Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Şubat '10

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
413
 

Sol neden tabansız

Sol neden tabansız
 

Solun öldüğüne veyahut ölmediğine dair ne zamanki bir tartışma gündemin baş köşesine otursa, işte o zaman benim çocukluk anılarımda depreşmeye başlar. Yüreğim hüznün pençelerinde gel gitlere gömülür, içimde inceden inceye bir erime başlar ve o günlere dair bir özlem alır başını gider. “Ne günlerdi ama?” diye içimden bir ah çekerim kendi kendime ve o çocukluk anılarımın her bir anının neden solun ayakta kaldığına dair ipuçları ile dolu olduğunu görürüm.

Hani öyle çokda derinden derine fikir yürütmeye gerek yok solun ölüp ölmediğini anlamak için. Benim çocukluk anılarım, solun yükselişinin her türlü ayrıntısını gözler önüne sermek için yeterlidir. Çünkü ben, hayli renkli bir çocukluk dönemi yaşamıştım!... “Ne çocukluktu ama” diye kendi kendimi avuturum ve lakin ortaya son derece koftiden bir çocukluk dönemi çıkar. Ama o “koftiden” çocukluk dönemim anıların anısı ile doludur. Bitmek tükenmek bilmez anıların anısı örnekleri.

Bu kadar tevatürden sonra merak ediyorsunuzdur “Bu adamın çocukluğunda ne denli anlatılır anılar vardır” diye. “Anılara odaklı muhabbetin sonu gelmez” diyede düşünebilirsiniz ama durum vaziyet öyle bildiğiniz gibi değil. Hani “anı” diyorum ama bir çoklarımızın bire bir yaşadığı şeylerdir bu anılar. Sadece ben unutkan değilimdir. Hafızamın kuvvetliliğine dair hayli kendime güvenirim. Sizler unutmuş olabilirsiniz. Eh sonuçta “Hafızası kuvvetli olanın aklı kıt olur” özdeyişinden hareketle, benimde bir nebze olsun aklımın kıt olduğunu düşünmeniz yerinde olabilir. Zira hangi akla hizmettirki, gerisin geri koca bir otuzüç sene öncesinin, bilcümle hadiselerine dair anıları zihnimin en müstesna yerine mumyalamışım.

Bizim dünyaya geldiğimiz yıllarda ve henüz yürümeye başladığımız dönemlerde hatırlarsanız, erkek çocuklarının en keyifli oyunu Amerikan kültürünün baş yapıtı olan kovboy filmleriydi. Ve bizlerde keyifle kovboyculuk oynar, oyun esnasında kendimize türlü roller biçerdik. Lakin o oyunların en keyfili anlarında annem bağırırdı “Nihat koş, çabuk, fırına gidiyoruz, ekmek kuyruğunda bekleyeceğiz” diye. Keyfim kaçardı pek tabiki. Oyunumuz tarumar olurdu ama elden bir şey gelmiyordu. İllede ekmek kuyruğunda beklemeliydik, aksi halde işin ucunda aç kalmak vardı. Her Pazar günü sabahın köründe kalkar, Haznedar denen bir yerlerde bulunan ekmek fırınının önüne aile boyu dizilir, ekmeğin çıkmasını dört gözle beklerdik. Kuyruk mesafesi sabahın o kör saatinde en az beş yüz metreye ulaşırdı. Sınırlı sayıda ekmek alır ve birkaç gün o aldığımız ekmeklerle idare ederdik. Ekmek kuyruğundaki muhabbetlerin ardı arkası kesilmezdi. Türlü türlü insanların birbirleri ile kurmuş oldukları diyalogların ana konusu “yokluk” üzerine olurdu. Siyasal iktidara bin türlü laf edilir, rejim o kuyruklarda vatandaş tarafından sorgulanırdı. Kuyruklar sadece ekmek ile sınırlı değildi pek tabiki. Tüp kuyruğu ise cabasıydı. Günlerce beklenen tüp kuyrukları insanı canından bezdirirdi. Sıcağın altından rahmetli annemin en az üç gün tüp kuyruğunda beklediğini bilirim. Okul saatleri dışında ise ben gider o kuyrukları beklemek durumunda kalırdım. O kuyruklardaki insan figürlerinin en önemli özelliği düzene ve rejime yönelik olan tepkileriydi. Günlerce akmayan sular, her an uygulanan elektrik kesintileri insanları ister istemez düzene karşı alabildiğine bileyliyordu. Üretimsizlik insanları canından bezdiriyor ama siyasal iktidar ve mevcut rejim var olan sorunların çözümünde aracı olamıyordu ve hatta ve hatta rejim, sorunların ana kaynağı olarak görülüyordu.

Hani anıların anısı diye tevatürde bulunduğum durum şu yukarıda anlattıklarımdan ibaret değildi pek tabiki. Et balık kurumunda beklenen kuyruklarda ayrı bir cümbüştü. Hastanelerin durumu tam bir rezaletti. Bu günde pek farklı olmasada hastanelerin durumu, o yıllarda hemen hemen hiçbir tıbbi malzeme ve cihaz bulunmaz, hastalar hastane yataklarında araç gereç eksikliği yüzünden ölüme terk edilirdi. İşte böyle bir çocukluk dönemiydi bizimkisi. Ve o dönemlerin en yalın gerçeği sıkıntıların yaratmış olduğu toplumsal tepki ister istemez solun arka bahçesine akan bir işlev görürdü. O yıllarda birçok sol illegal örgüt ve sosyalist sol olarak ifade edilen ve yasal zeminde siyasal mücadele yürüten yapılanmalar taban bulmakta zorlanmıyordu. Çünkü yokluktan bunalmış bir halk kitlesi vardı ve o geniş halk yığınları mutsuzdu.

“Ne olduda 12 Eylül 1980 sonrasında sol taban bulamaz hale geldi?”

sorusu üzerinden geçen otuz yıla akın bir zamandır sorgulanıyor. Yanıtı aslında basit bir denklem üzerine oturuyor bu sorunun. İnsanlar çalışıyor ve çalışmak adına çaba sarfediyor. Üretim var, piyasada “yok” diye bir kavram kalmadı. Dolayısı ile o var olan ürünlere ulaşabilmek için insanların çalışması gibi bir zorunluluğun olduğu vurgusu her daim insanların zihnine enjekte ediliyor. Yani “Çalışmayana ekmek yok” özdeyişi memleketin en önemli ve en veciz anlatımı halini alıyordu. Gelir adaletsizliği diz boyu bir hal almışken ve insanların borçlanma devir hızı bir hayli yükselmişken, yinede insanların mevcut rejime yönelik güven duyuyor olmalarının altında yatan ana gerçeklik alternatif bir rejimin olmaması ilede açıklanabilir. Kaldıki rejime yönelik ciddi bir toplumsal tepkiden söz etmek mümkün bile değil. O halde bu yapı içerisinde sol hangi söylemleri öne çıkararak kendisini topluma anlatabilir? Kendisini sol olarak tanımlayanların AKP ve türevi sağ partilerden daha farklı kılan söylemi ne olabilir? İşte tamda bu noktada demokrasi kavramının keşfini yapmak gerekiyor. Nedir demokrasi ve demokrasinin sınırları neler olmalıdır? Sorusuna yanıt aramak solun toplumsal taban arayışında ana çıkış noktasını oluşturacaktır. Özellikle farklı kimliklere bakış açısı solu sol yapan ana eksen konumuna gelmelidir. Düzenin tek tipleştirici çizgisine, çok çeşitliliği koymak solun ana görevi olmalıdır.

Gelir adaletsizliği ve fırsat eşitliği hususunda solun söyleyeceği şeyler ise bir hayli çoktur.

Bu konuyu bir başka yazıya bırakalım.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yurdumuzda sol taban her zaman vardı. Günümüzde bu tabanın maalesef ihtiyaçlarına yanıt verecek sol siyasi yapılanma yok. Maalesef sol kendini yenileyemedi. Statüko onun hücrelerine işledi ve bir kanser gibi sardı. Yakalandığı bu amansız hastalık onun yakasını bir türlü bırakmıyor. Durun böyle olunca da solun görevlerini değişimi gören ancak sol olmayan partiler üstleniyor. Çarpık bir siyasal yapılanma ortaya çıkıyor. Ne sağcısı sağcılığını ne de solcusu solculuğunu yapabiliyor. Türkiye'de "sol " yok, tamam da "sağ" var mı? AKP devrimciliğini ilan etti de Marksitliği kaldı ilan etmediği. Kılıçtaroğlu da hala kendini solcu sanıyor.

Hakkı Uysal 
 06.02.2010 10:43
Cevap :
Sayın Hocam saptamalarınız doğru. Bu ülkede ne sağcı adam gibi sağcılık yapıyor nede solcu doğru düzgün solcu. Bakıyorsunuz AKP solun temsil etmesi gereken birçok değeri sahiplenmiş ve muhafazakâr bir parti olmasına rağmen değişime yöneliyor, Kendisine sol diye CHP ise değişime dirençle karşılık veriyor. Tuhaf bir durum neresinden baksanız. Kafalarda hayli karışmış durumda.  09.02.2010 8:48
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1512
Toplam yorum
: 3024
Toplam mesaj
: 195
Ort. okunma sayısı
: 1118
Kayıt tarihi
: 07.08.07
 
 

Yazarım... Okurum... Öğrencilik yıllarımda çok yazdım... Kompozisyon derslerinde yazdım... Duvar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster