süreya, Kamer adındaki dedesini de hiç görmüyor. Nenesi, Hatice Hanım ise uzun yaşıyor ve şairin yaşamında, belki de onunla en uzun kader birliği yapmış kadın oluyor.

Hem erken yaşta kardeş hem de anne kaybı, hem de babaya karşı ikircikli duyguların varlığı daha sonra şiirinde, hatta düzyazılarında özgün bir biçime de kavuşur.

Henüz dört yaşındaki bir çocuk için ödipal karmaşa ve koşulladığı kaygılar canlıdır. Cemalettin zayıf, çelimsiz, hastalıklı bir çocuktur. Bazen havale geçirmektedir. Anneyi alıp gitmiş kardeşe karşı duyulan olumsuz duygular ile aynı anneden doğmak, yani bir bütünün iki yarısı olmaya dair olumlu duyguların dayattığı ikilemde, baba; öteki yarıyı alıp götürmüştür.

Suçluluk, kızgınlık, ölüm il erken yaşta tanışma... Süreya'nın yukarıdaki şiiri, babasının ölümünden dört yıl önce yazdığı ve yıllar sonra bir söyleşisinde “Çok kötü şiirler var Üvercinka'da... Sizin Hiç Babanız Öldü mü? de öyle. Bir şey anlatıyor, ama çok ilkel” diye yadsıyacağı şiiri bu karmaşanın güçlü imgeleriyle dolu...

Amcası önemlidir Cemal için, hem de oğluna ismini verecek kadar: Memo... Ancak baba yarısı da olsa, şair anneyi arar, sevgilide de onu aramaya devam eder. "Anne çok küçükken öldü / Beni öp, sonra doğur beni" demesi bundandır...

Üstelik kardeşi Kemal'i ölüme götüren, anneyi bir bakıma sevişerek öldüren, çocuklarını üvey annenin insafına bırakan ve de sonra onları evden yollayan bi baba var ortada. Bir gün, geçirdiği trafik kazasından sonra, oğlu Cemal tarafından, beyni asfalttan toplanan baba...

Trajedilerin en korkuncu...

Sizin hiç babanız öldü mü
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum.

Bu baba, cenazesinde ağlayamadığı ve bu ağlayamamanın içinde bir düğüme dönüştüğü babadır.

Ölür, Halim Yazıcı'nın "Bütün babalar ölür" adlı şiirinde dediği gibi:

ölür...

bütün babalar ölür
biraz ebemkuşağı
yeşil zeytin gözlerinde hüzün

incir ağacının altında yatan narin
kaşlarının kıvrımı çandarlı körfezi

bin yıllık zeytin ağacının kırılan dalları
kırılan bir ömrün yapraklarıyla öylece durur

ölür
bütün babalar ölür.

Ya küçük İskender. Babasını yerine geçecekken, daha küçücük bir çocukken annesi ve amcası tarafından öldürülen ve bunu kendine isim seçen İskender Över, bu ismi boşuna mı seçti sanıyorsunuz?

Onun babasıyla yaşadığı ilişki açmazı, çok sarsıcı ve derin:

"Yüzüme yapışan bir ütüyü ve babamın beni omzuna alıp evin içinde dolaştırdığını, bundan çok korktuğumu hatırlıyorum; kimsenin üstüne çıkamamam, kimseyi basamak yapamamam buna mı bağlıdır acaba?! (...)

Ancak zor bir aile anneminki. Sorunlu ve despot babanın kıyıcılığı usandırıyor. Babamın annemi görüp beğenmesiyle, annem neredeyse babamı tanımadan ‘evet’ diyor. İlk yıllar yoksullukla geçiyor. İlk yıllar derken, annem beni 18’inde doğuruyor; bir tür oyuncak bebeğim yani; hem sevilen hem de hırpalanan. Annem yemek yaparken mutfakta tezgâhın üzerine oturur, olup biteni seyrederdim. Yemek yemek değil, yemeğin yapılması ilgimi çeker. Yani sonuçtan çok, giriş ve gelişme kısmı. Âşık olmaktan çok, âşık olmaya giderken iç dengelerin bozulması. Şiirden çok, şiirin oluşum nedenleri. ‘Son’ sözcüğünden uzak durmamın, bana itici gelmesinin macerası, buralarda gibi.

Kendi açımdan sert bir çocukluk yaşadım; babam hırçın bir adamdı; dışarıda ne kadar sevecen ve aydınsa, evde o kadar uzak ve saldırgandı. Zaman zaman yakınlaşsak da, geleneksele olan bağımlılığını işten her akşam dönüşünde kapıda el öptürmeye kadar vardırtmıştı. Örneğin haftasonları onunla birlikte mecburi öğle uykuları, benim için bir tür hapisti. Psikanaliz oluyor ama, bugün gündüzleri uyuyamamam da belki bununla ilintili. (...)

"Siz bir psikanaliz yaptınız, ben de yapayım: Babanızla birlikte uyuyor olmanızın..."
Lâfı nereye getirmek istediğini anlıyorum; eğer bedensel uyanışımı bu işkenceye bağlamış olsaydım, herhalde, hayatım boyunca başka tenlere dokunmadan büyük bir sürgün yaşardım. Birlikte uyumak, rüyalara yönelik bir kolajdır. Dingin, naif bir kolaj. Oysa bizim ilişkimiz gizli bir öç alışı beraberinde taşıyordu adeta. Kimbilir, başta inatla kız beklenen bir çocukmuşum çünkü. İki buçuk kilo doğan İskender, düş kırıklığı yaratmış. Adıma baksana: İskender. Baba tarafından dedemin adı. Göbek adımsa Derman. Bundan daha tutucu, kısır ne olabilir?! Fevri çıkışlar yapan insanların geçmişlerinde baskıcı bir eğitimin rol aldığını gördükçe rahatlamışımdır. Özgüvenimi onlara borçluyum bir anlamda. Bak başka bir örnek vereyim; solak olmama rağmen, sol elim pantolonumun içinde dolaştım yıllarca. Kullanmayayım diye. Bugün izini taşıdığım bir iki de kemik kırığı eklenebilir listeye.
Ancak, sanatla dolu bir evdi evimiz; kitaplar, tiyatrocular, ressamlar, düşünürler. Onların geldiği zamanları severdim. Çünkü onlar varken dayak yemez, azar işitmezdim. Kendimle ve nesnelerle konuşmayı o günlerde öğrendim. ‘Kuzuların sessizliği’ o günlerde bozuldu.

Sessiz değildim; eğlenmeyi ve eğlendirmeyi severdim. Yalnızlığımla avunmayıp yalnızlıktan kurtulma yolları arar, bu yolları yaratmaya çalışırdım. Tiyatro, folklor, fanzinler, çizgiromanlar, kısa öyküler, romanlarla arkadaşlarımın arasında yer edinmem kolay oldu. Varlığını kanıtlayabilen, ancak başkalarıyla birleşemeyen bir element gibiydim.

"Kimlerdi evinize gelen tiyatrocular, ressamlar?.. Babanızın arkadaşlarıydı sanıyorum. O toplantılarla ilgili bir anınız var mı?"
Birçok kişi sayabilirim: Hadi Çaman, Tuncay Özinel, Ali Poyrazoğlu, o zamanların Kadıköy Halk Eğitim Sahnesi’nin oyuncuları ki, ben de on iki yaşındayken Brecht’in “Muhbir”iyle sahneye çıkmıştım orada, İbrahim Balaban, Semra Özdamar, Gün İrk... ve elbette edebiyatçılar: Afşar Timuçin, Eray Canberk, Bülent Habora, Leylâ Şahin, Asım Bezirci; Abdülica bile stajını babamın yanında yapmıştı. O dönemin İnkılap ve Aka Yayınları, Say Yayınları, Militan, Felsefe Dergisi, babamla çalışırlardı. Anı derken, Tuncay Özinel, beni ayaklarımdan tutup baş aşağı sallamayı çok severdi nedense. Bir keresinde çok sinirlenip makasla saldırmıştım ona. Bir daha yapmadı. Tiyatro dedik, eğer okulumu bahane etmeselerdi, yarım bıraktığım Şehir Tiyatrosu Çocuk Bölümü maceram da hâlâ başka boyutlarda sürüyor olacaktı.

Şiirlerinizde “baba” önemli bir figür olarak hiç gözüme çarpmamıştı, belki de yeterli dikkati gösteremedim. Ama az önce anlattıklarınızdan yaşamınız ve kişiliğiniz üzerinde epeyi önemli olduğunu anladım. Diğer yandan, Bir Daha Bana Benzeme Angel!’dan şu dizeler geldi aklıma: “babamı başkaları gömdü / mezarının yerini başkaları biliyor, ben anlamam, / annemle son yüzyıl sevişmedi hiç” ( “Baba 2004” ).

"Ne zaman kaybettiniz babanızı?"
Ne zaman bulmuştum ki kaybedeyim?! Siluetinin silinişi için bir altı yıl iddiasında bulunabilirim. Kötü demek istemem, ama her şeyi eline yüzüne bulaştırdı gibi. Saygın bir isim bıraktı geride; saygın bir baba mıydı; bunu aile hekimlerine sormak gerekir. Dirençsizliğini, öfkesini sorulara dönüştürdü ve olumsuz yanıtları düzenin kendisinde değil, ailesinin onu anlamamasında buldu. Ezilen anne figürünün beynimde yer etmesindeki yardımlarını unutamam. Çaresizliğin, çıkamamanın, debelenmenin günceldeki hararetini bu tuhaf sitcom’a borçluyum. Nasıl desem, Kafka Ailesi. Dönüştüğümüz şey’le mücadelede hepimiz evin içinde yalnızdık."

Yazımızı, küçük İskender'in "Baba 2004" şiirinin başlangıç kısmıyla bitirelim:

babamı başkaları gömdü
mezarının yerini başkaları biliyor, ben anlamam,
annemle son yüzyıl sevişmedi hiç
on bir eylül'ü görmedi bush'u tanımaz
gizli devletin televizyon dizileriyle de buluşmadı
oğlunun evini soyan sözde bakuninistlerle de,
anarşizmi serserilikle, sömürüyle, hırsızlıkla, ihanetle
bir tutan onursuzlara o olsa
o da su ve aş verirdi
can verirdi en azından lobi kuran
tabut stepnesi sahte sosyalistler kadar [3]
...

[1] Cemal Süreya, Sevda Sözleri, Yky
[2] Küçük İskender'le söyleşi, Kitaplık dergisi, Mart 2005.
[3] küçük İskender, Bir Daha Bana Benzme Angel, Varlık Yay.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 380
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 2521
Kayıt tarihi
: 28.02.07
 
 

"29 Temmuz 1980’de İstanbul’da doğdu. Celal Bayar Üniversitesi, İşletme mezunu. Şiir, deneme, öykü, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster